İlmî İhtilaftan Korkmuyoruz

“Asr-ı Saadet” dediğimiz mutluluk çağında müslümanların elinde İslâm’ı öğrenmek için iki temel kaynak vardı: Kur’an ve sünnet.

Gerektikçe üçüncü olarak da ictihadı devreye sokuyorlardı. Yani Kur’an ve sünnette bir mesele hakkında hüküm bulamamışlarsa onlar doğrultusunda akıl yürütüyor, çözüm araştırıyor ve mutmain oldukları görüşle amel ediyorlardı.

Peygamber Efendimiz (s.a.v), ictihadı memnunlukla karşılamış hatta teşvik etmişlerdi.1

Daha sonraki dönemlerde bu iki temel kaynaktan akaid, kelam, tefsir, hadis, fıkıh, siyer, felsefe, tasavvuf vs. gibi birçok ilim dalları ortaya çıktı. Bu ilmî disiplinlerin her biri olaylara farklı görüş ve eğilimlerle yaklaşmış, bunun sonucunda birçok ortak inançlara sahip olmakla beraber bu anlayışlar arasında zaman zaman görüş ayrılıkları, çelişkiler, hatta çatışmalar da çıkmıştır.

Hatta bu kelam, felsefe, fıkıh, tasavvuf gibi disiplin içindekiler birbiriyle ihtilafa düşerlerken, yer yer kendi aralarında da fikrî ve fiilî benzer ihtilaf, ayrılık ve çatışmalar bile yaşamışlardır.

Süleyman Uludağ, selef, kelam, tasavvuf ve felsefenin, bilgi edinme vasıtası olarak nass ve nakli, akıl ve istidlali, keşf ve ilhâmı ana kaynak alma konusundaki delil ve tartışmalarını “İslâm Düşüncesinin Yapısı” adıyla özlü bir çalışma olarak bize takdim etmişti.1

Elimizde Kur’an ve sünnet olduktan sonra iyi niyetli alimlerin ihtilafından korkmuyoruz.

Korkumuz, konunun cahillerinin bilmedikleri meselelere burunlarını sokmaları ve fikri tartışmayı kavgaya dönüştürmeleridir.

Üzüldüğümüz ise bunların ne de çok olduğudur maalesef.

------------

1 Bkz. Hayreddin Karaman, İslâm Hukukunda İctihad, s. 37-48

1 Süleyman Uludağ, İslâm Düşüncesinin Yapısı, İst. 1979.



Yazarın Diğer Yazıları