İnkılâp Tarihi Derslerinin Dili

Yazımızın başlığına takılanların belki de bir kısmı, “İnkılâp Tarihi Derslerinin Dili” ifadesini, söz konusu dersin konularının anlatımı sırasında kullanılan yabancı kelime ve kavramları anlayabilirler. Fakat bizim bu yazımızda kritiğini yapacağımız husus ise, İnkılâp Tarihi derslerinin konularının anlatımı sırasında, yakın tarihimizle ilgili önyargılı ve yer yer reddiyecilik çizgisine ulaşan yaklaşımların ifade ediliş tarzıdır.

Hâlbuki konuyla alakalı olan hemen herkesin de kabul edebileceği gibi, tarihi hadiselerin anlatımında yüzde yüz reddiyecilik doğru bir yaklaşım değildir. Çünkü tarihi hadiselerde siyasi, sosyal ve kültürel anlamda devamlılık söz konusudur. Yani, herhangi bir tarihi hadisenin sonucu, bir sonraki hadisenin sebebidir. Bu yönüyle, Cumhuriyetin ilk yıllarında siyasi, sosyal ve kültürel alanlarda yapılmış olan birçok düzenlemenin düşünsel altyapısının başlangıcını Tanzimatlı ve Meşrutiyetli yıllara kadar dayandırmak mümkündür.          

Yazımızın başlığı içerisinde yer alan “İnkılâp” kavramı Arapça kökenli bir kavram olup ”Kalb” kelimesinden türetilmiştir. Kelime anlamı olarak İnkılâp kavramı değişme, bir halden başka bir hale geçme anlamına gelmektedir. Söz konusu kavramın inkılâp tarihi literatüründeki anlamı ise, toplumda var olan mevcut sistemin yıkılarak yerine yeni bir sistemin kurulmasıdır.  

İnkılâp Tarihi dersinin kökenini 1925 yılında verilen “İhtilaller Tarihi” dersine kadar götürmek mümkündür. Adı geçen dersin üniversitelerde okutulmasına 20 Haziran 1933 senesinde karar verilmiş ve 1934 tarihinden itibaren bu dersin verilmesine başlanmıştır. Söz konusu ders şu anda zorunlu olarak,  üniversitelerin birinci sınıfından itibaren, güz ve bahar dönemleri olmak üzere haftada iki saat olarak okutulmaya devam edilmektedir.

Ortalama olarak Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren, orta ve yüksek öğretim kurumlarında okutulmaya başlanan İnkılâp tarihi derslerinin sunumunda/anlatımında, yaklaşım olarak baştan beri üslupla ilgili problemler hep varola gelmiştir. Güya, yetişen yeni kuşaklara ‘Cumhuriyet rejimini ve kurulan yeni devleti kabullendirmek’ adına, bir önceki devletimiz olan Osmanlı Devleti neredeyse yok sayılmıştır.

İnkılâp tarihi literatürünün türettiği mantık ve anlayışa göre; Osmanlı Devleti’nin son yıllarının ele-avuca alınacak bir tarafı yoktur. Adı geçen devletin hemen hemen bütün kurumları köhnedir ve çağın gerisinde kalmıştır. Yine aynı şekilde, kuruluş ve yükseliş dönemleri hükümdarları hariç tutulmak üzere; hükümdarların ekserisi saraylardan dışarı çıkmayan, zevklerine düşkün, devlet ve millet kaygısı taşımayan aşırı bencil ve çıkarcı insanlardır.  

Bu ve buna benzer önyargılı yaklaşımları, Cumhuriyetin ilk yılları için belki de bir yere kadar anlamak mümkündür. Neticede, kurulan yeni bir devlet ve bu devletin yeni rejimi olan Cumhuriyet rejimi vardır. Haydi diyelim, yeni yetişen kuşaklara ‘Cumhuriyet rejimini ve kurulan yeni devleti kabullendirmek’ adına yakın tarihe reddiyeci bir anlayışla yaklaşılması ilk yıllarda normaldir. Fakat aradan bunca yıl geçmiş olmasına rağmen, aynı reddiyeci anlayışın, üslubun/dilin çok fazla değişmeden hala devam ediyor olması, herhalde biraz problemli olsa gerektir. Çünkü ülkemizde Cumhuriyet rejimi kurulalı 95 yıl olmuştur. Artık Cumhuriyet rejimi yeni kuşaklar tarafından önemli oranda kabullenilmiştir. Hiç zannetmiyoruz, bu noktadan sonra ülkemizde mutlak monarşiyi, yani padişahlık yönetimini savunan insanlar olabilsin…    

Baştan beri söz konusu etmeye çalıştığımız çarpık anlayışı, eski cumhurbaşkanlarından olan Süleyman DEMİREL, 13. Türk Tarih kongresinin kapanışında yaptığı bir konuşmayla şu şekilde ifade etmiştir:  "Osmanlı'yı biz de kötüledik. Çünkü Osmanlı'yı methetsek, cumhuriyeti tutturmakta zorluğumuz olurdu. Yalnız, şimdi dönüp geriye baktığımız zaman şöyle kötüledik biz: Kahramanlıklarla övündük. Yani Kanuni Sultan Süleyman'ı kötülemedik hiçbir zaman, yahut Fatih Sultan Mehmet'i kötülemedik. Ama padişahlar dendiği zaman topyekûn kötüledik. Böyle bir dönemi geçirmek mecburiyetindeydik.”

Gelinen nokta itibarıyla, artık biraz daha kendi tarihimizle barışmamız kaçınılmaz bir zorunluluk haline gelmiştir. Bunu söylerken, 1998’li yıllardan itibaren İnkılâp tarihi derslerine giren bir hoca olarak, şu gerçekliği ifade etmem kendi adıma vicdani bir zorunluluktur: İnkılâp tarihi alanında son yıllarda yazılmış olan kitapların gerek içeriklerinde ve gerekse üsluplarında, daha önceden yazılan kitaplara göre çok olumlu değişiklikler görülmektedir.

Kendi tarihimizle barışma ve kucaklaşma anlamına gelen bu tür yeni açılımların artarak devam etmesi en büyük temennimizdir. Yeni yetişen kuşakların kendi tarihlerini kabullenmeleri ve tarih bilincinin oluşması ancak bu sayede mümkün olabilir.

Selam ile… 

 

 

Yazarın Diğer Yazıları