..::Cemal NAR::..
İnsan Rûhu İçin: ÜÇ TEMEL İHTİYAÇ

İnsan, bu dünyaya üç temel ihtiyaçla gelir. Bunlar bedenî gelişimi temin için gıda, rûhî hayatın tekâmülü için terbiye, zihnen ve kalben terakkî için de ilim ihtiyacıdır. Bunları kısaca şöyle açabiliriz:

  1. GIDA İHTİYACI

İnsan, varlık âlemine adım attığı andan itibaren gıdaya muhtaçtır. Gıdasız yaşayamaz. Bu sebeple doğumundan evvel kordon vasıtasıyla annenin gıdasıyla gıdalanır. Doğduktan sonra, bir müddet anne sütüyle beslenir. Burada, annenin hâlet-i rûhiyesinin de kısmen çocuğa intikal ettiğini ifâde etmek lâzımdır. Yani bir annenin tiryaki veya müzisyen olması evlâdına tesir eder. Daha sonra bu yavru, her biri Cenâb-ı Hakk’ın birer lûtfu ve ihsanı olan çeşit çeşit gıdalarla, nimetlerle hayatiyetini devam ettirir.

Ancak unutulmamalıdır ki;

Beslenme ihtiyacı karşılanırken gıdaların helâl olması, insanın mânevî istikameti için çok mühim bir vesiledir. Çünkü helâl olmayan, haram ve şüpheli şeylerle beslenen kişide ibadet şevki ve kulluk aşkı olmaz. Gönül mânen hantallaşıp duygusuzlaşır. Temâyüller nefsânî arzulara göre şekillenir. Böylece İslâm ahlâkı ve yüce fazîletler âdeta unutulur.

Yani, kulun mânevî inkişâfında helâl gıdanın çok mühim bir rolü vardır. Zira Cenâb-ı Hak:

“Ey insanlar! Yeryüzünde bulunanların helâl ve temiz olanlarından yiyin…” (el-Bakara, 168) buyurarak helâl, temiz ve nezih gıdalar ile gıdalanmamızı emir buyurmaktadır. Helâl kazancın ehemmiyetini tebârüz ettiren nice hakikatin hulâsası olarak;

Kişinin dindarlığı, gıdasının helâlliği nisbetindedir.” denilmiştir. Çünkü insanın karakteri üzerinde dört büyük müessir vardır. Bunlar:

  1. Aldığı gıdanın helâllik derecesi.
  2. Anne-babanın tesiri.
  3. Tahsil gördüğü okul ve yetiştiği toplum.
  4. Muhabbet beslediği kimselerin mânevî durumu.

Yani muhabbet duyulan kimse, yanlış yolda ise seven kimseyi de yanlışa sevk eder. Şayet istikâmet üzere ise, onu da istikâmet üzere olmaya yönlendirir. Aynen bunun gibi helal lokma, insanı istikâmet üzere olmaya yönlendirirken haram lokma da insanı Hak’tan uzaklaştırır.

Günümüzde şehirleşmenin bir neticesi olarak gıda hususunda dikkat edilmesi gereken bir diğer husus da, yemek kokusu ile komşuya eziyet etmemektir. Yine kiraya verilen dükkânlarda menfî satışların olmamasına ehemmiyet göstermek de kazancın helâliyeti noktasında dikkat edilmesi gereken bir zarurettir.

  1. MÜREBBÎ/TERBİYE EDİCİ İHTİYACI:

İnsan, hayata âciz olarak başlar. Kendi kendine hiçbir şey yapamaz bir hâlde dünyaya adım atar. Bu sebeple bir mürebbîye mutlaka ihtiyacı vardır.

Bu durum, büyüdüğünde sadece vasıf değiştirir. Yani doğduğunda bedenî acziyet önde iken; büyüdüğünde kalbî, fikrî ve irâdî acziyeti öne çıkar. Dolayısıyla mürebbî ihtiyacı daha şiddetli bir şekilde kendini gösterir.

Çünkü insana nefis ve ruh verilmiş, bir de bu dünya dershanesindeki imtihanlar sebebiyle üzerine iblis musallat edilmiştir. İnsandaki nefis, diğer mahlûkattaki nefis ile aynıdır. Yani terbiye edilmeye muhtaç, ham bir hâldedir.

Terbiye yoluyla nefis, iblise karşı mukavemet kazanmalı, iblisin getirdiği engelleri bertaraf edecek kıvama gelmelidir. Eğer terbiye edilmezse, yani iblise ve nefsânî iştihalara karşı koyma kuvveti kazandırılamaz ise netice, dünyada da âhirette de felâket olur.

Cenâb-ı Hak insanın terbiyeye olan ihtiyacını karşılamak üzere tarih boyunca peygamberler göndermiştir. Onların vazifelerini de âyet-i kerîmede şöyle beyan buyurmuştur:

“Andolsun ki içlerinden, kendilerine Allâh’ın âyetlerini okuyan, (kötülüklerden ve inkârdan)kendilerini temizleyen, kendilerine Kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle Allah, mü’minlere büyük bir lûtufta bulunmuştur…” (Âl-i İmrân, 164)

Bu terbiyenin nihâî gâyesi, insanı mârifetullahʼa hazırlamaktır. Haram ile beslenen ten de, terbiye görmemiş ham nefis de, mârifetullah’tan nasîb alamaz. Bu sebeple kelime-i tevhidin «lâ» ile başlaması hakikatinde olduğu gibi, evvelâ nefsânî ve şeytanî duygulardan temizleyici bir terbiye zarurîdir.

Helâl gıda ve nebevî bir irşad ile nefis terbiyesinden sonra insanın üçüncü ihtiyacı ise kalp ve zihne yöneliktir. Kalp ve zihnin gıdası da hak bilgidir. Bu sebeple insanın muhtaç olduğu üçüncü hususiyet:

  1. BİLGİ İHTİYACI

İnsanlar bilgiye ihtiyaç duyma hususunda diğer varlıklardan bariz bir şekilde farklıdır. Diğer mahlûkâtın ilme ihtiyacı yoktur. Kedilerin yahut kuşların bizim anladığımız mânâda ilme, talime, öğrenmeye ihtiyacı olmaz. Çünkü onlar hayatlarını, Cenâb-ı Hakk’ın doğuştan kendilerine lûtfettiği sevk-i tabiîler (içgüdüler) ile sürdürmektedir.

İnsan ise, son nefesine kadar ilme, öğrenmeye ve unutmamak için tekrarlamaya muhtaç yaratılmıştır. Çünkü;

Dünyaya geliş bir imtihandır ve bu imtihanın neticesinde ise ya Cennet ya da Cehennem bulunmaktadır.

Dolayısıyla ömür boyu zararlı olanı terk etmek, faydalı olanı da tercih edebilmek ve yaşayabilmek için insanın ilme ihtiyacı vardır. Cehennem’den kurtaracak, Cennet’e vardıracak yolları öğrenmeye ihtiyacı vardır.

Âyet-i kerîmede bildirildiği üzere, yaratılışın gâyesi, kulluktur. (لِيَعْبُدُون) Hayatın hedefi, Hakk’ı tanıyabilmek, kalben Allâh’a yaklaşabilmektir. (لِيَعْرِفُون)

Mesela bir kimse, doktor olmak istediğinde Tıp Fakültesini, mühendis olmak istediğinde ise Mühendislik Fakültesini okumaya yönelir. O ilmin inceliklerini öğrenmek gâyesiyle, o hususta bilgi sahibi olan kimselerin peşinde koşar, gayret sarf eder.

Lâkin Rabbimiz, kullarına olan engin sevgisi, ihsan ve ikrâmı dolayısıyla, kulluk tahsilini yaptırmak ve mârifetullahtan nasîb alabilmesini sağlamak için insanoğluna kitaplar ve peygamberler göndermiştir. Ayrıca bu peygamberler, ümmetleri için en güzel bir numûne olmuş, herhangi bir ücret talep etmeden bütün gayretlerini insanoğlunu irşâd için sarf etmişlerdir.

İşte bu nebevî terbiyeden uzak kalarak kâinattaki ilâhî kudret ve azamet tecellîlerine âmâ kesilen, “dünyaya gelenin, nereden ve niçin geldiğini; dünyadan gidenin de neden ve nereye gittiğini” bilmeyen, beşikten teneşire, nihâyet kabir âlemindeki meçhullere, bir hazan yaprağı misâli şuursuzca savrulan bir insanın durumu ne hazindir!..

Yaratıcısı ve Rabbi olan Allâh’ın huzurunda hiçliğini idrâk edemeyen ve şükür hissiyatıyla secdelere kapanmayan bir kalbin, kıymeti ve insanlık haysiyeti ne olabilir?!.

Yûnus Emre ne güzel buyurmuştur:

İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir,

Sen kendini bilmezsin, bu nice okumaktır?

İnsan aklı, fennî ilimler denilen, yani laboratuvar müşahedeleriyle ispatlanabilen fizik, kimya, tıp, biyoloji vs. gibi ilimleri öğrenebilir. Lâkin bu bilgiler iki uçlu bir bıçak gibidir. Faraza hukuk tahsili gören bir kimse, hak ve adâlet tevzî edeceği yerde bir cellat; tıp tahsili yapmış bir kimse de şifâ dağıtacağı yerde bir insan kasabı kesilebilir. Yine bir inşaat mühendisi, insanlara ev inşâ edeceği yerde, malzemeyi eksik kullanması sebebiyle onlara küçük bir depremde yerle bir olan mezar odaları yapabilir. Dolayısıyla aklın hakka ve hayra yönlendirilmesi, ancak vahyin muhtevâsında nebevî bir terbiyeden geçmesiyle mümkündür.

Unutmamalı ki fânî günlerin hayat notları, ebediyet mahkemesinin adlî dosyalarıdır. Meçhullerle çevrilmiş hayat yolcusunun huzur ve saâdet kapısı, ancak nebevî terbiyeden nasîb alabilmekle açılabilir.

İnsan, gıda ve terbiye ihtiyacını giderme hususunda nasıl başta anne-babası olmak üzere diğer insanlardan istifade ediyorsa, hakikî ilmi tahsilde de vazife anne-babaya, hocalara, âlimlere ve topluma düşer. Fakat bilhassa fitne ve fesadın çoğaldığı günümüzde takvâ ehli sâlih âlimlerden istifâde etmeye gayret etmek büyük bir ehemmiyet arz etmektedir. Nitekim Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellemEfendimizAbdullah bin Ömer -radıyallâhu anh-’ın şahsında kıyamete kadar gelecek bütün ümmetine, bu hususta hassasiyet göstermelerinin lüzumunu, şu şekilde emir buyurmuştur:

“Ey İbn-i Ömer! Dînine iyi sarıl, dînine iyi sarıl! Zira o, senin hem etin, hem kanındır. Dînini kimden öğrendiğine iyi dikkat et! Dînî ilimleri ve hükümleri, istikâmet ehli âlimlerden al, istikâmetten sapanlardan alma!” (Hatîb el-Bağdâdî, el-Kifâye fî İlmi’r-Rivâye, s. 121)

Dolayısıyla, nesli yetiştirme mes’ûliyeti ihmal edilirse, âkıbet hazin olur. Evlâtlarımız dinlerine, medeniyetlerine yabancılaşır; mânen, yabancı yerlerin evlâdı ve nesli olurlar. Geriye kalan biyolojik yapı da hiçbir şey ifade etmez hâle gelir. Kıyamet günü ise uhrevî tahsilleri ihmal edilmiş evlâtlar ana-babalarından dâvâcı olacaktır.

Evlâtlar ne yapsa ana-babalarının haklarını ödeyemezler; ama ana-babalar o ciğerparelerini Cenâb-ı Hakk’ın yoluna değil de başka taraflara sevk etmişlerse, istikbâli/geleceği fânîlerin vereceği kâğıt parçalarında aramışlarsa, Allâh’ın vaad ettiği istikbâli de ikinci plâna atmışlarsa, âkıbet hüsrandır. Çünkü bu durumda evlâtlar, mahşer meydanında ana-babalarının yakasına yapışacak, öz ebeveynlerinden dâvâcı olacaklardır.

Bu gerçeğin muhasebesini bugün yapmak mecburiyetindeyiz. Çünkü;

Kıyâmet günü feryatlar fayda vermez.

Dolayısıyla bugün en büyük hedefimiz, kâmil insan yetiştirebilmek ve arkamızdan karakter ve şahsiyet mirası bırakabilmek olmalıdır.

Bu vesilelerle;

  • Kazancımızın helâliyetine ihtimam göstermeliyiz.
  • Kendimizi ve evlâtlarımızı kimin ve kimlerin terbiye ettiğine dikkat etmeliyiz.
  • Hakikî ilme ve tahsile talip olmalıyız.

Hâsılı;

Ebedî gerçeği şimdiden görmeli, bugün evlâtlarımızı eğitmek için gece-gündüz ter dökmeliyiz. Bilhassa Kur’ân tahsiline, çocuklarımızın Allah kelâmının ve sünnet-i seniyyenin ulvî dokusundan hisseler alabilmesine gayret etmeliyiz. Evlâtlarımızın güzel bir istikbâle sahip olmalarını istiyorsak, onları sâlih ve sâliha kimseler olarak yetiştirmeliyiz. Bunun için ilk şartın, evvelâ kendi karakter ve şahsiyetimizi Kur’ân ve Sünnet istikametinde inşa etmek olduğunu da aslâ unutmamalıyız. Zira Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz bizlere iki emânet bırakmıştır: “Kur’ân ve Sünnet.” Bunlara olan rağbetimiz de bizim Efendimiz’e olan yakınlığımızın en bâriz bir göstergesidir.

Cenâb-ı Hak, şahsiyetimizi Kur’ân ve Hazret-i Peygamber ahlâkıyla inşâ etmeye cümlemizi muvaffak kılsın. Fayda veren ilimlerle bizleri şuurlandırsın.

Âmîn!..

 

Osman Nuri Topbaş

ŞEBNEM DERGİSİ

Yıl: 2018 Ay: Şubat Sayı: 156

Yazarın Diğer Yazıları