Adalet Mülkün Temelidir
Yazımızın başlığına verdiğimiz “Adalet mülkün temelidir” sözünün Hz. Ömer efendimize ait olduğu bilinmektedir. Fakat bizler de daha çok, bu sözün Mustafa Kemal’e ait olduğunu kanaati yaygındır. Bilemiyoruz, daha önce Hz. Ömer efendimiz tarafından söylenmiş olup ta sonradan Mustafa Kemal tarafından da söylenmiş olabilir. Gerçi, konumuz bu sözün kime ait olduğunun araştırılması değildir. 

Bugün devletin bütün adalet saraylarının girişinde ve mahkeme salonlarında hep aynı cümleyi görürüz:  Adalet mülkün temelidir.

Evet… Gerçekten de bu söz, yani ilke, nereden ve nasıl bakılırsa bakılsın mutlaka siyasî, sosyal ve hukuki karşılığı olan bir cümledir. Söz konusu bu ilkeyle, adaletin olmadığı yerde ne malın-mülkün, ne de siyasî ve sosyal statünün güvende olamayacağı gerçekliği ifade edilir.   Cümlede yer alan ”mülk” kavramı “devlet” anlamına da gelmektedir. Gerçekten de adaletin olmadığı bir yerde, başta devlet olmak üzere hiçbir şeyin olamayacağı gayet açıktır.

Hemen herkesin bilebileceği gibi, şüphesiz, devletleri ve milletleri ayakta tutan en önemli vasıta/araç adalettir. Adaletin olmadığı bir ülkede yaşayan vatandaşların, yaşadıkları ülkelerinde kendilerini sosyal ve siyasî anlamda güvende hissedebilmeleri asla mümkün değildir.  İnsanlık tarihinden bugüne dek geçen süre içerisinde tarihe bakıldığında, tarihte nice dinsiz ve putperest inançlara mensup devletlerin adaletten ayrılmadıkları sürece siyasî varlıklarını bir şekilde devam ettirdikleri görülür. Fakat adaletin olmadığı devletler, temel dînî ve hukuki dayanakları ne olursa olsun varlıklarını devam ettiremeyerek zamanla yıkılmışlardır. Çünkü adaletin hâkim olmadığı devletlerde zulüm vardır, zulmün olduğu yerde de mutlaka mazlumlar olacaktır. Mazlumların ise dînî inançları ve dünya görüşleri ne olursa olsun âhları vardır. Zulmün ve mazlumun olduğu devletlerin ise, siyasî ve sosyal anlamda varlıklarını devam ettirerek âbâd olmaları elbette mümkün değildir.

Genel anlamda, devletlerdeki ilk bozulma ve kokuşmalar öncelikli olarak hukuk sisteminde başlar. Sonra bu bozulma ve kokuşmalar, tıpkı kanserli hücrelerin âdetâ tüm bedeni sarması gibi, devletin/toplumun bütün sinir uçlarına ulaşarak devleti ve toplumu içten içe ifsat eder. Misal olarak ifade edecek olursak, Osmanlı Devleti’nin ilk yıllarında, yani kuruluş ve yükseliş dönemlerinde devletin çok güzel işleyen bir adalet mekanizması vardı. Söz konusu bu mekanizma, devletin kuruluş ve yükseliş dönemlerinde çok güzel işlemiştir. Fakat ne var ki daha sonraki dönemlerde, yani Kanuni döneminin son yıllarından itibaren şu ya da bu sebepten dolayı mekanizma yavaş yavaş bozulmaya başlayarak atamalarda tercih edilen ”liyakat esası”  terk edilmeye başlanmıştır. Osmanlı Devleti’nde hukuk ve yönetim alanında başlayan bu bozulmalar, maalesef daha sonraki yüzyıllarda devletin diğer bütün kurumlarına da yansıyacaktır. Ve neticede yeterli tedbir ve önlem alınamadığı için, “Devlet Ebed Müddet” denilen ve sanki hiç yıkılmayacağı zannedilen imparatorluk tıpkı, yaşlı bir çınar ağacı misali çatırdayıp yıkılmıştır.

Cumhuriyet Türkiyesinde de tâ baştan beri, yani devletin kurulduğu tarihten itibaren adalet mekanizmasının işleyişinde hep sorunlar olmuştur. Yani yargı, yeni devletin kuruluşundan itibaren geçen süreç içerisinde tam anlamıyla bağımsız olamadığı için, belki de bir iki istisna hâriç olmak üzere adalet terazisinin ibresi hiçbir zaman ortalarda tutulamamıştır. Zaten TBMM’nin ve Cumhuriyetin ilk yıllarında, kurucu iradenin de mazeretinde ifade edildiği gibi o dönemin olağanüstü koşullarından dolayı “Güçler Birliği” ilkesi kabul edilmek zorunda kalınmıştır. Daha sonraki yıllarda ise, Türkiye’de olağanüstü koşullar ortadan kalktığı için 1924 Anayasa’sından itibaren “Güçler Birliği” ilkesinden yavaş yavaş “Güçler Ayrılığı” ilkesine geçilmeye başlanmıştır.  Buna rağmen Türkiye’de, anayasada “Güçler Ayrılığı” ilkesi yer almasına rağmen bu ilke hemen hemen hiçbir dönemde tam olarak uygulanamamıştır.      Böyle olunca da, yani “Güçler Ayrılığı” ilkesi tam olarak uygulanamadığı için, yargıda adalet terazisinin tam olarak doğru tartması mümkün olamamıştır. Söz konusu bu olumsuz tablo, ülkemizde son yıllarda hukuk alanında yapılan önemli düzenlemelere rağmen geçerliliğini hâlâ devam ettirmektedir.  

Netice itibarıyla, başlığımızda da ifade edildiği gibi gerçekten adalet mülkün temelidir. Adaletin olmadığı bir ülkede, bir memlekette ne mülk olur ne de devlet. Gönül ister ki, üzerinde yaşadığımız coğrafyamız olan ülkemizde de her zaman adalet mülkün temeli olsun ve adalet terazisi her zaman doğru tartsın. Ancak bu sayededir ki işçisinden ameliyesine, memurundan amirine kadar herkes kendini rahat hissedebilsin ve bu sayede gerçek anlamda sosyal barış sağlanabilsin diyoruz vesselâm.
Yazarın Diğer Yazıları