N E V Â 38.IV.

اَعُوذُ بِاللّهِ مِنَ الِّشَيْطا نِ الرَّجٖيمِ   بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖبم

N E V Â 38.IV.
(TEĞÂBÜN  SÛRESİ DEVÂM)
EŞLERLE VE EVLATLARLA, İMTİHAN!


يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنَّ مِنْ أَزْوَاجِكُمْ وَأَوْلَادِكُمْ عَدُوّاً لَّكُمْ فَاحْذَرُوهُمْ وَإِن تَعْفُوا وَتَصْفَحُوا وَتَغْفِرُوا فَإِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ {14}
Ey (Allah’a karşı)Dilleri ile îman ikrarında bulunanlar. Muhakkak ki, Eşlerinizden ve çocuklarınızdan bazıları, sizin için düşman olabilirler! (bu durumda) onlara karşı dikkatli olmakla berâber; Eğer afv’edip hoş görerek bağışlayıcı olursanız, o takdirde (biliniz ki) Allah, kesinlikle eşsiz bir bağış ve merhamet kaynağıdır. 64/14.

Bu âyetle Rabb’ımız sorumluluk makamında olanların nasıl hareket etmeleri gerektiği konusunda, son derce eğitici prensipler vâzetmektedir. Örneğin bir âile reîsi olarak eşlerimize ve çocuklarımıza karşı ödev ve sorumluluklarımızın sınırlarını hatırlatarak, onlarla ilgili hem kaygılarımızın hemde ümitlerimizin olmasının normal olduğunu ifâde ediyor. Ve bu ümit ve kaygı arasındaki dengenin de korunmasını istiyor.

Rabb’ımızın bu âyetle, aslında şu mesajı verdiğini düşünüyorum!  Ey, âile reisleri ve âilelerin velîleri! Ben sizin Rabb’ınız ve velîniz olarak, sizlere nasıl doğru yolu gösteren vahyi ve o vahyi tebliğ edip sizlere güzel örnek olacak Peygamberleri gönderdi’isem; Sizlerde velîsi bulunduğunuz eş ve çocuklarınıza doğruyu gösterip iyi örnek olunuz.

Ve devamla, âyetin sonunda Rabb’ımızın “  فَإِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ- Fe İnnallâhe Ğafûrun Rahîm” (biliniz ki) Allah, kesinlikle, eşsiz bir bağış ve merhamet kaynağıdır. Buyurmasının sebebine gelince; Ey İnsanlar! Ben sizin Yaratıcınız, Rabb’ınız ve Velîniz olarak hata yapmamanız için sizleri uyardığım gibi, hata yaptığınız zaman da bütün Azametime rağmen sizlerden hemen ümîdi kesip cezalandırmıyorum! Bilakis, “Eşsiz bağış ve merhametimle”  tevbe edip bana yönelenleri afv’ediyorum. 

Binâen aleyh sizlerde velîsi bulunduğunuz eş ve çocuklarınıza hep doğru olanı gösteriniz. Şâyet onlar hata yapıp serkeşlik yaparlarsa ve hattâ sizlere (düşmanca tavırlar sergileseler dahi) hem onlara karşı dikkatli olunuz. Hem de onlardan ümit keserek hemen cezalandırma yoluna gitmeyiniz. Tekrar size yönelirlerse, Allah’ın sizi afv’ettiği gibi sizlerde onları bağışlayınız! Umulur ki onlar da sizin bu engin bağış ve hoşgörünüz sayesinde doğruya yöneleceklerdir. 

إِنَّمَا أَمْوَالُكُمْ وَأَوْلَادُكُمْ فِتْنَةٌ وَاللَّهُ عِندَهُ أَجْرٌ عَظِيمٌ {15}
(Aslında) Sizin mallarınız ve çocuklarınız (Emvâl ve Evlâdınız) muhakkak ki birer imtihan aracıdırlar. En muhteşem ödül ise Allah’ın katındadır. 64/15.

Yaşadığımız bu dünyanın bir imtihan salonu (yeri) insan hayatının tümünün de, imtihan süresinden ibâret olduğunu hiçbir zaman aklımızdan çıkartmamalıyız. Fakat bu imtihanın soruları her zaman her yerde herkes için aynı olmayabilir. Bâzen insanın malı bâzen canı (sağlığı) bâzen görevi (koltuğu) bâzen de eşi ve çocukları, bu imtihanın konusu, sorusu, nesnesi olabiliyor. İşte yukarıya kaydettiğimiz; 64/14 ve 15. Âyetler, eşler ve evlatların imtihan konusu olabileceğini haber vermektedir.

فِتْنَةٌ – Fitnetün”  Fitne! Bizim âyette imtihan mânası verdiğimiz, bu kelimenin Masdarı- kökü, Türkçede de kullanılan “الْفِتْنَةُ -El Fitneh” çoğulu “فِتَن -Fiten” dir. Kelimenin kök-Lügat mânasına gelince; Yakmak, Azdırmak, Denenmek, İmtihan, Bir biri ardınca mihnete ve şiddete uğramak, Kuyumcu veya Mâden eriticisinin her hangi bir madenin cevherini cürufundan ayırmak için, Pota-Fotanın içine atıp ısıtması (Ramatlaması) ve yakarak eritmek, gibi mânalara geliyor. bkz. Ahterî ve Elmüncid. Bu konunun daha iyi anlaşılması için, lütfen “ N E V Â, 30. İmtihan yâ da deneme sınavı adlı yazımıza bir göz atınız!
Bu âyetteki konumuna göre biz bu “فِتْنَةٌ – Fitnetün”  kelimesine imtihan mânası vermeyi uygun bulduk! Bazen insan eşi veyâ evlâdı ile imtihan edildiğini unutur da, bunlar neden benim başıma geldi, yâ da “neden ben? Yâ Rabbim” der. Hâlbûki bu konularda Kurân birçok örneği gözlerimizin önüne sermiştir. Meselâ, eşi ve evlatları ile imtihan edilenler,  Hz. Nuh, as. Hz. Lût, as. Hz. İbrâhim, Hz. Yâkup ve Hz. Eyyûb as. ların, kıssalarının anlatıldığı, Kurân’da ki, hayat hikâyelerine bir göz atsınlar!
                                              TAKVÂ VE İNFAK, ARASINDAKİ İLİŞKİ!
فَاتَّقُوا اللَّهَ مَا اسْتَطَعْتُمْ وَاسْمَعُوا وَأَطِيعُوا وَأَنفِقُوا خَيْراً لِّأَنفُسِكُمْ وَمَن يُوقَ شُحَّ نَفْسِهِ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ {16}
Öyle ise gücünüzün yettiği kadar Allah’a karşı sorumluluk bilinci ile hareket ediniz! (O’nu) dinleyiniz ve (O’na) itâat ediniz. Kendi iyiliğiniz için karşılıksız harcamada bulununuz. (İçinizden) kim ki (karşılıksız harcama yaparak) nefsinin ihtiraslarından-cimriliğinden, sorumluluk bilinci ile korunursa, işte onlar gerçekten kurtulanlardır! 64/16.

Kurân’ın birçok kere beyan ettiği gibi(örnek olarak bkz. Beled sûresi, 90/11…17. Âyetler)  İnfak-karşılıksız vermek, bizim “sorumluluk duygu ve bilinci” olarak, ifâde ettiğimiz, takvâ’nın alt yapısını-zeminini, oluşturmaktadır. Takvâ ise, (Bakara, 2/2.)de beyan edildiği gibi, îman’ın (Lâfzen Hidâyet’in) zeminini hazırlamaktadır. Dolayısı ile takvâ ile infak arasında çok sıkı bir ilişkinin olduğunu görüyoruz! İşte bu 64/16. Âyette de bu konunun biraz farklı bir üslupla da olsa, gündemimize geldiğini düşünüyorum!

اسْتَطَعْتُمْ – İstetağtüm” Gücünüzün yettiği kadar. Az yukarıda kaydettiğimiz farklı üsluptan kastımız işte bu âyette geçen. “اسْتَطَعْتُمْ – İstetağtüm” Gücünüzün yettiği kadar” İlâvesidir. Bu ilâve ile beraber, âyetten şu mesajı alabiliyoruz; İnsandan istenen (Takvâ) sorumluluk bilinci, mutlak olmayıp bilâkis insanın irâde gücünün orantısı ile sınırlıdır. Eğer takvâ konusunda, durum böyle ise, Takvânın alt yapısını oluşturan infak konusunda da durum yine aynı, demektir.

شُحَّ – Şuhha” Cimrilik, bahillik. Bu kelime bu âyetteki konumuna göre; İnsan nefsinin, ihtiras ve cimriliğine vurgu yapmaktadır. Yukarıda takvâ konusunda dile getirilen, “اسْتَطَعْتُمْ – İstetağtüm” Gücünüzün yettiği kadar” kaydını atıf yolu ile âyetin “İnfak” bölümü olan bu ikinci bölümüne de uygularsak; O zaman İnsanın nefsinin ihtiraslarından kurtulup infakta bulunmasının da kişinin irâde gücünün orantısı ile sınırlı olduğunu görürüz. 

Buradan şöyle bir yoruma ulaşabileceğimizi de düşünüyorum! İnsanın infak ve dolayısı ile Takvâ’ya ulaşma gücünü elde edebilmesi için nefsinin cimrilik ve ihtirasından korunmuş olması lâzımdır. Gücü nispetinde, nefsinin cimrilik ve ihtirasından korunarak karşılıksız vermeyi (İnfak’ı) başaran insan, sorumluluk duygu ve bilincinde belli bir merhaleyi kat’eden insan demektir. İşte böyle bir insanın, bundan sonraki hedefi “Kard’ı –Hasen” Güzel bir borç’ olmalıdır. Yanlış anlaşılmasın, borç almak değil, borç vermek, hemde Allah’a. İşte bundan sonraki âyet, tamda bu konuyu beyan etmektedir. Şöyle buyuruyor Rabb’ımız:
 
إِن تُقْرِضُوا اللَّهَ قَرْضاً حَسَناً يُضَاعِفْهُ لَكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْ وَاللَّهُ شَكُورٌ حَلِيمٌ {17}
(Ey bu Vahyin-Kurân’ın muhâtapları) Eğer siz Allah’ın muhtaç kullarına (Lâfzen Allah’a) güzel bir borç verirseniz (biliniz ki, bu verdikleriniz) katlanarak size döndürülecektir. Ve (üstelik bundan ötürü) O’ sizi afv’da edecektir. Çünkü Allah şükrün karşılığını cömertçe verdiği halde (Şükürsüzlüğü-nankörlüğü, cezalandırma konusun da) acele etmeyendir. (Lâfzen O’ Halîmdir. 64/17.  

Allah’a güzel bir borç vermek, âyetin başındaki bu ifâde de borç olarak gelen kelimenin Orijinali’nin-Arapçasının aslı, masdarı. قَرْض – Kard” kelimesidir. Bu kelimenin Lügat-kök mânasına gelirsek; Kesmek, Şiir okumak, Ödünç vermek, Ölmek, Toplanmak, Isırgan otu… Gibi daha birçok mânada kullanılmıştır. Bkz. Ahterî. Biz bu âyette ki konumuna göre, bu kelimeyi, Lâfzen “Allah’a, güzel bir borç vermek” olarak mânalandırdık.

Bir ismi de “الصَّمَد-Essamed” olan Allah’ın Kendisi hiçbir şeye muhtaç olmadığı halde, her mahlûk kendisine muhtaç olduğu için, hiçbir mahlûktan borç almaya da, ihtiyacı olmadığına göre, pekî bu âyeti nasıl anlamalıyız?  Elbette ki bu âyeti mecâzî mânada “Allah’ın muhtaç olan kullarına güzel bir borç verirseniz” şeklinde anlamak zorundayız. Âyette de görüldüğü gibi, sâdece borç vermekten değil “güzel bir borç vermekten” bahsediliyor. Güzel bir borç; Borç veren kişinin borç verdiği kişiden fâiz getirisi vesaire gibi bir karşılık beklentisinin olmadığı gibi, borçluyu minnet altında da bırakmayan bir yardımlaşma şeklinde olabilir. 

Günümüzdeki menfaate dayalı insan ilişkilerini düşününce, güzel bir borcun insanla insan arasında hiçbir beklentiyi çağrıştırmadan, sâdece karşılığı Allah’tan beklenen bir borç verme olduğu rahatlıkla anlaşılmaktadır. Pekî, bir insanın verdiği borcun bu vasıfta olup olmadığının tesbît’i mümkünmü? Elbette ki bunun tespitini yapacak bir cihaz elimizde mevcut değildir. Zâten bu konu kişi ile Allah arasındaki bir konu olduğu için, bunun tespitini yapacak olanda Allah’tır. İşte bunun için bundan sonraki âyet olan bu sûrenin son âyetin de Rabb’ımız şöyle buyuruyor:


عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ {18}
(Çünkü) O’ (Allah’ insanların) idrak alanlarının dışın da kalanları ve müşâhedeleri dâhilinde olanları da bilen(Tek Varlık) dir. O’ her hükmünde mutlak isâbet kaydeden, yegâne güç sâhibidir. 64/18.

Yanî insanların biri birilerine borç verirken karşı taraftan nasıl bir beklenti içinde olduklarını da bilir. Âyetten bu vurguyu çıkartmamızın sebebi; Bir önceki 64/17. Âyette güzel bir borç vermeyi tavsiye eden âyetten sonra gelmiş olmasıdır.


الْغَيْبِ – Elğayb” Güzel Türkçemizde de kullandığımız aslı Arapça olan bu kelime. Huzur’un hazır olmanın zıddı, demektir. Onun için biz meâlde, “insanların idrak alanlarının dışın da kalanlar” şeklinde mânalandırdık. Konunun bir yukarıdaki insanların yardım yaparkenki, niyetlerinin de kayıp kategorisine giriyor olması ile ilgili olduğunu düşünmekteyim!

Tüm bu kaydettiklerimiz bizim çeşitli kaynaklardan da istifâde ederek, bu gün için kendi imkânlarımız ölçüsünde elde etmeye çalıştığımız yorumlarımızdır. Umarım isâbetli olmuştur. Eğer bu yorumlar vesîlesi ile bir nebzede olsa, hak ve hakikat’in anlaşılması yolunda, bir muvaffakiyet ve şeref hâsıl oldu ise o şeref Hz. Kurân’a âittir. Şâyet bir hatâ varsa, o hatâ da tamâmen âcizane şahsıma âittir. Rabbimin engin bağış rahmet ve merhametinin tecellîsini umarım! Gelecek yazımızda bir başka Kurân sûresinden değişik konu veya konularla tekrar buluşma ümidi ile hoşça kalınız. 

                                                  Yaşar GÜLAÇTI. K.Maraş. yasargulacti@hotmail.com 



                                                



Yazarın Diğer Yazıları