Kafa, Aynı Kafa?

Tarihçilerimiz tarafından yapılan tespitlere göre, Osmanlı Devleti’nde Avrupa’nın üstünlüğü XVIII. yüzyıldan itibaren kabul edilmeye başlanmıştır. İki taraf arasında var olan siyasi ve askeri rekabetten dolayı, Osmanlı Devleti’nin Batı’nın üstünlüğünü kabul etmesi o kadar kolay olmamıştır. Ne var ki Osmanlı Devleti, XVII. yüzyılın son çeyreğinde Avrupa devletleriyle yapmış olduğu savaşlarda çok büyük yenilgiler almıştır. Söz konusu yenilgiler ve akabinde iki taraf arasında 1699 yılında imzalanmış olan Karlofça Antlaşması ile Osmanlı Devleti,  tarihinde ilk defa çok büyük oranda toprak kaybına uğrayacaktır. Tarihimizde bir dönüm noktası olarak kabul edilen adı geçen antlaşmayla Osmanlı Devleti’nin, Avrupa devletleri karşısında almış olduğu büyük yenilgi ve akabinde alışık olunmayan toprak kaybı Osmanlı Devleti yöneticilerine çok ağır gelmiştir. Alışık olunmasa da,  Osmanlı Devleti için neticede bu inkâr edilemeyecek bir vakıadır; artık Batı askeri ve teknolojik yönden Osmanlı Devleti’nden üstündür.

Osmanlı Devleti’nin gelmiş olduğu söz konusu bu nokta, Osmanlı Devlet adamlarının kendi sistemlerini sorgulamaya itmiştir. Bu noktadan sonra, Osmanlı Devletinde askeri ve teknik alanlarda yapılan düzenlemelerde artık yavaş yavaş Avrupa örnek alınmaya başlanacaktır. Söz konusu bu süreç ileriki yüzyıllarda artarak devam edecektir.

Osmanlı Devleti’nde öğrenim için Avrupa’ya öğrenci gönderilmeye başlanması II. Mahmut dönemine tekabül etmektedir. Bu tarihten sonra Başta Fransa olmak üzere Avrupa’nın diğer devletlerine pey der pey öğrenci gönderilmeye devam edilmiştir.

Ancak ne var ki, farklı alanlarda tahsil için Avrupa’ya gönderilen öğrencilerin bir kısmı, gittikleri ülkelerde gördükleri yenilikler karşısında adeta apışıp kalarak aşağılık kompleksine kapılmışlardır. Bir nevi, bir mağlubiyet psikolojisine sahip olan bu öğrenciler, öğrendikleri ve yaşadıkları muhitlerin etkisinde kalarak yavaş yavaş kendi kültür ve inançlarına yabancılaşmaya başlamışlardır. Osmanlı Devleti’nde biraz farklı zorunlulukların, birazda söz konusu çizgide olanların Abdülmecit’e yapmış oldukları telkinatlar neticesinde Tanzimat dönemine geçilmiş olacaktır.   

Güya Osmanlı Devleti’nin parçalanmasını ve dağılmasını önlemek amacıyla ilan edilmiş olan Tanzimat fermanının, ‘getirilerinin yanında götürülerinin çok daha fazla olduğunu’ ifade etmek mümkündür. Söz konusu dönemin en önemli götürülerinin başında ise, sosyal ve kültürel alan gelmektedir. Bu yönüyle Tanzimat dönemi, sosyal ve kültürel anlamda çok önemeli bir kırılma noktası olarak kabul edilmektedir. Muhakkak istisnaları vardır ama, genel anlamda bu dönemlerde yetişen Tanzimat aydınlarının en önemli eksiklikleri, kendi inançlarına ve kültürlerine olan önyargılı bakış açılarıdır. Söz konusu etmeye çalıştığımız böyle bir çizgide olanlar Meşrutiyetli ve Cumhuriyet dönemlerinde hep var ola gelmiştir.  

Biz bu yazımızda, yukarıdaki paragraflarda söz konusu etmeye çalıştığımız çizgide olanlardan iki tanesinden bahsetmek istiyoruz: Bunlardan bir tanesi, Genç Osmanlılar Cemiyeti üyesi olan meşhur Mithat Paşa, diğeri ise cumhuriyet döneminin ünlü Milli Eğitim bakanlarından birisi olan Mahmut Esad Bozkurttur.  

Malum, Mithat Paşa, I. Meşrutiyet ilan edildikten sonra II. Abdülhamit’in sadarete getirdiği ilk isimdir. Fakat sadareti sırasında yapmış olduğu bir takım yanlışları sebebiyle II. Abdülhamit tarafından kısa sürede sadaretten azledilmiştir. Mithat Paşa gerek Tuna valiliği sırasında ve gerekse sadareti döneminde, manevi değer yargılarımıza aykırı bazı söz ve uygulamalarıyla bilinmektedir.

Mahmut Esad Bozkurt ise bu konuda Mithat Paşa’dan herhalde bir adım daha önde olsa gerektir. O kadar ki, söz konusu kişi 1924 Anayasasının taslak görüşmelerinde “Milletin resmi dinin Hıristiyanlık olmasını” savunabilecek kadar ileri gidebilen bir kişidir.

Yazımızın bundan sonrasını, Kâzım Karabekir Paşa’nın 13-16 Kasım 1970 tarihli Yeni İstanbul gazetesinde neşredilen belgesel haberdeki ifadelerine bırakalım:

“18 Temmuz 1923’te Ankara İstasyonundaki binada Teşkilat-ı Esasiye’nin taslak görüşmelerinde Anayasada zikredilecek olan din maddesi üzerine konuşuyorduk. Ben içeriye girdiğim sırada Mahmut Esad Bey konuşuyordu;   

“… Ben kanaatimi millet kürsüsünden de haykırırım… Kimseden korkmam… Teşkilat-ı Esasiyemizde   dinimiz apaçık yazılmalıdır…” diyordu.

Bu sözleri duyunca şaşırdım ve söz aldım ve dedim ki;   

“… Teşkilat-ı Esasiye’de dinimizin İslam olduğu apaçık yazılıdır. Mahmut Bey hangi kanaati haykıracaksın? Hangi dini yazdıracaksın?... Hıristiyanlığı mı?...”

  Millî Eğitim Bakanı Mahmut Esat Bey söz aldı ve sert bir biçimde bana cevap verdi:  

“… Evet Hıristiyanlığı… Çünkü İslam ilerlememize engeldir. Bu dinle yürünmez mahvoluruz. Ve dünyada bize kimse ehemmiyet vermez…” dedi. 

Fethi Bey söz alarak, bana gayet katı ve sert bir biçimde şunları söyledi;  

“…Evet Karabekir, biz Türkler İslamlığı kabul ettiğimiz için böyle geride kaldık. Bunun için artık İslam’da kalmamamız lazım…” 

Netice itibarıyla, Tanzimatlı yıllardan itibaren başlayıp Meşrutiyet ve Cumhuriyetli yıllarda artarak devam eden din düşmanlığı yapan kesim ülkemizde hep var ola gelmiştir. Bu kafada olanların en belirgin özellikleri din ve maneviyat düşmanı olmalarıdır. Şükür ki, bu kafada olanların onca gayret ve çalışmalarına rağmen, gençliğimiz ufak-tefek fireler verse de hamdolsun dimdik ayaktadır. Rabbim sayılarını artırsın ve ayaklarını kaydırmasın…        

       

 

 

Yazarın Diğer Yazıları