ALLAH İLE BERABERLİK

Âyet-i kerîmede buyurulur:

وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْ

“Nerede olsanız, O sizinle beraberdir.” (el-Hadîd, 4)

O –celle celâlühû- dâimâ kullarıyla beraber. Ya biz kiminleyiz? O’nun zikriyle miyiz? O’nu, lütuflarını, emirlerini, tâlimatlarını, bizden arzu ettiği vazife ve mes’ûliyetlerimizi hatırımızdan çıkarıyor muyuz? Yoksa O’nu, bütün hiçliğimize rağmen bizi unutmayan Cenâb-ı Hakk’ı unutuyor muyuz? O buyuruyor:

وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرٖ۪يدِ

“Biz ona (insana) şahdamarından daha yakınız.” (Kāf, 16)

Rabbimiz bize ilmiyle ve kudretiyle yakın. Bizim kalbimizden geçeni dahî bilmesiyle ve varlığımızı, hayatımızı, kaderimizi kudret elinde tutmasıyla yakın.

Zaman ve mekân husûsiyeti yaratılanlara ait bir keyfiyettir. Cenâb-ı Hak; zamandan ve mekândan münezzeh olduğu için, sırf insanın değil, hayvanat, cemâdât, nebâtat ve bizim idrâkimizin dışındakiler de dâhil bütün mahlûkātının her an ve her mekânda en yakınındadır. Zira O’nun sonsuz kudretinin bir sınırı yoktur.

Cenâb-ı Hak kıyâmet günü buyuracak:

“Kulum Ben seninle beraberdim, sen kiminle beraberdin?

O’nun bir de muhabbetiyle yakın olması var. Kudsî hadîs-i şerifte buyurulduğu üzere yakın olması var:

“Kulum kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevimli herhangi bir şeyle Bana yakınlık kazanamaz. Kulum Bana (farzlara ilâveten işlediği) nâfile ibâdetlerle durmadan yaklaşır. Nihayet Ben onu severim. Kulumu sevince de (âdetâ) Ben onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı, akleden kalbi ve konuşan dili olurum.”(Buhârî, Rikāk, 38)

Fakat bunun için kalb-i selîm şart. İbâdet ve tâat şart. Tertemiz bir muâmelât şart… Güzel ahlâk şart…

İç dünyamızı ne kadar temizleyebiliyoruz? İç dünyamızın; hayatımıza ve kaderimize, dünyamıza ve âhiretimize yansımasını anlatan şu kıssa ne kadar ibretlidir:

Tarihe meşhur adâletiyle geçmiş olan Nûşirevan, bir gün avda iken beraberindeki arkadaşlarından ayrıldı ve yolu bir nar bahçesine rastladı. Oradaki bir delikanlıya;

“–Bana bir nar verir misin?” dedi. Delikanlı da ikram etti.

Nar, bol sulu ve çok lezzetliydi. Hükümdar, âdetâ mest oldu. İçinden;

“–Böylesine lezzetli meyvesi olan bu bahçe mutlaka benim olmalı, ben ne yapıp edip burayı almalıyım.” diye düşündü.

Ardından bir nar daha istedi. Fakat bu defa aldığı nar kupkuru ve zehir gibi ekşi çıktı. Bunun sebebini sorunca o firâset sahibi delikanlı, tebessüm etti ve;

“–Sultanım, herhâlde gönlünüz haksızlığa meyletti. Güç ve kudretinizle bu bahçeyi benden almayı düşünmüş olmalısınız.” dedi.

Bunun üzerine Nûşirevan; bahçeyi cebren alma düşüncesinden vazgeçip içindeki kötü niyetten pişman oldu, tevbe etti. Sonra bir başka nar daha isteyince, birinciden çok daha sulu ve tatlı bir nar geldi.

Hayretler içinde kalan Sultan, nardaki bu lezzetin hikmetini sordu. Delikanlı bu sefer;

“–Herhâlde o menfî düşüncenizden tevbe ettiniz.” dedi.

Rivâyete göre Nûşirevan bu ve benzeri hâdiseler neticesinde intibâha geldi. İçindeki yanlış niyetleri bertarâf ederek zulüm ve haksızlıklardan bütünüyle sıyrıldı. Hakka-hukuka titizlikle riâyet etti. Böylece ismi adâletle bâkî kaldı.

Nûşirevan, haklarını fazlasıyla verip bütün halkıyla helâlleşti. Vefât ettiğinde ise tabutuyla memleketin her tarafında dolaştırıldı. Bu esnada bir münâdî şöyle sesleniyordu:

“–Kimin bizde hakkı varsa gelsin alsın!..”

Üzerinde bir dirhem bile hakkı olan hiç kimse bulunamadı. (Ramazanoğlu, Musâhabe, c. VI, s. 43-44)

Kıssadan hisse, duygular temizlenecek ki ilâhî ikramlar ziyadeleşsin. Tevbe edilecek ki, Allah, hayırlı duygular ihsân eylesin.

İnsan; maddî gözüyle gördüğü, tattığı, dokunduğu nimetleri hakkıyla idrâk edip, şükrüne gayret edecek ki, onun gönlünde çok daha büyük mânevî nimetlerin idrâki tecellî etsin. Böyle nice ilâhî ikramlarla perverdeyiz:

Osman Nuri Topbaş


Yazarın Diğer Yazıları