N E V Â, 49./XIII.
N E V Â, 49./XIII.

YASİN SÛRESİ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ! (son bölüm)

ALLAH’IN YARATMASI BİR SÜRECE BAĞLI OLARAK GERÇEKLEŞİR! ÇÜNKÜ O’ ŞAPKADAN TAVŞAN ÇIKARTMAZ!!

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم
Zâtında Rahman, fiîlinde Rahîm olan Allah adına, Allah’ın ismi ile.
إِنَّمَا أَمْرُهُ إِذَا أَرَادَ شَيْئاً أَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ {82}
( Ey! Allah’ın ölüleri diriltmesi konusunda, şüphe içinde olanlar! Şunu kesin olarak biliniz ki,) O’ eşsiz yaratışı[1] ile bir şeyin olmasını dilediği zaman, ona “ol” demesi yeterlidir. Birde bakarsın ki, o şey hemen oluş sürecine girmiştir! 36/ 82.
 “كُنْ – Kün” Ol’ demektir. Emir kalıbındaki bu kelimenin kökeni yani masdarı “Kevn” kelimesidir. Lügat manasına gelince: Bu kelime, olmak, vücud bulmak ve meydana gelmek gibi manalara gelmektedir. Kadim Türkçemizde kullanılan; Oluş anlamına gelen “Tekvin= Oluşturmak, Yapmak, Kurmak, anlamındaki “Tekevvün= Olanlar, Mevcutlar âlemi, demek olan “Kâinât= Kelimeleri de, bu kökten gelmektedir! Ayrıca, Oluş, Kozmos, Varlıklar âlemi, Mevcutlar dünyası, Evren, manasına gelen “Kevnî= Varlık, Mevcûdiyet, Oluşum, manasına gelen “Keynunet=  Varolma yeri, Mekân, Mahâl, Prestij ve Rütbe manasına gelen “Mekân= Olma, Oluşum yeri demek olan “Kevni’Mekân= gibi kelimeler de hep bu kökten türetilmişlerdir.
Bizim tespit edebildiğimiz kadarı ile Kurân’ın muhtelif surelerinde bu “كُنْ فَيَكُونُ – Kün Fe Yekûnü” terkibi tam dokuz yerde[2]geçmektedir. “Kün Fe Yekûnü” şeklinde geçen “كُنْ – Kün” Yani ol’ manasına gelen bu kelime, hayatın hattâ varlığın oluşması da dâhil, her şeyin varoluşunun, yaratılışının kodlarını taşıyan Kurân’daki ana kavramlardan biridir. Şimdi isterseniz, (İsrailiyetin etkisi ile) Kurân’da, vermek istediği anlamdan farklı bir şekilde, yanlış anlaşılan kavramlardan biri olan Yasin suresinin seksen üçüncü âyetinde de geçen, bu “كُنْ فَيَكُونُ – Kün Fe Yekûnü”  kavramının, gerçekte neyi ifade ettiğini anlamaya çalışalım!
Öncelikle bu kelimenin kökeninin yani kelimenin fiil kalıbındaki mâzîsinin “ K. V. N. ” harflerinden mürekkep bir fiil olduğunu bilelim. Bu “كُنْ فَيَكُونُ – Kün Fe Yekûnü” kavramının doğru anlaşılması için bir konunun öncelikle anlaşılması gerektiğinin çok önemli olduğunu düşünüyorum! O konu fiil ve eylemlerin meydana geldiği zaman kavramıdır. Aslında tüm diller için geçerli olan, güzel Türkçemizde de var olan fiillerdeki zaman kavramının, Arap dilinde daha keskin bir anlam’a büründüğünü görüyoruz! 
Konunun doğru anlaşılması adına, yazmak zorunda olduğum Arap dilinin bazı teknik detaylarından dolayı, bu konuda yazacaklarımızı lütfen ukalâlık olarak algılamayınız! Arap diline göre, fiiller şu üç zaman dilimi içerisinde işlenir. a= geçmiş zaman-mâzî. B= şimdiki zaman- hâl. C= gelecek zaman- muzârî.
 Konuyu “كُنْ فَيَكُونُ – Kün Fe Yekûnü” terkibinde de geçen “Kâne, Yekûnü, Kevnen…” şeklinde çekimi yapılan “Kâne” fiili üzerinden değerlendirirsek, şunları söyleyebiliriz. “Kâne” bir mâzî fiil olduğu için bu kelimenin manası, “geçmiş zamanda oldu, meydana geldi, vuku buldu demektir”. Bu fiilin muzârî kalıbı olan “Yekûnü” kalıbının manası ise, üç zaman dilimi için de geçerlidir. Bunları şöyle ifade edebiliriz: “a: şu an oluyor, olmaya başladı. b: gelecek zaman dilimi içinde olacak. Bu kelimenin başına “kad” edatı gibi bazı edatlar getirilerek, fiil sadece geçmiş zaman diliminde olmuş bir manaya tahsis edilebilir. Aslında düz bir mantıkla baktığımız zaman, bir muzârî olan “Yekûnü” fiili “hem şu anda, oluyor, olmaya başladı, hem de gelecek te olmaya devam edecek” demektir. 
Fakat bu muzârî fiil, başına bir takım harf ve edatlar eklenerek sadece şu an veya sadece gelecek zamana da tahsisi edilebilir. Örneğin bu muzârî fiilin başına takip fe’si denilen “Fe” harfini ekleyip “Fe Yekûnü şeklinde ifade ederseniz, o takdirde “şu anda oluyor, hemen olmaya başladı, oluş sürecine girdi, gelecekte de olmaya devam ederek, tekâmül edecek- evrimleşecektir “ manasına ulaşırsınız. Kelimenin başına “sin” harfini ekleyerek “Se Yekûnü” şeklinde söylerseniz, o zaman da, sadece “gelecek olan yakın zaman diliminde olacaktır” manasına ulaşırsınız.
Bu fiilin, birde emir kalıbı vardır ki, o da, “كُنْ -Kün” şeklinde ifade edilir.  Manası “ol” demektir. Şimdi isterseniz, bu fiilin de içinde bulunduğu “كُنْ فَيَكُونُ – Kün Fe Yekûnü” şeklinde Kurân’ın muhtelif noktalarında geçen bu cümleye, klasik tefsirlerimizde ve bazı çağdaş tefsirlerde, nasıl bir mana verildiğine bir bakalım! Bu çevreler tarafından, bu cümleye (sanki şapkadan tavşan çıkartır gibi) “Allah bir şeyin olmasını dilediği zaman o na “ol” der, birde bakmışsınız ki, o şey hemen olup bitmiştir” şeklinde bir mana verilmiş olduğunu görüyoruz!
Oysa böyle bir mana, kesinlikle gerçeği ifade edemez! Çünkü cümle içerisinde, başına “fe” harfi eklenerek “فَيَكُونُ –Fe Yekûnü” şeklinde geçen muzârî fiilin manası kesinlikle böyle değildir! O fiilin gerçek manası, yukarıda da ifade edildiği gibi, “şu anda oluyor, hemen olmaya başladı, oluşum sürecine girdi, gelecekte de olmaya devam ederek, tekâmül edecek-evrimleşecektir” şeklindedir!
Konunun anlaşılmasına katkı sağlar ümidiyle mecbûren vermek zorunda kaldığımız bu teknik ayrıntılardan sonra, Kurân’ın muhtelif yerlerinde sekiz kere geçtiği gibi, Yasin suresinin 82. âyetinde de, dokuzuncu kere geçen bu “كُنْ فَيَكُونُ – Kün Fe Yekûnü” cümlesini şimdi daha rahat anlayabileceğimizi ümit ediyorum! Önce şunu bilelim ki, bizim rabbimiz olan Yüce Yaratıcı, kesinlikle ilkesiz davranışlar sergilemez. 
Çünkü O’ kendi koyduğu ilkelere, kanunlara, yasalara, ilk önce kendisi uyar; Hem de uymak mecburiyetinde olmadığı halde![3] Çünkü O’ Yüce Yaratıcı, koyduğu o yasaları, bir üst yasa ile değiştirme veya yok sayma gücüne de sahiptir. (krş. 20/52.) Hatta Allah’ın öncelikle kendisinin uyduğu bu kanunlarda, yasalarda, ilkelerde kesinlikle, hiçbir zaman-mekân ve hiçbir varlık için, bir değişim de söz konusu değildir! Yani Rabbimizin Allah’ın sünneti-Sünnetullah olarak isimlendirdiği bu yasalar, kanunlar, ilkeler, zamanın ve mekânın etkisiyle, ne bir bozulmaya ne de değişikliğe uğrar! (krş. 33/62. 35/43. 48/23.)
İşte Yüce yaratıcının koyduğu o yasalardan o ilkelerden, o kanunlardan bir tanesi de, Allah’ın yaratma kanunudur. Yani Allah her konuda olduğu gibi yaratma konusunda da koyduğu kanunlara uyacağını taahhüt ediyor ve bu taahhüdüne, yani verdiği söze de harfiyen uyuyor. Çünkü O’ verdiği sözden kesinlikle dönmez! (krş. 14/47.) Tüm bu mülâhazalardan sonra kesinlikle şunu anlamış olduk ki, “Allah’ın yaratma kanunu bir sürece, bir süreye bir zaman kavramına bağlı olarak işliyor” Yani O’ hâşâ şapkadan tavşan çıkartmıyor ve yarattığı her şeyi, sebep-sonuç ilişkisi içerisinde ve bir yasa çerçevesinde yaratıyor. Yani O’ olmasını istediği bir şeye, ol emri verir vermez, o şey hemen pat diye ortaya çıkacak şekilde değil de, bir süreç içerisinde sebep ve sonuç yasasına göre, zaman içerisinde tekâmül edip- evrimleşerek oluşacak şekilde yaratıyor!
Şimdi ne demek istediğimizin anlaşılmasına katkısı olur ümidiyle, konuyu bir örnek üzerinden değerlendirmeye çalışalım: Evrendeki her şey gibi, bitkileri de yaratanın, yani onların toprakta bitmelerinin, gelişip tekâmül ederek yani evrimleşerek ürün verecek düzeye gelmelerinin hattâ verdikleri ürünlerin de yaratıcısı elbette ki Allah’dır. Fakat siz toprağa bir mısır tohumunu eker ekmez o tohumdan hemen ürün alamazsınız. 
Hâlbuki sizin o mısır tohumunu toprağa attığınız andan itibaren, Allah’ın yaratma fili başlamıştır, yani sizin mısır tohumunu toprağa ekmeniz, Allah’ın o mısır tohumuna verdiği “كُنْ – Kün” yani “ol” emri gibidir. O mısır tohumu bu emre uyarak olacaktır, yeşerecektir, yetişecektir, tekâmül edecektir, evrimleşecektir, hâlden hale girecektir, şekilden şekle dönüşecektir. Sonunda da bir sürece bağlı olarak, yani günü gelince, ürününü verecektir. Bu Allah’ın ezelde koyduğu ve hiç değişmeden, hiç eskimeden hâlen devam eden bir sünnet, bir kanun bir ilke bir yasadır.
Yukarıdaki örnekte gördüğümüz mısır tanesinin yaratılışı, canlı cansız, tüm varlıkların yaratılışına bir örnektir. Yani mısır tanesinin yaratılmasının tabi olduğu yaratma yasası, dünyanın, uzayın ve tüm evrenin, hattâ insanın yaratılmasında da aynen geçerlidir. Buna ilk insan da son insan da dâhildir! Yani Âdem’de, Havva’ da, dâhildir.
Şimdi isterseniz Yüce Yaratıcının yaratma kanununa göre, Rabbimizin “Hâlk” yani yaratma sıfatının nasıl tecellî ettiğine tekrar dönerek, Evrenin, dünyanın ve insanlığın yaratılışına bir göz atalım! Biz her konuda olduğu gibi bu konuda da, Vahye yani Kurân’a müracaat edeceğiz. Bize bu konu da yol gösteren ilk âyet Enbiya suresinin otuzuncu âyetidir. O âyette şöyle buyuruyor Yüce Yaratıcı: “Başlangıçta gökler ve yerküre bitişik-bir iken, Bizim onları ayırdığımızı ve canlıların hayatını sudan başlattığımızı, küfrü-nankörlüğü hayat tarzı haline getirenler, hiç görüp düşünmezler mi? Hâlâ (bunu anlayıp) inanıp-güvenerek (gereğini niye yapmazlar ki? (21/30.)”
Yukarıdaki âyette de görüldüğü gibi Evrenin yaratılışı, bir yarılma, bir ayrılma, yani büyük bir patlama (Big-Bang) ile başlamıştır. Fakat bu büyük patlamanın ardından, Evren ve dünya âniden, hemen bu son haline gelmiş değildir. Evrenin ve üzerinde yaşadığımız yeryuvarlağının yaratılması bir sürece bağlı olarak gerçekleşmiş ve hâlen de yaratma süreci an be an devam etmektedir. Bu yaratma süreci, din dilinde “Tekâmül” bilim dilinde ise “Evrim” olarak isimlendirilmiştir! 
Yaratılışın serüveni ile ilgili olarak, yapmaya çalışacağımız kısa bir değerlendirmeyi sizlerle de paylaşmaya çalışacağım! Big-Bang yani büyük patlamanın üzerinden 380.000 yıl geçtikten sonra, ilk yıldızların doğumunun, yani yaratılma sürecinin başladığı kabul edilmektedir! Bu sürecin 100 milyonlarca yıl sürmüş olduğu düşünülmektedir! Bu sürecin üzerinden yaklaşık 1 milyar yıl geçtikten sonra, ilk nesil yıldızlar ve onların kümelenmeleri sonucu oluşan ilk nesil galaksilerin doğmuş oldukları varsayılmaktadır! 
Bu ilk nesil yıldızların, kütlelerine göre, ya nötron yıldızı, ya kara delik, ya da süpernova olarak patlayıp, bunlardan ikinci nesil yıldızların oluşmuş olduğu kabul edilmektedir. Kütlesindeki enerjileri biten bazı dev yıldızların süpernova şeklinde patlamaları sonucunda, saniyeler içerisinde oluşma sürecine giren altın elementinin meydana geldiği yani yaratıldığı düşünülmektedir! İşte bugün insanlığın elindeki en değerli metal olan altın’ın, aslında Allah’ın lütfettiği aklı kullanmamız halinde, bize o günleri hatırlatması lâzımdır!
Nükleosentez biliminin periyodik cetveline göre, demire kadar olan bir dizi elementlerin hidrojen ve helyum gazlarının yıldızlar, yani güneşler içerisinde yakılması sonucunda medya çıktığı, demirden sonraki diğer elementlerin ise süpernova patlamaları ile meydana geldiği, bugün bilim çevreleri tarafından bilimsel bir veri olarak kabul görmektedir! Bir toz bulutu şeklinde uzaya yayılan bu elementler, belli bir yoğunluğa ulaşınca, yıldız topluluklarının meydana getirdiği galaksiler ve yıldızların, yani güneşlerin çekim alanlarındaki gezegenler ve uydular için gerekli olan malzemeler de hazırlanmış oldu!
Yüce yaratıcının “كُنْ -Kün” yani “ Ol ” emri doğrultusunda, “فَيَكُونُ –Fe Yekûnü” olma sürecine giren evrendeki birtakım dev yıldızların ölümü, kara deliklerin meydana gelmesine sebep olmuştur. Bu kara delikler ise içerisinde 400 milyar kadar yıldız sistemini barındıracak bebek galaksileri doğurmuştur. Evrende varlığı bilinen yüz milyarlarca galaksinin yanı sıra, tıpkı insanların doğup öldükleri gibi, her an yeni galaksiler de doğup ölmektedir.
Milyarlarca yıl süren evrenin ve dünyanın yaratılma, tekâmül ve evrim süreçleri gelişigüzel-rastgele değil, sünnetullah denilen, Allah’ın koyduğu birtakım yasalara bağlı olarak yürümüştür ve hâlen de yürümeye devam etmektedir. Örneğin dünyadaki kıtalar hâlen hareket halindedir. Bu hareketin sonucuna göre dünyadaki kıtaların birleşerek 250 milyon yıl sonra tek bir süper kıtaya dönüşeceği hesap edilmektedir!
Evrenin ve üzerinde yaşadığımız mavi gezegenin, Yüce Yaratıcının“كُنْ – Kün ” yani “ Ol ” emri olarak kabul edeceğimiz Big-Bang-büyük patlama ile başlayan yaratılış, tekâmül, yani evrim sürecinin üzerinden, insan havsalasının kavrayamayacağı kadar uzun bir süre geçmiştir. Yapılan birtakım hesaplamalara göre, Evrenin yaratılmasının üzerinden 13, 8 milyar yıl geçtiği, dünyanın yaratılmasının üzerinden ise 4,6 milyar yıl geçtiği hesap edilmektedir![4] 

YÜCE YARATICININ YARATMASINDAKİ SÜREÇLİLİK-TEKÂMÜL, YANİ EVRİM, SÜNNETULLAH’IN TÂA KENDİSİDİR!

“كُنْ فَيَكُونُ – Kün Fe Yekûnü, Yani ol dedi o da oluş sürecine girdi” şeklindeki ibare, yukarıda da belirttiğimiz gibi, Kurân da tam dokuz yerde gelmektedir.[5] Bu âyetlerin tümü yaratıcının Kâinattaki varlıkları, bir süreç içinde yarattığı hakikatini beyan etmektedir. Bu durum, değişmez bir yasa şeklinde sünnetullah olarak karşımızda durmaktadır. Aynı zamanda bu durum, Allah’ın iradesiz varlıklar için koyduğu İlâhî bir ölçü, İlâhî bir plan, potansiyel ve statik bir kaderdir. 
Bunun için “Ol dedi o anda hemen oldu” anlayışı, sünnetullah’a kesinlikle aykırıdır. Bu güne kadar yaratılışa dair elde edilen Kâinât kitabına ait bulgu ve bilgilerin hemen hepsi, “ol dedi hemen oldu” şeklindeki bir algıyı kesinlikle reddetmektedir. Oysaki özellikle sözde dini duyarlılığı fazla olan birtakım topluluklar tarafından “yaratılış teorisi” olarak kabul edilen, “Ol dedi o anda hemen oldu, bitti” şeklindeki bir anlayış, sünnetullah’a, dolayısı ile Kurân’a da kesinlikle aykırı olduğunu, bize hem tabiatın Kurân’ı hem de Kurân’ın tabiatı haber vermektedir.
Bizim içerisinde yaşadığımız galaksimiz olan Samanyolu galaksisi, Evrende bulunan yüz milyarlarca galaksiden sadece bir tanesidir! Samanyolu galaksisi, çapı 80.000 kalınlığı 6.000 ışık yılı ebadında olan yassı sarmal-spiral bir disk şeklindedir. Bu galaksi saniyede 250 km. hızla kendi etrafında dönüp durmaktadır! Adına Dünya veya yerküre denen, üzerinde yaşadığımız bu mavi gezegene gelince… Samanyolu galaksisindeki yüz milyarlarca güneş sisteminden biri olan bizim güneş sistemimizdeki, gezegenler içerisinde, Güneşe en yakın üçüncü gezegen olan Dünyamız, şu ana kadarki bilgilerimize göre, üzerinde canlı hayatın devam edebileceği tek gezegendir.
Bugün için canlı hayatın var olduğu yerkürenin mevcut konumu ve yaşamın devamı için gerekli diğer şartların oluşması, kesinlikle bir tesadüf eseri değildir. Aksine Dünyamızın mevcut duruma gelmesi için, Yüce Yaratıcı tarafından çok ince, çok hassas bir ayar yapıldığını görüyoruz! Eğer Dünyamız Güneş sistemi içerisindeki bu günkü konumunun biraz ilerisinde veya biraz gerisinde bulunsaydı, o zaman mavi küre üzerinde, yaşam mümkün olmazdı!

İNSANIN YARATILIŞI DA, EVRENİN YARATILIŞI GİBİ, BİR SÜRECE BAĞLI OLARAK GERÇEKLEŞMİŞTİR. GERÇEKLEŞMEYE DE, DEVAM ETMEKTEDİR!

Görüldüğü gibi, yukarıda, Yüce yaratıcının “كُنْ -Kün” yani “ Ol ” emri doğrultusunda, “فَيَكُونُ –Fe Yekûnü” yani olma sürecine giren Evrenin yaratılması ile ilgili bazı bilgiler verdik. Bu bilgilerin devamı olarak ta o Evrenin birer parçası olan Samanyolu galaksisi ve bu galaksinin bir parçası olan bizim güneş sistemimiz ve o Güneş sisteminin bir parçası olarak yaratılan Dünyamızın yaratılış süreci ile alâkalı bazı bilgileri de ilave etmiştik. Şimdi de, isterseniz, insanın yaratılışı ile ilgili bölüme geçelim! İnsanın yaratılışı konusuna girmeden önce kesinlikle bilmemiz gereken bir hususu sizinle paylaşmak istiyorum! Sizlerle paylaşmak istediğim bu konu: Yüce Yaratıcının Mümin suresinde beyan ettiğine göre “Göklerin ve yeryuvarlağının yaratılması, insanın yaratılmasından daha büyüktür! İnsanların çoğu anlamasa da, durum budur! (krş. /4057.)” şeklindeki beyanı İlâhîsidir.
Bu kısa değerlendirmeden sonra şimdi gelelim Yüce yaratıcının “كُنْ -Kün” yani “ Ol ” emri doğrultusunda, “فَيَكُونُ –Fe Yekûnü” yani olma sürecine giren insanoğlunun yaratılması sürecine. Biz insanın yaratılması ile ilgili olan bu süreci, üç bölüm halinde ele alacağız. Bunlar. A= İnsanın elementer yaratılma süreci. B= İnsanın biyolojik yaratılış süreci. C= İnsanın embriyolojik yaratılış sürecidir.
A= İNSANIN ELEMENTER YARATILMA SÜRECİ: 
Bu bölüme girmeden önce, şu durumu iyi bilmemizin yaralı olacağını düşünüyorum! Yalnız âdem değil, bütün insanoğlu topraktan yaratılmıştır. “Toprak” insanoğlunun kendisinden yaratılmış olduğu unsurların oluşturulmasını sağlayan, çok uzun bir yaratma zincirinin halkalarını içerisinde toplayan, ana hammaddedir! Kurân’da insanın elementer yaratılış süreci ilgili olarak geçen âyetlerdeki “Toprak, Çamur, Mayalanmış çamur, Kurutulmuş çamur, Pişirilmiş çamur” gibi kavramların tümünde, insanoğlunun elementer yapısına atıf yapıldığını görüyoruz! (krş. 6/2. 22/5. 15/26. 55/14. 15/28. 23/12. 37/11. 51/33. ….) Kurân’daki tüm bu âyetlerde, insanoğlunun topraktan yaratılması ile ilgili olarak Rabbimizin, insanın elementer yapısının, yanı sıra, Onun biyolojik gelişim sürecinde ihtiyaç duyacağı besin türlerinin tümünün kaynağının toprak olduğuna işaret etmiş olduğunu düşünüyorum! Allah’u, âlem. 
İnsanın elementer yapısının temel hammaddesi olan ölü toprak, Kurân’a göre Allah’ın bir âyetidir! (krş. 36/33.) Yüce Yaratıcı her şey gibi toprağı da bir yasaya bağlamıştır.(krş. 50/4.) Toprağın sene içerisindeki mevsimsel döngüsü hayatı ve ölümü, Dünya ve âhiret hayatını hatırlatır! (krş. 57/20.) Aslında insanın hammaddesini teşkil eden toprağın da bir anası vardır. Her şey gibi toprağın da anası, yani hammaddesi enerjidir, ateş dir. 
Allah’ın en büyük mucizesi olan, hayat dediğimiz şey, sönmüş bir kürenin küllerinden su içinde doğmuştur. Bu durum Kurân tarafından da tescillenmiştir. (krş. 21/30.) Yine Kurân’ın muhtelif yerlerinde insanoğlunun ana hammaddesi olan toprağın değişik şekillerine atıf yapılması, bilim adamları tarafından, insanın elementer yaratılış sürecindeki merhalelerine, tekâmülüne, yani evrimleşmesine, bir işaret olarak kabul edilmektedir!
B= İNSANIN BİYOLOJİK YARATILIŞ SÜRECİ.
“Her canlının sudan yaratıldığını” beyan eden Kur’an[6] aslında basitten karmaşığa ve karmaşıktan da mükemmele doğru bir olgunlaşma, bir tekâmül, yani evrimleşme sürecinin cereyan ettiğini söylemektedir! Sonunda canlılığın son halkası olan insanoğlunun yaratılma noktasına kadar, bu tekâmülün, yani evrim sürecinin devam ettiğine şahit olduk. Su içinde başlayan bu canlanma sürecinin tekâmül edip evrimleşerek şu merhalelerden geçmiş olduğu kabul edilmektedir:
a: Bitkiler ve mantarlar safhası.
 b: Protistler safhası. Mantarlar, bitkiler ve hayvanlar gibi diğer canlı âlemleri arasında köprü görevi de yapmakta olan bu varlıklar, bitki, mantar ve hayvanlar âlemine girmeyen değişik bir canlı gurubudur.
c: Bakteriler safhası. (Tek hücreli mikroorganizmalar olarak varlıklarını sürdüren bu canlılar; Suda, Toprakta, Balçıkta, Denizde, Karada, hattâ hayvan ve insanların iç organlarında bile yaşayabilirler! Örneğin normal bir insanın vücudundaki bakteri sayısı, hücre sayısının on katı kadardır. (yaklaşık 10 trilyon kadar)
d: Hayvanlar safhası. Bunları tekâmül, yani evrim sürecine göre, omurgasızlar, omurgalılar, memeliler ve primatlar olarak sıralayabiliriz.
e: İnsansılar şubesi, homo ve beşer türleri safhası. Nihayet son noktada Allah’ın bu beşer türlerinin içinden seçerek, ruh[7] (yani irade, akıl ve bilgi) üfleyip, insan seviyesine çıkartarak, halife tayin ettiği insan-Âdem, yani insanoğlu-Âdemoğlu safhası.
C= İNSANIN EMBRİYOLOJİK YARATILIŞ SÜRECİ:
İnsanoğlunun yaratılışındaki, tekâmülündeki, yani gelişip evrimleşmesindeki son nokta, O nun embriyolojik yaratılma sürecidir! Kurân birçok yerde, İnsanın embriyolojik yapısına yaratılışına atıfta bulunarak “Biz insanı bir damla döl suyundan, döllenmiş yumurtadan, yani embriyo’dan yarattık” buyurmaktadır. (krş. 22/5. 23/12. ..14. 39/6.) Sure ve âyet numaraları verilen bu âyetler dikkatlice incelendiği zaman görülecektir ki, hangi safhasında olursa olsun, insanın yaratılışı bir tekâmül yani evrim sürecine bağlı olarak gelişmiştir! İşin aslı budur! 
Bir taraftan tabiatın Kurân’ının âyetlerine âit olan bilimsel bilgiler, öbür taraftan da, Kurân’ın tabiatına âit olan Vahyî bilgilerin ışığı altında verilen bu kadar bilgiye rağmen! Sanki Allah cc. çömlekçilik yapıyormuş gibi, Âdem’in hamurunu yoğurup, sonrada ona kendi ruhundan ruh yani can üfürmesi ve şapkadan tavşan çıkar gibi, bir anda Âdemin pat diye canlanması, anlayışı nereden çıktı dersiniz? Kurân’ın hiçbir şekilde desteklemediği bu görüş, ne yazık ki, bugün İslam dünyasında da yaratılış teorisi olarak kabul görmektedir![8] Bunun gerekçesi ise dinin elden gitmemesi için, gösterilmesi gereken gayretin, böylece gösterilmiş olduğunun zannedilmiş olmasıdır!
Buram buram İsrailiyat kokan bu durumun, daha önce Hıristiyan inancına girdiği gibi,  Kurân’sız İslam anlayışına da, Kaâb el-Ahbar[9] ve Vehb b. Münebbih gibi bazı Yahudi kökenli, kişiler tarafından sokulmuş oldukları zannedilmektedir. Maalesef sonradan bu düşünceler, Kurân’ın yorum ve tefsirlerine kadar da girebilmiştir! Daha sonrasında ise bu görüşler, hadis derlemeleri içerisinde, sanki Allah Resulünün sözüymüş gibi, birileri tarafından piyasaya sürülmüştür! 
Siz tabiatın Kurân’ı ile Kurân’ın tabiatı tarafında desteklenen, tekâmül yani evrim, yani sünnetullah yasasından bahsettiğiniz zaman! Yukarıdaki Kur’an dışı kaynakların oluşturduğu bu sözde yaratılış teorisini savunmak için, az çok doğru yanlış bilgiye sahip olan birilerinin “Eyvah din elden gidiyor, Neuzübillah halkı dinden çıkartacaklar, Allah’ın kudreti elden gidiyor” diye bangır bangır bağırdığına şahit olabilirsiniz! Biraz daha cahil kesimin ise “Eyvah .. kişilerin kerâmeti elden gidiyor” diye telaşa kapıldıklarını görürsünüz! Aslında Allah’ın kudretini savunduklarını iddia eden bu insanlar; Şayet Allah’ı gerçekten tanımış olsalardı, O’ Allah’ın kendilerinin savunmasına ihtiyacı olmayacak kadar aşkın bir güce sahip olduğunu bilirlerdi! Çünkü “yaratılmış olan her varlık O’na muhtaç iken, O’ hiçbir varlığa muhtaç değildir”(krş.112/2.)
فَسُبْحَانَ الَّذِي بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ {83}
(Ey insanlar! Her şey ister istemez) O’nun adına O’na doğru hızla hareket ediyor! (Öyleyse sizde hemen onun adına ona doğru hareket ediniz) nihayet (günü gelince) sizde O’na döndürüleceksiniz! Çünkü tüm mevcudatın hükümranlığını elinde bulunduran sadece O’ dur! 36/ 82. 83.
 “سُبْحَانَ – Sübhâne” Güzel Türkçemizde de kullandığımız bu kelime aslında Arapçadır. Kelimenin kökü/mâzîsi, “Se be ha” kelimesidir. Bu kelimenin lügatlerde: Süratle hareket etmek, Belirli bir hedefe doğru koşmak, Devamlı aktif halde olmak, Mesâî yapmak koşuşturmak, Suda ve hava da yüzmek ve uçmak gibi manalara gelmekte olduğunu gördük. Yine bu kelimenin türevlerinin, Allah’ı tesbîh etmek, yani Allah’ın emir ve tavsiyeleri doğrultusunda, Allah adına, O’na doğru hızla hareket etmek, gibi ıstılâhî manalarda da, kullanıldığını görüyoruz, kelime, ayrıca Mekke şehrinin hürmetini yansıtmak için kullanmak gibi, daha birçok manaya da gelmektedir. (Ahterî + Lisanul’Arap)
Siz eğer, Sübhane ve tesbih kelimelerinin kökü olarak kabul edilen bu “Se be ha”  kelimesinin başını sonuna, sonunu da başına geçirirseniz, o zaman karşınıza çıkacak kelime  “Ha be se” kelimesidir. O takdirde, kelimenin tam tersi olan bir manaya ulaşırsınız! Çünkü hızla hareket etmek manasına gelen “Se be ha”  kelimesinin tersine, “Ha be se” kelimesi, hapsetmek, hareketsiz bırakmak, statik yani pasif hale, durgun hale gelmek gibi bir manaya gelmektedir! İşte bu mülahazaların ışığı altında değerlendirdiğimiz için, biz âyet metnindeki bu “فَسُبْحَانَ –Fe Sübhâne” kelimesine, metin içindeki kalıp ve konumunu da hesaba katarak; “her şeyin isteyerek veya istemeyerek O’na doğru hızla yol almak zorunda olduğu, yüceler yücesi Allah” şeklinde mana vermeyi uygun bulduk! 
Bizim bu şekildeki bir mâna ve yorumu tercih etmemizin sebebi: Bu şekildeki bir yorumun, Kurân’ın birçok âyeti tarafından verilen İlâhî mesajlara uygun olduğu içindir! (krş. 13/13. 17/44. 24/41. 59/24. Nitekim aşağıdaki âyetlerde de, (36/37… 40. âyetler aralığı) görüyoruz ki, Allah’ın yarattığı her varlık gibi, Yüce yaratıcının koyduğu, tabiat kanunları çerçevesinde hareket eden, Güneşin ve Ay’ın da, Allah adına, yani O’na doğru O’nun emri doğrultusunda olan, hareketlerinden bahsedilmektedir! 
“مَلَكُوتُ – Melekût” Mülkündendir, O’na âittir, Memleketin, “örneğin, Irak’ın tüm varlıklarının tasarruf ve yönetme gücü, yani hükümranlığı” … şahsın elindedir, demektir. (Ahterî+Lisanul’Arap). Bu kelimeye bugünkü Türkçemizde verebileceğimiz karşılıklardan biri, belki de en uygun karşılığı olarak  “İnşa edilip, meydana getirilen, bir işletmenin, ayakta kalıp faydalı olabilmesi için o işyerinin-fabrikanın, işleticisi olan kişinin elindeki yetki ve sorumluluğunu” makro plandaki,“مَلَكُوتُ – Melekût”  kavramının, mikro ölçekteki bir örneği olarak gösterebiliriz!
Şimdi bu “مَلَكُوتُ – Melekût” Kelimesinin, Yasin suresinin son âyetinin yanı sıra, Kurân’da kullanıldığı diğer bazı yerlerden örneklere de bir göz atalım! “İşte böylece, Biz İbrahim’e göklerin ve yerin hükümranlığı hakkında bir bakış açısı kazandırdık… (bkz. 6/75.) “Onlar, göklerin ve yeryuvarlağının, mutlak otorite ve hâkimiyetinin, Yüce yaratıcıya âit olduğunu görmezler mi?..(krş. 7/185.)  “Deki: yaratılmış olan her şeyin hükümranlığı ve otoritesi kime âittir?... Allah’a âittir diyecekler. .. (krş. 23/88. ve 89.) 
Bizim tüm bu gayret ve çalışmalarımızın bir tek hedefi vardır: Yüce Yaratıcının insanlığa hidayet rehberi olarak indirdiği ve O’nun koruması altında bulunan, Vahyin en son ve en mükemmel örneği olan Kurân’ın, isteyen insanlarla, tekrar hayata yön veren bir hayat kitabı olarak yaşaması içindir. Eğer Vahyin en son ve en mükemmel örneği olan, Allah’ın kitabı bu Kurân’la verilen ve insanlık için hayat kaynağı olan mesajları almak istiyorsak, içerişsinde bulunduğumuz şu günler, bizim için belki de son bir fırsat olabilir! Bunun için,  Mushaf’ı, yani Kurân’ı, önümüze aldığımızda, kafamızdaki tüm sabit fikirlerden, meselâ, “Kurân anlaşılması zor hatta imkânsız bir kitaptır” O’ ancak ölülerin ardından savap kastı ile okunabilir gibi, her türlü önyargı ve vesveseden kurtularak, O’nu anlama kastı ile okumaya başlayalım!
Ey benim şeker kardeşim, sen ne zaman Kurân’ı anlamak için, bir zaman harcadın, bir emek sarf ettin de, Yüce Yaratıcı senin bu emeğini boşa çıkardı? Sen Rabbinle Konuşmak istedin de O’ senin için ne zaman kapıları kapattı? Ve bu konudaki son söz “Elbette ki Allah en doğrusunu bilir” sözüdür.
Canım kardeşim! Bizim Kurân hakkında yaptığımız bu yorumlar, elbette ki Kurân’ın kendisi değildir. Bilakis bu yazdıklarımız, sadece bizim Kurân âyetlerine dayanarak yapmaya çalıştığımız, kendi yorumlarımızdır! Bu zaviyeden bakınca, Bizim yapmaya çalıştığımız şey: Anlayabildiğimiz kadarı ile Vahyin içerdiği İlâhî mesajları, siz değerli kardeşlerimle paylaşmak için göstermeye çalıştığımız çabalardan ibarettir! İşin doğrusunu ise ancak Rabbim bilir! Yukarıdan beri ifade etmeye çalıştığımız bu yorumlardan Kurân’ın mezar taşlarının altında nefes almadan yatan ölüler için değil de, hâlâ nefes almaya devam eden biz diriler için indirilmiş olduğunu umarım anlamış olduk! Birde bu Kurân’ın, istismar edilip geçim vasıtası ve siyasi rant aracı olarak kullanılamayacağını da öğrenmiş olduk! Umarım bunlar hatırımızdan çıkmaz! 
Ama bunun için ısrarlı bir şekilde Kurân’ı anlama kastı ile okumaya devam etmeliyiz! O zaman Allah bize bunu kolaylaştıracaktır göreceksiniz! Yeter ki Mushaf’ı, okumak için önümüze aldığımızda, kafamızdaki tüm sabit fikirlerden, meselâ, “Kurân anlaşılması zor, hatta imkânsız bir kitaptır. O’ ancak ölülerin ardından savap kastı ile okunabilir” gibi, yanlış önyargı ve vesveselerden kurtularak, O’nu anlama kastı ile okumaya başlayalım! Ey benim şeker kardeşim, sen ne zaman Kurân’ı anlamak için, bir zaman harcadın, bir emek sarf ettin de, Yüce Yaratıcı senin bu emeğini boşa çıkardı? Sen Rabbinle Konuşmak istedin de O’ senin için ne zaman kapıları kapattı? 
Bütün bu yorumlar, bizim vahyin gör dediği yerden bakmaya çalışıp da görüp elde edebildiğimizi düşünüp tespit edebildiğimizi zannettiğimiz yorumlarımızdır. Çünkü toplumda her insanın değerlendirme yapmak için bulunduğu pozisyon, onun değerlendirme sonuçları üzerindeki en etkili olgulardan biridir. Yani göreceğiniz şey, büyük ölçüde baktığınız yere, birde görmek istediğiniz şeye bağlıdır! Çünkü Yüce Yaratıcı “kişinin özgür tercihi ile seçip istediği şeyleri, kendisi için kolaylaştırırız!” buyuruyor. (krş. 92/7. 11.). Ve bir kere daha diyoruz ki, her konuda olduğu gibi, bu konuda da söylenecek son söz, “Elbette ki Allah en doğrusunu bilir” sözüdür. 

Şayet sürçü kalem etti isek, önce Rabbim’in af ve mağfiretini umarım. Sonra da siz değerli okuyucularımın hoşgörü, bağışlama ve ikazlarınızı esirgememenizi rica ederim! Şu anda halen dünya kendi etrafında dönmeye devam ediyorsa, bu durumun Kurân’ı anlamamız için hâlâ bir fırsat ve hattâ belki de, son fırsat olabileceğini lütfen unutmayalım!

(Yaklaşık altı aydır tefsir ve yorumunu yapmaya çalıştığımız Yâsîn suresi ve düşündürdükleri! Burada sona erdi. Gelecek yazılarımızda Kurân’ın Rûm suresinin tefsir ve yorumunda buluşmak üzere hoşça kalınız.)
                  Yaşar GÜLAÇTI. 26. Mart. 2016.  Hartlap köyü K.MARAŞ. yasargulacti@hotmail.com
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
[1] Âyetin başında geçen ve tahsis ifade eden “İnnemâ” edatı ile Allah’ın şeeninin yani işinin-fiilinin kastedildiğini görüyoruz! Burada öne çıkan Allah’ın şeen’i işi, fiili ise, O’nun eşsiz ve benzersiz yaratmasıdır!
[2] Bilgi ve denetleme için lütfen bkz. 2/117. 3/47. 59. 6/73. 16/40. 19/35. 25/7. 36/82. ve 40/68.
[3] Aslında O’ Yüce Yaratıcı, koyduğu o yasaların mahkûmu değil hâkimidir. Yani eğer isterse O’ koyduğu bu yasaları, bir üst yasa ile değiştirme veya yok sayma gücüne de sahiptir.  Ama Kurân’dan anladığımıza göre, Yüce Rabbimiz bunu yapmamıştır. (krş. 3/9. 13/31. 30/6.)
[4] Varlıkların yaratılmasından bu yana geriye doğru, üzerlerinden geçtiği zaman dilimini, hesaplamak için, bugün karbon 14’ yöntemi denilen bir metot uygulanmaktadır. Bu metot şöyle uygulanmaktadır. Bitkiler karbondioksiti şekere çevirirken güneş enerjisi kullanarak fotosentez yoluyla enerji üretirler. Bitkiler bunu yaparlarken, doğal olarak meydana çıkan karbon 14’ maddesinin bir miktarını birleştirirler. Bitki öldükten sonra, bir yandan çürüyüp yok olurken, öbür yandan da radyoaktif bozunma nedeniyle, karbon 14’ miktarı da azalır. Azalan bu miktar, ortamdaki olağan karbon miktarı ile karşılaştırılır! Aradaki fark üzerinden, geçen zaman miktarı hesaplanır. Böylelikle geriye doğru bir tarihlendirme yapılır! 
[5] Bkz. 2/177. 3/47. 59. 6/73. 16/40. 19/35. 36/82. 39/66. ve 40/68.
[6] (Krş. 21/30.)
[7] Kurân’da geçen Âdem’e ruh üflenmesi, konusu yanlış anlaşılan konulardan bir tanesidir. Konunun doğru anlaşılması için iki noktanın iyi bilinmesi çok önemlidir! Bu noktalardan birincisi: Kurân’ın muhtelif yerlerinde geçen “Âdem” kelimesi ile neyin kastedildiğidir? Kurân’da geçen “Âdem”  kelimesi ile bazı yerlerde tekil olarak âdem as. kastedilmiş ise de, çok daha fazla yerlerde, “Âdem” kelimesi ile insanoğlu, insan nesli kastedilmiştir! İkinci nokta ise Kurân’da geçen “Ruh” kelimesi ile neyin kastedildiğidir? Kurân’da geçen “Ruh” kelimesi ile hiçbir zaman için bizim bildiğimiz “Can” kastedilmemiştir. Kurân da “Ruh” kelimesi 21 kez geçmiş ve beş ayrı mana da kullanılmıştır. Bunlardan bazıları şunlardır: a- Vahiy. (bkz. Nahl 2, Mümin 15, Şûrâ 52.) b- Vahiy meleği manasında kullanılmıştır. (bkz. Nisa171, Meryem 17, Şuara 193) c- İlahi destek anlamında kullanılmıştır. (bkz. Bakara 253. Mâide 110. …) d- Üflenince, beşer denen varlığı insan, halife-Âdem yani adam etme manasında kullanılmıştır. (krş. Secde 9, Hıcr 29, Sâd 72) e- Kan döküp, fesat çıkartıp duran, beşer denilen varlığı insan ve halife düzeyine çıkartan, İrade, Akıl ve ilim manasında kullanılmıştır. (krş. Bakara 30. 31.) Ayrıca bu son şık olan e şıkkındaki, irade ve akıl ifadelerini, destekleyen, Ahzab 72.’ye bakılabilir!
[8] Bizim kuşak yıllarca, evrim teorisinin karşısında, yaratılış teorisini, dolayısı ile de dini savunmak için kitap ve risaleler, film ve sîdîler yolu ile hep bu yaratılış teorisi olarak isimlendirilen, şapkadan tavşan çıkartma edebiyatı ile uğraştık durduk. Sonra birde baktık ki, şimdilerde kedicikleri ile lüx köşkünde hoş vakitler geçiren birinin, takma adla yayınladığı, tüm bu bilgiler, Hıristiyan Katolik kilisesinin ortaçağdaki, görüşlerinin bire bir tercümesinden başka bir şey değilmiş! İşin acı tarafı ise Kurân’la çek etmeden, bu bilgilerin İslam’ın görüşü olarak dini çevrelerde ve geniş halk yığınları arasında kabul görmesidir! Hâlbûki bugün Vatikan Katolik kilisesinin bile bu fikirlerden, çoktan vazgeçmiş olduğunu biliyoruz!
[9] Bu kişiler Medine ve çevresinde yaşayan Yahudi kabileleri içinde, kendilerine “Rabbî veya Ahbar” denilen Yahudi âlimleridir. Bunlar İslama girerken, eski Yahudi akaidine âit olan birtakım inançlarını da maalesef İslam’ın içine taşımışlardır!


Yazarın Diğer Yazıları