"Sizin Laikliğe İhtiyacınız Yok"

Bilindiği gibi ‘Laiklik’ kavram ve uygulama olarak ilk defa eski Yunan şehir devletlerinde görülmüştür. Ortaçağ Avrupa’sında toplum üzerinde ezici bir baskı kuran kilise örgütü hiçbir müspet gelişmeye müsaade etmemiştir. Bundan dolayı, Avrupa’da kilisenin halk üzerindeki baskısına karşı, bazı Avrupa ülkelerinde kiliseye karşı Reform hareketleri başlatılmıştır. Söz konusu Reform hareketlerinin en önemlisi ise, Almanya’da Martin Luter tarafından başlatılmış olan ve Protestanlık mezhebinin kurulmasına sebep olacak olan muhalefet hareketidir. Adı geçen reform hareketleri neticesinde giderek/zamanla kilisenin halk üzerindeki tasallutu önemli ölçüde kırılmıştır.

Kısaca laiklik, ‘din işleriyle devlet işlerinin birbirinden ayrılması’ olarak ifade edilebilir. Hiç şüphesiz Laikliğin göz önünde tutulması gereken en önemli yönü, Laiklik ile kişilere ‘din ve vicdan özgürlüğü’ sağlamış olmasıdır. Laik sistemlerde din ve vicdan özgürlüğü devlet tarafından güvence altına alınmaktadır. Genel anlamda Laiklik anlayışı Fransız inkılâbından sonra yayılma göstermeye başlamıştır.

Bilinen bir gerçekliktir ki; Osmanlı Devleti temel dayanağı itibarıyla bir İslâm devletidir. Osmanlı Devleti’nin Anadolu toprakları üzerinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti de, kuruluş yıllarında hukukî dayanağı itibarıyla laik bir devlet değildir. Bu yönüyle, ne 20 Ocak 1921 yılında kabul edilen ‘Teşkilatı Esasiye Kanunu’ ve ne de 20 Nisan 1924 yılında kabul edilen ‘Yirmi Dört Anayasası’ temel dayanakları itibarıyla laik bir anayasadır. Diğer Atatürk ilkeleriyle beraber Laiklik ilkesi anayasaya, 1924 Anayasasında 5 Şubat 1937 yılında yapılan değişiklikle girmiştir. Söz konusu anayasalardan sonra hazırlanan ve kabul edilen 1961 ve 1982 anayasalarında da, ‘Laiklik ilkesi’ anayasalarda önemli bir ilke olarak yerini her zaman korumuştur.

Laiklik kavramı kamu yönetimiyle ilgili bir kavram olup, fertleri dînî tercihlerinde serbest bırakır. Hep söylene geldiği gibi, kişisel anlamda fertlerin inanç yönünden yüzde yüz laik olması zaten mümkün değildir. Toplum içerisinde yaşayan fertler olarak bireylerin  ‘Hak’ ya da ‘batıl’ olmak üzere mutlaka bir inançları vardır. ‘Ben laikim’ diyen bir insan, bilerek veya bilmeyerek ‘Ben hiçbir dine inanmıyorum’ demektedir aslında. Herhalde bunu da bilinçli bir kişinin kabul etmesi hiçbir zaman mümkün değildir. Zira, Hazreti Âdem(as)den bu yana gelen insanlık tarihi incelendiğinde, tarih boyunca yaşayan her toplumun ‘Hak’ veya ‘batıl’ olmak üzere mutlaka bir dînî inancı olmuştur. Çünkü insanlarda ‘bir yaratıcıya inanmak’ ihtiyacı, yaratılış itibarıyla fıtrîdir. Allah(cc) insanları yaratırken mutlaka ‘bir yaratıcıya inanması’ eğiliminde ve donanımında yaratmıştır.

Dost-düşman herkesin kabul edeceği gibi İslâm dini en baştan beri, başta ‘Ehli kitap’ olmak üzere, farklı din ve inanışta olan herkese her zaman hoşgörü ve müsamaha ile muamele etmiştir. O kadar ki, Efendimiz(sav)in dönemi de dâhil olmak üzere, İslâm tarihinin hemen her döneminde var olan İslâm ülkelerinin hemen hepsinde, Müslüman tebaayla beraber farklı inançlara sahip olan gayrı Müslimler hep varola gelmiştir. Bu şekilde, aradan yüzyıllar geçmiş olmasına rağmen İslâm ülkelerinde yaşayan gayrı Müslimler, İslâm dininin sağlamış olduğu hoşgörülü ve müsamahalı yaklaşımı sayesinde dini ve etnik kimliklerini koruyabilmişlerdir.

Bu cümleden olmak üzere ifade edecek olursak, gerek Selçuklular ve gerekse Osmanlılar döneminde yaşamış olan gayrı Müslimler, belki de etnik ve dini hayatlarının en rahat dönemlerini söz konusu dönemlerde geçirmişlerdir. Bu geçekliği tarafsız olan batılı ve doğulu bütün araştırmacılar kabul ve teyit etmektedirler. Bundan dolayı, çok ünlü bir araştırmacı ve bilim adamı olan İngiliz asıllı Amerikan tarihçi Bernard Levis, tarihimizle alakalı söz konusu gerçekliklere dayanarak; ‘sizin Laikliğe ihtiyacınız yoktur. Çünkü atalarınız idare ettikleri topraklarda din ve vicdan hürriyetini bugünkü şartlardan daha güzel bir şekilde gerçekleştirmişlerdir’ diyebilmektedir.

Gerçekten çok orijinal bir tespit, katılmamak mümkün değil. Laiklik uygulamasıyla sağlanmış olduğu varsayılan ‘din ve vicdan özgürlüğü’ anlayışı bizim dinimizde zaten mevcuttur. Yani İslâm dünyası azınlıklara yönelik hoşgörülü ve müsamahalı yönetim yaklaşımını, dünyada henüz Laiklik anlayışı bilinmezken de, daha önceki dönemlerde kendi dünyasında yüzyıllarca uygulamıştır.  Bunun en büyük kanıtı Asrısaadet dönemi dâhil olmak üzere İslâm tarihi-başta Selçuklu ve Osmanlı Devleti dâhil olmak üzere- boyunca azınlıklara yönelik uygulanan hoşgörü ve adalet anlayışıdır. Dikkat edilirse İslâm tarihinin hemen her döneminde, İslâm coğrafyalarında var olan devletlerin hemen hepsinde gayrimüslim teb’a hep var ola gelmiştir. Eğer İslâm dininde din ve vicdan özgürlüğü olmasaydı, yüzyıllarca İslâm coğrafyasında yaşamış olan gayri Müslimlerin gerek etnik ve gerekse inanç olarak bugün mevcut olmamaları gerekiyordu. Bugün pekâlâ biliyoruz ki İslâm coğrafyalarının hemen hepsinde farklı etnik ve dini farklılıklara sahip olan azınlıklar varlıklarını elan devem ettirmektedirler. Bu da, iddiamızın en büyük kanıtıdır.

Netice itibarıyla ‘Laiklik bizim vazgeçilmemiz değildir’ diyoruz. Sosyal ve kültürel anlamda Laikliğin sağlamış olduğu din ve vicdan özgürlüğü bizim inançlarımızda zaten vardır ve daha önceki dönemlerde ecdat tarafından yüzyıllarca başarılı bir şekilde uygulanmıştır. Yani, genel kabul olarak Laiklik ilkesiyle uygulanmaya başlandığı ifade edilen söz konusu bu tür uygulamalar zaten bize yabancı değildir. Dolayısıyla, söz konusu bu kavramın ve uygulamanın olduğundan daha fazla abartılması ve kutsanması bizce yersizdir. Üstelik Laikliğin sosyal ve kültürel anlamda sağlamış olduğu onca sosyal ve kültürel erozyona rağmen…   

 

 

Yazarın Diğer Yazıları