..::Cemal NAR::..
Birlikte Yaşama Tecrübesi

Farklı dini inanç ve etnik kimlikleri bünyesinde barındırma adına, en fazla birikime ve tecrübeye sahip olan medeniyet şüphesiz İslâm medeniyetidir. İslam medeniyeti, Müslümanların dışında kalan farklı dinlere mensup kesimler de dâhil olmak üzere, toplum içerisinde yaşayan herkese din,  mal, can ve namus emniyeti sağlamasıyla,  ‘birlikte yaşama kültürünün’  ideal bir örneğini sergilemiştir. 

Zira İslâm tarihinin her döneminde, İslâm toplumları arasında zimmî denilen gayrimüslim teb’a hep varola gelmiştir. Söz konusu bu özellik asrısaadet döneminden başlayarak, Büyük Selçuklu ve Osmanlı Devleti dâhil olmak üzere hemen hemen bütün İslâm devletlerinde görülmektedir. Çünkü İslâmiyet yapısı itibarıyla, egemen olduğu coğrafyalardaki farklı inanç ve kültürleri her zaman bir zenginlik unsuru olarak kabul etmiştir.

Bilindiği gibi Efendimiz(sav) döneminde gerek Medine içerisinde ve gerekse Medine yakınlarında müşrik Arap kabilelerinin yanında Yahudi kabileleri de bulunmaktaydı. Efendimiz(sav)  kutlu belde Medine’ye hicret ettikten sonra, Medine içerisinde bulunan Yahudi ve müşrik Arap kabileleriyle meşhur Medine Vesikası ile bir sözleşme yapmıştır. İslâm devletinin ilk anayasası olma özelliğine sahip olan Medine Vesikası için, Müslümanlarla Müslüman olmayanlar arasında birlikte yaşama adına yapılan ilk “Vatandaşlık Antlaşması” olma özelliğine sahiptir denilebilir.

İslâm tarihinde Hulafa-i Raşidin dediğimiz dört halife döneminden itibaren, İslâm devletinin sınırları yavaş yavaş Arabistan yarımadasının dışına çıkmaya başlamıştır. Söz konusu dönemden itibaren devletin sınırları genişlemeye başladıkça, buna bağlı olarak, devletin bünyesinde barındırdığı toplumsal yapı da, etnik ve dini yönden giderek daha fazla farklılaşmaya başlamıştır. Böylece yeni fethedilen coğrafyalarda, Müslümanların yanında farklı dini ve etnik yapılara sahip olan birçok sosyal gurup ta yaşamaya başlayacaktır.

İslâm hukukuna göre, farklı dini inanış ve mezheplere bağlı olan zimmî denilen gayrimüslimlerin kendilerine has birtakım hak ve ayrıcalıkları bulunmaktaydı. Bunları yerine getirdikleri zaman, devlet gayrimüslimlerin dini inanış ve ibadetlerine müdahale etmezdi. Yani, İslâm devletinin egemen olduğu coğrafyalarda yaşayan gayrimüslimler, çok rahat bir şekilde kendi kilise ve havralarına giderek dini ibadetlerini yerine getirebilme hakkına sahip idiler. Söz gelimi, İslâm devletinin egemen olduğu coğrafyalarda yaşayan gayrimüslimlerin dini ibadetlerini yerine getirmeleri, ne devleti ve ne de devleti oluşturan Müslüman halkı rahatsız ederdi.

Bütün bunların sonucunda, yani İslâm dininde var olan hoşgörüden dolayı, İslâm coğrafyasında yaşayan gayrimüslimler, aradan yüzyıllar geçmiş olmasına rağmen kendi dini ve etnik kimliklerini koruyabilmişlerdir. Bu cümleden olmak üzere ifade edecek olursak bugün, doğusundan batısına, kuzeyinden güneyine kadar Müslümanların yaşamış olduğu bütün İslam coğrafyalarında gayrimüslimlerin varlıklarının hala devam ediyor olması, İslâm hoşgörüsünün ne kadar büyük olduğunun en büyük kanıtıdır.  

Fakat bizler maalesef söz konusu aynı hoşgörülü anlayışı, bugün kendilerinden “Medeni dünya(!) “olarak bahsedilen Batı toplumlarında göremiyoruz. Bu yönüyle Batı medeniyetinde, birlikte yaşama kültürünün tarih boyunca belirgin bir gelişme gösteremediğini, yani farklı din, mezhep ve etnik kimlikleri bünyesinde barındıran çok kültürlü toplumsal yapıların oluşamadığını görmekteyiz. Onların dünyasında, onların anlayışında, kendileri gibi inanmayan ve düşünmeyenlere hayat hakkı yoktur. Orta, yeni ve yakın çağ Avrupasına bakıldığında, Avrupalı devletlerin egemen olduğu Avrupa coğrafyasında, Hıristiyanların dışında farklı dini inanışa sahip olan dini guruplar hemen hemen yok gibidir. Bizler, onların bu konuda ne kadar barbar, tahammülsüz ve acımasız olduklarını Endülüs’te, Balkanlarda ve Kafkasya’da Müslümanlara karşı yaptıkları soykırımlardan dolayı çok iyi biliriz.

Netice itibarıyla başta Türkiye’miz olmak üzere, “Birlikte yaşama tecrübesi” adına en fazla birikime sahip olan dünya şüphesiz İslâm dünyasıdır. İslâm dünyasının siyasi ve sosyal yönden şu andaki konumu ve karşılaşmış olduğu sorunlar, İslâm dünyasının geleceği adına bizleri asla ümitsizliğe düşürmemelidir. Eğer gün olurda birgün, gönül coğrafyamızda yaşayan Müslümanlar, kendi aralarındaki sorunlarını Allah(cc) ve Resulü hakemliğinde çözebilme iradesini gösterebilirlerse; tıpkı tarihte olduğu gibi, etnik ve dini farklılıklarına bakılmadan insanlığın onur ve haysiyetinin nasıl korunması gerektiğinin en müşahhas örneklerini bütün cihana yeniden gösterebileceklerdir inşeAllah. Zira, mensubu olduğumuz inançlarımız ve medeniyetimiz böyle bir potansiyele fazlasıyla sahiptir. Yeter ki bizler bu konuda ümitsizliğe düşmüş olmayalım.

     

Yazarın Diğer Yazıları