Osmanlıyı Anlamak İnsanlığı Anlamaktır

Bilindiği gibi Türkler gerek İslâmiyet öncesi ve gerekse İslâmiyet sonrası dönemlerde Asya ve Avrupa’da birçok devlet kurmuşlardır. Şüphesiz, kurulan bu devletlerin en büyüğü ve en uzun ömürlü olanı Osmanlı Devletidir.

1299 yılında Anadolu Selçuklu Devletine bağlı bir uç beyliği olarak kurulmuş olan Osmanlı Devleti; izlemiş olduğu çok akılcı dış politika sayesinde, çok kısa süre içerisinde küçük bir beylikten imparatorluk çizgisine ulaşarak, üç kıtada toprakları olan devasa bir devlete dönüşmüştür. Çok geniş bir coğrafyaya sahip olan Osmanlı Devletinin egemen olduğu ülkelerde, başta Müslüman veya gayri Müslim kesimler olmak üzere birçok etnik ve dînî kimlik bulunmaktadır.

Günümüz modern imkânlarının hiçbirinin olmadığı yıllarda Osmanlı Devleti,  tebaasına karşı takip etmiş olduğu ‘Hoşgörü ve adalet anlayışı’ politikası sayesinde, bünyesinde farklı birçok etnik ve dînî gurupları barındıran çok geniş coğrafyaları yüzyıllarca kontrol altında tutabilmiştir. Şimdiki günümüz devletlerinin birçoğu, ellerince onca modern imkânlar olmasına rağmen kendi hâkimiyet coğrafyalarını yönetmekte aciz kalmaktadırlar. Söz konusu bu acziyeti bir İsrail başbakanı kendi devleti için şu şekilde ifade etmiştir: ‘Biz bu toprakları idare edemiyoruz, ne yapsak kavga çıkıyor. Osmanlı, tek şeritli jandarma onbaşısı ile buraları idare etmiş, bunun sırrı nedir ?’  

Söz konusu bu devlet 623 yıllık siyasi hayatıyla, gerek Türk tarihinin ve gerekse İslâm tarihinin en uzun ömürlü devletlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Meşhur İngiliz tarihçisi ve filozofu Arnold Toynbee’ye göre dünya tarihinde iki buçuk imparatorluk kurulmuştur. Bunlardan biri Roma İmparatorluğu, ikincisi Osmanlı İmparatorluğu ve buçuk imparatorluk da İngiliz İmparatorluğu’dur. 

Milletimiz Osmanlı devleti döneminde, yaşadığı dünyanın en ileri yönetim ve yöntemlerine sahip olmuş, bunun sayesinde zamanının en ihtişamlı medeniyetini kurmuştur. Ancak ne var ki, İbni Haldun’un da ifade ettiği gibi, devletlerin de insanlar gibi ömürleri vardır. Onlar da doğarlar, büyürler ve ölürler. İlk ve Orta çağlarda kurulan her devlet gibi Osmanlı Devleti de bu kader çizgisinin dışında kalamayarak, kuruluş-yükselme ve duraklama dönemlerinden sonra dağılma dönemine girerek yirminci yüzyılın başlarında yıkılmıştır. Osmanlı devleti gerek kendi dışında meydana gelen siyasî ve sosyal gelişmeler ve gerekse kendini yenileyememesi ve aynı şekilde kendi kurumlarını yozlaşmaktan kurtaramaması gibi etkenler yüzünden dağılarak yıkılmıştır.

Şüphesiz Osmanlı Devleti’ni çağdaşı diğer devletlerden farklı kılan en önemli özelliği, hoşgörülü bir yönetim anlayışına sahip olmasıdır. Farklı etnik yapıların ve farklı dini inançların yok sayıldığı çağdaşı Avrupa devletlerine inat, Osmanlı Devleti’nde her inanç gurubu,  o zamanın koşullarında olabildiğince inanç ve ibadet özgürlüğüne sahipti. Söz konusu bu anlayışın sayesindedir ki, Osmanlı Devleti’nde yaşayan farklı etnik ve dînî kimlikler, aradan yüzyıllar geçmiş olmasına rağmen kendi etnik ve dînî kimliklerini muhafaza edebilmişlerdir. Bu özelliğinden dolayı olsa gerektir ki Ahmet Cevdet Paşa Osmanlı Devleti için, ‘İnsanlığın son adası’ ifadesini kullanmıştır.

Eğer Osmanlı Devleti’nde farklı etnik ve dini yapıları yok sayan bir yönetim anlayışı olsaydı, yüzyıllarca Osmanlı hâkimiyeti altında yaşamış olan farklı etnik ve dînî gurupların, kendi etnik ve dînî kimliklerini muhafaza edebilmeleri o kadar kolay olmazdı.

Muhakkaktır ki Osmanlı Devleti adalet kavramını sistemin özü olarak kabul etmiştir. Bunun sayesinde imparatorluk bünyesinde yer alan Müslim ya da gayrı Müslim herkes Osmanlı mahkemelerinde adaletli bir şekilde yargılanabilmekteydiler. Deyim yerindeyse Osmanlı adalet çınarının gölgesi altında, etnik ve dini farklılıklarına bakılmaksızın imparatorluğun bütün bireyleri gölgelenebilirdi. Osmanlı adalet anlayışına göre, geç kalan adalet adalet sayılmazdı.  

Netice itibarıyla yazımızın başlığında da ifade ettiğimiz gibi, ‘Osmanlıyı anlamak insanlığı anlamaktır.’ Gerçekten Osmanlı Devleti’nin yönetim anlayışının çağdaşı diğer devletlere göre ne kadar farklı olduğu yerli veya yabancı birçok bilim adamı tarafından itiraf niteliğinde ifade edilmektedir. Egemen olduğu topraklarda adalet ve asayişi sağlaması adına, Osmanlı Devleti’nin ne kadar önemli bir devlet olduğunu, aradan yüzyıl geçmiş olmasına rağmen, onun çekilmiş olduğu coğrafyalarda hala kan ve gözyaşının durdurulamamış olması açıkça ortaya koymaktadır.  

Vesselâm.  

 

Yazarın Diğer Yazıları