Gayret-i Diniyye Sahibi Olmak

Yazımıza başlık olarak verdiğimiz ‘Gayret-i Diniyye Sahibi Olmak’ ifadesi, din için gayret etme anlayış ve inancına sahip olmak olarak ifadelendirilebilir. Başka bir ifadeyle ‘Gayret-i Diniyye Sahibi Olmak’, bireylerin inanmış oldukları dinlerinin güçlenmesi ve yayılması için çalışma ve mücadele azmi iradesine sahip olmalarıdır.  

Tarih boyunca Hak ya da batıl, şüphesiz her inanç ve ideoloji bağlılarının gayret ve fedakârlıkları oranında gelişme/yayılma göstermiştir. Tarihten günümüze kadar geçen süreçte her inancın her zaman, kendilerini inandıkları manevî değer yargılarına fedayı can eden nice samimi bağlıları olmuştur. Onların göstermiş oldukları fedakârlıkları sayesindedir ki, söz konusu inanışlar başarılı olabilmiş olsunlar.

Bilindiği gibi, Allah(cc) indinde makbul olan tek din İslâm dinidir. Bu anlamda Hz Âdem(as) ile başlayan risalet süreci son peygamber Efendimiz(sav) ile son bulmuştur. Aynı şekilde, Hz. Âdem’(as)den Efendimize kadar gelen peygamberlerin getirmiş oldukları dinlerin her birisi de içerikleri itibarıyla birer tevhid dinidirler.

İslâm dininden önce gelen bütün tevhid dinlerinde olduğu gibi, İslâm dininin dünyaya yayılması da başta sahabe efendilerimiz olmak üzere, onların yollarından giden Hak âşıklarının gayretleri neticesinde olmuştur. Sahabe efendilerimiz öyle ki, Allah Resulü(sav) Efendimizden aldıkları İslâm emanetini canlarına minnet sayarak O’nu bütün cihana yaymak için maddi-manevi her şeylerini feda ederek bütün kıtalara yayılmışlardır.

 Kaynakların verdiği bilgilere göre, Veda Hutbesinde Medine’de Efendimiz(sav)’i dinleyen yüz binden fazla sahabe efendimiz vardır. Yapılan tespitlerine göre, şu andaki Arabistan yarımadasında metfun bulunan sahabe sayısı ortalama olarak yirmi bini bile bulmamaktadır. Diğerleri ise İslâm’ı tebliğ ve irşat için kıtaları aşarak bütün cihana dağılmışlardır. Onların can siperane fedakârlıkları sayesindedir ki İslâmiyet bu gün, başta Asya ve Afrika kıtaları olmak üzere bütün dünyaya yayılmıştır.

Gayret-i Diniyye konusunda sahabe efendilerimizin kendi hayatlarında yaptıkları fedakârlıklar gerçekten beşer idrakinin üzerindedir. Gayret ve fedakârlık anlamında onların her biri bizler için birer yıldız mesabesindedir. Gerçekten onlar inançları için, inançlarının dünyaya yayılmasını sağlamak için maddî-manevî her şeylerini feda etmişlerdir.

 Gerçi, onların İslâmiyet’in yayılması için yapmış oldukları fedekârlıkları bugünün maddeci mantalitesi ile anlamak herhalde çok zor olsa gerektir.

Asrısaadette sahabe efendilerimizin İlayı kelumatullah için yapmış oldukları fedakârlıklarla ilgili onlarca örnekliğe rastlamak mümkündür. Aynı şekilde, sahabe efendilerimizin yolundan giden isimleri bilinen veya bilinmeyen nice İslâm kahramanları da, Allah(cc)’ın dinini ötelerin ötesine taşımak için her şeylerini feda etmişlerdir. Bunlardan bir tanesinin örnekliğini Necip Fazıl Sahte Kahramanlar isimli eserinde şu şekilde ifade etmektedir:

“Ebu Talha(ra) 90 küsur yaşındaki bir sahabe efendimizdir. Hazreti Osman(ra) devrinde Kur’an’ı açar ve gazaya/cihada ait ayetleri okur.  Torunları vardır, belki torunlarının torunları vardır. Muhtemel ki hepsini görmüştür. 90 yaşında gazaya gitmek ister, kalkanını, okunu, zırhını, kılıcını getirtmek ister.

Derler ki:

“- Sen bir yatalak ihtiyarsın; bu vazifeyi biz yaparız, sen nasıl kıpırdayabilirsin yerinden!”

   Cevap şudur:

“- Hayır, Kur’an onu okuyana hitap eder, şu veya bu yaşa değil! Getirin silahlarımı!”

 Ve ulvi Sahabi her şeyini alır, yola çıkar. Beyrut’a kadar gelir. Bir gemi kalkmak üzeredir Kıbrıs’a… Girer gemiye, yolda şehit olur. Kıbrıs’a İslâm ordusu, ilk şehidi kucağında olarak çıkar.”

Hemen herkesin kabul edebileceği gibi Gayret-i diniyye sahibi olmak vasfı belirli bir zamana, bir ırka, millete veya şahıslara münhasır olan bir şey değildir. Söz konusu bu vasıf ırkı, milliyeti ve sosyal aidiyeti ne olursa olsun, kıyamete kadar geçecek olan zaman dilimi içerisinde, kendisini bu konuda sorumlu addeden herkese, her mü’mine aittir. Bu konuda başta sahabe efendilerimiz olmak üzere, bizden önce gelenler yapmış oldukları fedakârlıklarla üzerlerine düşen sorumlulukları fazlasıyla yerine getirmişlerdir. Rabbi Teâlâ hepsinden razı olsun. Şu anda yaşayanlar ve söz konusu ilahi emanetin farkında olanlar olarak şimdi sıra bizlerde diyoruz.

Yaşadığımız sosyal çevremizde esefle görüyor ve müşahede ediyoruz ki, gelinen nokta itibarıyla insanlarımızda bu konuda çok büyük bir lakaytlık ve vurdumduymazlık vardır. Sanki Gayret-i diniyye sahibi olma vasfı sadece müftü-vaiz ve bazı cemaatlere mahsus bir vasıftır. Hâlbuki söz konusu bu vasıf mesleği ve sosyal statüsü ne olursa olsun ‘Gerçekten ben de Müslümanlardanım’ diyen herkese ait bir vasıftır.

Netice itibarıyla Gayret-i diniyye sahibi olma vasfı çok önemli ve o nispette de çok zor sürdürülebilir bir haslettir. Fakat şu da bir gerçekliktir ki, Gayret-i diniyye sahibi olma vasfı bir keyfiyet değil, tam aksine İslâmî bir vecibedir. Yani, farkında olunsun veya olunmasın bilgi donanımı, mesleği ve sosyal konumu ne olursa olsun Müslümanım diyen herkes böyle bir sorumlulukla yükümlüdür.      

Ne mutlu, yaşamış olduğu hayatını inanmış olduğu manevî değerler çerçevesinde değerlendirerek Gayret-i diniyye sahibi olabilenlere.

Ne mutlu, ne mutlu…    

 

 

Yazarın Diğer Yazıları