Âhireti Hesaba Katmadan Yaşamak

Bilindiği gibi İslâm inanç esaslarından birisi de âhiret gününe iman etmektir. Âhiret gününe iman, üzerinde yaşanılan bu dünyanın ve insanların fani olduğunu, öldükten sonra insanların mahşerde dünya hayatından hesaba çekileceği ve neticede mü’min olanların cennete, kâfir olanlarınsa cehenneme gireceğine inanmaktır. İtikadî anlamda İslâm inanç esasları kendi içerisinde bir bütünlük arzeder. İnanç esaslarından birini kabul etmek, otomatikman diğer inanç esaslarını da kabul etmeyi beraberinde getirmektedir. Aynı şekilde İslâm inanç esaslarından birini reddetmek de, maazallah diğer inanç esaslarını reddetmek anlamına gelir. Başka bir ifadeyle, İslâm inanç esaslarının her biri diğerinden bağımsız değildir.

İslam inanç esaslarından biri olan âhirete iman, Allah(cc)’a imandan sonra gelen ikinci temel unsurdur. Allah(cc) Kur’an-ı Kerim’de, İslam’ın bu iki temel inanç esasını çokça zikretmektedir. Zira âhirete iman olmadan Allah(cc)’a iman etmiş olmanın insan hayatında somut ve birebir karşılığı bulunmamaktadır. Mütekâmil anlamda bir Allah inancı, insanın gündelik hayatında ancak ve ancak âhiret inancıyla birlikte bir ahlaka dönüşebilmektedir.

İnançlarımıza göre dünya hayatımız âhiret hayatımızın tarlasıdır. Allah(cc) biz kullarını sadece ve sadece yalnızca kendisine kulluk edelim için yaratmıştır. Mü’minler olarak bizler âhiret hayatımızı, âhiret hayatına göre çok daha kısa olan dünya hayatımızda Rabbimize karşı kulluk görevimizi yaparak veya yapmayarak kazanırız ya da kaybederiz. Bu, bizlerin Rabbi Teâlâ’ya karşı en büyük imtihanımızdır.

Yaşadığımız hayatın anlam bulması ve daha nitelikli hale getirilmesi ancak ve ancak  ‘âhireti hesaba katarak’ yaşamamızla mümkündür. Bizlerde var olan âhiret inancımız her şeyden önce, bizlerdeki sorumluluk bilincimizi açığa çıkarır. Âhiret inancımız sayesinde bizler hayatımıza yön vererek,  yaratılışımızdaki gaye ve hikmete göre yaşam tarzımızı idame ettirmeye çalışırız.  

Bu dünyada yaptıklarından âhirette mutlaka hesaba çekileceklerini bilen ve buna inanan insanlar, yaşadıkları hayatlarında mutlaka kendilerine çeki düzen vererek; Allah(cc)’ın hoşnutluğunu kazandıracak güzel ameller işleyip, kötülüklerden uzak kalmaya çalışırlar. Kur’an-ı Kerime bakıldığı zaman tüm azgınlık, isyan ve başkaldırıların sebeplerinin neredeyse tek bir nedene bağlandığı görülür; o da, ‘yaşanılan hayatı âhiret hayatını hesaba katmadan’ yaşamaktır. Rabbi Teâlâ bu gerçekliği ayeti kerimede şu şekilde ifade buyurmaktadır:  “Hayır, hayır! Onlar ahiretten korkmuyorlar.” (Müddessir, 53)

Bu zamana kadar okuduklarımızdan, duyduklarımızdan ve şahit olduklarımızdan hareketle ifade etmek istiyoruz ki; gerek fert ve gerekse toplumsal planda dünyanın en mutlu ve huzurlu insanları yaşadıkları hayatı ‘âhiret hayatını hesaba katarak’ yaşayanlardır. Hayata böyle bir pencereden bakan insanların yaşamış oldukları hayatlarında asla, artık çağın en belirgin hastalığı haline gelmiş olan stres ve bunalıma yer yoktur. Zira, söz konusu böyle bir manevî donanıma sahip olan insanlar yaşamış oldukları hayatlarına hep pozitif anlamda bakarak, karşılaşmış oldukları her türlü nimet ve musibetlere karşı ‘kahrında hoş, lütfünde hoş’ hikmet penceresinden bakarak, onları güle-oynaya karşılarlar.

Fakat ne var ki Türkiye’miz de dâhil olmak üzere inanç coğrafyamızda yaşayan insanlar, birazda küresel kültürün dayatmalarıyla giderek daha fazla seküler bir hayata özendirilmektedirler. Seküler hayatta ise yaşam tarzları daha çok ‘âhiret hayatı hesaba katmadan’ dizayn edilmek istenmektedir. Söz konusu böyle bir seküler yaşam tarzında helal ve haramların yer aldığı manevî değer yargılarına pek fazla yer yoktur. Elbettedir ki böyle bir eğilim gerek ülkemiz ve gerekse inanç coğrafyamız için çok tehlikeli bir savrulmadır. Söz konusu bu tehlikeli yöneliş, gerekli tedbirler alınamadığı zaman Türkiye’miz de dâhil olmak üzere, inanç coğrafyamızı çok tehlikeli bir sürece itebilecektir.

Netice itibarıyla bizler için sosyal ve kültürel anlamda, yaşadığımız hayatımızı ‘âhiret hayatını hesaba katmadan’ yaşıyor olmak yaşadığımız felaketlerin en büyüğüdür. Söz konusu bu savrulma, neticesi itibarıyla sosyal ve kültürel anlamda telafisi mümkün olmayan çok büyük sorunları beraberinde getirecektir. Bundan dolayı duyarlı olan herkesi, öncelikli olarak ülkemizi ve akabinde ise bütün inanç coğrafyamızı böyle bir tehlikeli yönelişten korumak için çok büyük sorumluluklar beklemektedir. Ne mutlu böyle bir sorumluluk duygusuyla hareket ederek, yaşamış olduğu hayatını anlamlı hale getirebilenlere…

Ne mutlu…              

  

Yazarın Diğer Yazıları