Cemaatler Kimsenin Şamar Oğlanı Değildir

Geçen haftalarda ülkemizin gündemini oluşturan en önemli hadiselerden biri; Adnan Oktarcılar olarak bilinen guruba yapılan baskınlar ve akabinde söz konusu gurup üyelerine yönelik yapılan tutuklamalar olmuştur. Söz konusu bu baskınlar sırasında emniyet güçlerinin ulaşmış olduğu gerçeklikler, adına cemaat(!) denilen örgütün ne kadar kirli işlerle uğraştığı çok açık bir şekilde ortaya çıkmıştır.

Bir taraftan 15 Temmuz kanlı darbe kalkışmasıyla FETÖ, bir taraftan da Adnan Oktarcılar olarak bilinen örgütün alçakça faaliyetleri toplumda cemaat tartışmalarının en üst düzeye çıkmasını beraberinde getirmiştir. Ülkemizde cemaat adı altında faaliyet gösteren bu tür bazı örgütlerin yapmış olduğu hatalar, âdetâ kimi din/İslâm düşmanlarına fırsat vermiştir. O tür kesimler siyasi ve ideolojik fikirleri gereği, zaten baştan beri dînî/İslami içerikli sivil toplum kuruluşlarının faaliyetlerine karşıdırlar. FETÖ gibi, Adnan Oktarcılar gibi gurupların yapmış olduğu hatalarsa, söz konusu bu kesimlerin ekmeklerine yağ sürmektedir. Artık bu kesimler böyle bir fırsat yakaladıktan sonra, onlar için cemaatlerin yapmış olduğu faaliyetler, istismar için lüzumu halinde gazetelerindeki köşelerine taşımak için önemli bir malzeme niteliğindedir.


Hâlbuki hadiselere biraz tarafsız gözle bakılabilmiş olsa, cemaat denilen sivil toplum kuruluşlarının bu ülkenin en büyük tarihi gerçekliği olduğu kendiliğinden ortaya çıkacaktır.  Bir vakıa olarak tarihi seyir içerisinde cemaatler her zaman toplumsal hayatın merkezinde yer almışlardır. Bu tür sivil toplum kuruluşları her dönemde, devletimizin ve milletimizin karşılaşmış olduğu her türlü felaketin atlatılmasında her zaman en büyük paya sahip olmuşlardır. Meselâ, tarihimizde yaşanan Moğol istilası ve benzeri felaketlerin atlatılmasında o dönem cemaatlerinin çok büyük katkısı olmuştur. Aynı şekilde, Millî Mücadele yıllarında halkın işgallere karşı örgütlenmesinde o dönem cemaatlerinin çok büyük katkısı olmuştur. Bilindiği gibi Mustafa Kemal Anadolu’ya geçtikten sonra, Millî Mücadele için Mustafa Kemal’e destek veren ekseri din adamının yanında, o dönem dînî kanaat önderlerinin de çok büyük katkısı olmuştur. 


Başta tarikatlar olmak üzere, bu tür sivil toplum kuruluşlarının bir kısmının tarihi dayanakları çok eskilere dayanmaktadır.  Osmanlı Devleti döneminde bunlar çoğu kez vakıflar şeklinde örgütlenerek, normal koşullarda devletin yapması gereken birçok sosyal ve kültürel sorumlulukları üstlenerek, cemiyet hayatının şekillenmesine önemli ölçüde katkıda bulunmuşlardır.


Söz gelimi, Osmanlı Devleti’nin kuruluş ve yükseliş yıllarından itibaren Balkanların dînî ve kültürel anlamda İslâmî dönüşümü büyük ölçüde tasavvuf aracılığıyla olmuştur. Bu anlamda başta Bektaşi ve Nakşîler olmak üzere daha birçok farklı tarikat mensubu Balkan coğrafyasının çeşitli ülkelerine yayılıp yerleşerek, örnek yaşayışlarıyla yöre halklarının İslâmlaşmasına katkıda bulunmuşlardır.  


Elbette her kurum gibi, birer sivil tolum kuruluşları olan cemaat ve tarikatların yapmış olduğu faaliyetlerin de, lüzumu halinde mevcut otoriteler tarafından usulünce denetlenmesi gerekebilir. Uzun süre kontrol edilmediği zaman her kuruluş gibi cemaatlerde de pekâlâ yozlaşmalar ve sapmalar olabilir. Tabiidir ki, bunun denetim ve kontrolünü o dönem otoritesinin yetkili mekanizmaları yapacaktır. Bu anlamda Osmanlı Devleti’nde Tekke ve Zaviyelerin denetim ve kontrolünü sağlamak için 1866 yılında şeyhülislâmlığa bağlı olarak Meclisi Meşayih Kurumunun ihdas edildiğini biliyoruz.


Cumhuriyet döneminde ise, Millî Mücadele yıllarında cemaat ve tarikatlardan azami derecede istifade edilmiş, fakat maalesef daha sonra Kasım 1925 yılında çıkarılan bir kanunla Tekke ve Zaviyeler kapatılarak bütün tarikatlar yasaklanmıştır. Söz konusu yasaklamadan sonra, ülkemizde faaliyet gösteren cemaat ve tarikatlar önemli ölçüde yeraltına çekilerek kontrol edilemez hale gelmiştir. İhtimaldir ki ülke olarak günümüzde yaşanmış olan bu tür problemler, söz konusu kararla tarikatların yasaklanmış olması ve akabinde kontrolden çıkmış olmasıyla doğrudan ilgilidir.          


Netice itibarıyla yukarıda da ifade edildiği gibi, cemaatler bu toplumun en büyük gerçekliğidir. Tarih boyunca onlar her zaman, milletimizin en zor zamanlarında yapmış oldukları çeşitli faaliyetlerle toplumsal kaynaşmamızın en önemli harcı olmuşlardır. Haliyle, başlığımızda da ifade ettiğimiz gibi, cemaatler kimsenin ‘şamar oğlanı’ değildir. Hak etmedikleri halde hiç kimsenin de cemaatleri, tamamen siyasi ve ideolojik önyargılı mülahazalarla, hiç ayrım yapmadan genelleme yaparak, öyle olur-olmaz yere eleştirme hakkı yoktur, olamaz diyoruz.  

     

Yazarın Diğer Yazıları