N E V Â, 50.
N E V Â, 50.

RÛM (ROMA-BİZANS[2]) SURESİ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ!

Hemen bütün otoritelere göre, bu sure “Rûm” adını ikinci âyetindeki “Errûm” kelimesinden almıştır. Surenin ilk altı âyetinde, Rumların yeryüzünün en yakın yâhutta, en alçak yerinde, Perslerle yaptıkları savaşta yenildiklerinden bahsedilmektedir. Devamında ise mucizevî bir biçimde, yenilen Hıristiyan Rumların, tekrar Mecusi olan İranlılara karşı, birkaç yıl içerisinde yeniden galip geleceklerinden ve o gün müminlerin de sevineceklerinden bahsedilmektedir. Sure Mekkî surelerdendir. Surenin muhteviyatından Risâletin sekizinci yılı veya onu takip eden yıllarda inmiş olduğu anlaşılmaktadır![3]
Kurân’ın, dolayısı ile de, bu surenin indiği yedinci yüzyılda, dünyaya, en azından orta doğuya hâkim olmaya çalışan iki siyasi güç vardı. Arap yarımadasını ve onun kuzeydeki devamını oluşturan Anadolu’yu orta nokta olarak kabul edersek; Bu iki siyasi gücün, doğuda Pers imparatorluğu, batıda ise Roma-Bizans imparatorluğu olduğunu görürüz! Aynı zamanda devamlı olarak biri birileri ile sürtüşme halinde olan bu iki süper güç, zaman zaman biri birilerinin topraklarına saldırarak kendi aralarında sık sık savaşırlardı! 
Buna karşılık, o güne kadar ciddi bir devlet kurup tarih sahnesinde fazla varlık gösteremeyen Araplar, iki tarafı da idare etmeye çalışan siyaseten etkisiz bir konumda idiler. Fakat konumları itibariyle, ticari yönden oldukça etkili bir durumda idiler. Çünkü baharat yolu da denilen güzergâh, Arapların yaşadığı bölgenin tamda merkezinden geçiyordu; Bu duruma eskiden beri İbrahim’i dinlerin merkezi olarak kabul edilen Mekke şehrinin sağladığı bir takım dini avantajları da ekleyince, bu durum çölün ortasında maddi refahın yüksek olduğu bir topluluğun meydana çıkmasına sebep olmuştu!
Surenin indiği dönemde, o günün dünyasının iki süper gücünden biri olan Roma-Bizans güçlerinin başında, Heraklius vardı. Diğer süper güç olan Pers imparatorluğu güçlerinin başında da, I. Hüsrev bulunmaktaydı. Yüzyıllardır biri birilerinin nüfuz alanına göz diken bu iki süper güç, bir türlü biri birilerine üstünlük sağlayamıyorlardı! Bu surenin indiği dönemde, Pers imparatorluğu güçleri, bir süreden beri Bizans’ın içerisinde bulunduğu karışıklıklardan istifade etmek için bu ülkeye karşı büyük bir saldırı başlatmışlardı. M. 613 yılında Suriye’yi, 614 de Filistin ve Kudüs’ü 615 yılında Mısır’ı ele geçiren Pers orduları, Anadolu’yu baştanbaşa geçerek doğu Roma’nın başkenti Kostantîniye’ yi de kuşatmışlardı! Böylece binlerce yıllık Romanın doğu kısmı olan Bizans Rum imparatorluğu, tarih sahnesinden silinme tehlikesi ile karşı karşıya kalmıştı!
Hattâ doğu Roma-Bizans imparatoru, Heraklius İstanbul’dan Kartaca’ ya kaçmanın yollarını aramaya bile başlamıştı! Pers İmparatoru, I. Hüsrev, Hıristiyan olan Bizans imparatoru Heraklius’u, aşağılamak için, Ondan ateşe secde etmesini bile talep etmişti! Oldukça aşağılanan mağrur Bizans, çok ağır şartlar altında bir barış antlaşmasını imzalamak zorunda kalmıştı. İşte tüm bu haberler Mekke’ye ulaşınca, Mekke de, çok ağır şartlar altında varlıklarını devam ettirmeye çalışan müminlerin, ehlikitap oldukları için, kendilerine yakın gördükleri, Rumların, ateşe tapan putperest İranlılara yenilmelerinden dolayı üzüldükleri! Buna mukabil Mekke müşriklerinin de, kendileri gibi putperest olan Mecusilerin galip gelmelerine sevindikleri rivayet edilir! 
Biz bu rivayeti yabana atmamakla beraber, bu sure ile özellikle 2. … 8. âyetleri ile yüzyıllardan beri devam eden batı yarımküreyi sömüren “Roma-Rum-Bizans” ile doğu yarımküreyi idaresi altında bulunduran “Mecusi-Pers” imparatorluğunun, nüfuz mücadelesine son verecek olan bir güce işaret edildiğini düşünüyoruz! Bizim anlayışımıza göre, bu âyetlerle, haşin Arap çöllerinden fışkırıp, önce bölgeyi, sonra da tüm dünyayı “Darus-selam” yani barış yurduna dönüştürecek olan yeni bir gücün çekirdek kadrosunu oluşturan, Allah Resulü ve arkadaşlarına Rabbimiz tarafından dünyanın bu bölgesinin hedef gösterilmiş olabileceğini düşünüyoruz! Bu şu demektir: Ey Allah’ın Resulü ve O’nun davasına ölümüne baş koyan, insanlar topluluğu! “İlk hedefiniz, yeryüzünün bu en yakın veya en alçak bölgesindeki, kirli menfaat savaşına son verip, bu bölgeyi bir huzur ve mutluluk yurdu haline getirmektir” Bu durumu tıpkı bizim tarihimizdeki “Ordular, İlk hedefiniz Akdeniz, ileri” komutu gibi düşünebiliriz!
Yüce Rabbimizden bu emri alan Allah Resulü ve O’nun değerli arkadaşları, bu emrin gereğini yerine getirmek için, ilk adımı hicretin ikinci yılında, Bedir’ de atmışlardır! Böylece surenin 4. âyetinde geçen “O günde müminler sevineceklerdir” müjdesi de gerçekleşmiş oldu! Müminlerin Bedir’de, Omurgasını Benî’Ümeyye’nin oluşturduğu, Kureyş müşrik ordusunu yendiği günlerde, 3. âyete geçen Kurân’ın verdiği“Onlar (yani Rumlar) bu mağlubiyetten birkaç yıl sonra, tekrar galip geleceklerdir” mucizevî haberi de gerçekleşmiş oldu! [4]
İşte bu surenin başlangıç bölümündeki ilk altı âyette bahsedilen ve surenin inmesine de sebep olan olayın arka planı böyleydi! Şimdi isterseniz, ellerimizde bulunan Mushaflardaki resmi sıralamaya göre, otuzuncu sırayı alıp 60 âyet olarak kaydedilen, bu mübarek surenin içeriğine, çok kısa bir göz atmaya çalışalım! Sure indiği dönem itibarı ile dünyayı nüfuzları altına almaya çalışan, doğu ve batı yarımkürelerdeki iki siyasi gücün iki farklı medeniyetin, menfaat çatışmalarının zirveye çıktığını beyan eden mucizevî haberlerle başlamaktadır. 1. ..8. âyetler.
Ardından nankörlük yapan toplumları, yeryuvarlağını dolaşıp, geçmişte kendileri gibi, hattâ kendilerinden çok daha güçlü olan toplumların akıbetlerini gözlemleyip, geçmişten ibret almaya davet eder! 9. …. 16. âyetler. Arkasından, gözlem yapıp ibret almayı becerebilen insanları, günün belirli zamanlarında, yani zamanın tamamında, Allah’ı tesbih etmeye, yani “devamlı olarak Allah adına, O’na doğru hızla hareket etmeye” davet eder. 17. ve 18. âyetler.
Bundan sonrasında ise, önce zî’hayat olan varlığın, yeniden hayat bulmasına dikkat çekilir, sonrasında ise varlığın çift kutuplu olarak yaratılmasının hikmetine değinilir. Daha sonra ise, göklerin ve yerkürenin, yaratılması, gece ile gündüzün biri birini takip etmesi, insan için korku ve ümidi içerisinde barındıran tabiat olaylarından ve kozmik evrendeki, insanı hayret içerisinde bırakan, dehşetengiz denge ve çekim kanunlarından bahseder. 19. … 27. âyetler. Daha sonrasında ise, Evrendeki İlâhî otoritenin tekliğini anlamamız için bize kendi sosyal çevremizden örnekler verilir. 28. … 32. âyetler.
Surenin 33. âyetten itibaren, insanın bir zaafına parmak bastığını görüyoruz! Nimet karşısında şımarıp, nimeti vereni tanımamak-şirk koşmak gibi! Buna rağmen insana tanınan belli bire süre! Devamında ise kişinin istek ve gayretine kayıtsız kalmayan Razzak’ı Kerîm’in, rızkı nasıl taksim ettiğine değinilmektedir. Devamında ise Kurân’ın Vahiy sürecinde, ilk defa faiz konusuna, şöyle kenarından bir dokunuverdiğine şahit oluyoruz! 33. .. 40. âyetler. Bundan sonra gelen âyetlerde ise; İnsanların kendi elleri ile yaptıkları yüzünden, karada ve denizde meydana gelen bozulmayı görmeleri için insanların yeryüzünde gezip dolaşmaları tavsiye edilir. Ki belki geri dönüşü mümkün olmayan o gün, henüz gelmeden önce, insanlar uydurulmuş bu sahte dinleri bırakarak Allah’ın indirilmiş olan gerçek dini ne dönerler! 41. .. 49. âyetler.
Surenin bundan sonraki âyetlerinde ise insanın ibret alması ümidi ile Allah evrendeki devridaim sürecine, insan hayatının dönüm noktalarına ve insanın buradan bakınca uzun bulduğu dünya hayatını, âhiret hayatından bakınca ne kadar kısa gördüğüne dikkat çekilir! Böylece, Hırsını aklının önüne geçirdiği için hak-hukuk tanımayan insanın, yeryüzünde çıkarttığı savaşlara atıf yaparak başlayan bu sûre, insanın kendi eli ile yaptıkları yüzünden, yaşanamaz hale gelen, mavi kürenin nasıl intihar edeceğini haber verdikten sonra, yeni bir yaşamın, yani tekrar ayağa kalkmanın nasıl başlayacağına değinerek sona ermektedir. 50. … 60. âyetler.
Şimdi bu Mübarek sureyi, âyet âyet, kelime kelime gözden geçirerek, kapasitemiz ve imkânlarımız nispetinde, içerdiği mesajları siz muhterem okuyucularımızla paylaşmaya çalışalım! 

KUR’AN, GELECEĞE DAİR, MUCİZEVÎ HABERLER VERİYOR!

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم
( Özünde Rahman fiilinde Rahîm olan Allah adına, Allah’ın ismi ile.)
الم {1}
Elif, Lâm, Mîm. 30/1.

Bir kısım surelerin başlarında bazen tek harf, bazen de bu surede olduğu gibi, birkaç harften oluşan, bu kesik harfler, bir âyetin bölümü olabileceği gibi, burada olduğu gibi, bazen başlı başına müstakil bir âyet’ de, olabilmektedirler. Bu harflerin manalarına gelince; Müfessirlerimizin (Hurûf’u, mukattaât-kesik harfler) olarak isimlendirdikleri bu harflerin manaları konusunda çok farklı görüşlere sahip olduklarını görüyoruz! (bkz. çeşitli tefsir kitapları)
Biz bu konudaki farklı yorumların teferruatına fazla girmeden, konu ile ilgili kendi yorumumuzu kısaca şöyle bir dile getirip geçeceğiz: Bir defa şunu hiç aklımızdan çıkartmayalım ki, karşısındaki muhataba, bir mesaj vermek için ağzını açan her varlık, muhâtabı tarafından mutlaka anlaşılmak ister.

Buradan hareket edersek, vahyin muhâtabı olan bizler için Yüce Allah’ın inzal buyurduğu Kurân’ın içerisinde, anlaşılması mümkün olmayan veya mesaj taşımayan, herhangi bir kelime veya bir harfin bulunması düşünülemez!
Eğer bu güne kadar, belki de konunun ehli olmadığı için, bu harflerin verdiği mesajlar alınamamışsa bile, bir gün onun ehli gelir ve bu mesajları insanlığa açıklar. Çünkü Kurân Dünyanın sonuna kadar insanlığın ihtiyaç duyacağı tüm tavsiye, öneri ve mesajları bünyesinde barındıran, hem Allah’ın kelâmı olan elimizdeki tek kaynak ve hem de Peygamberimize verilen en büyük mûcizedir.

Burada şöyle bir suâlin akla gelmesi mümkündür! Allah’ın elçisi olan ve kendisine indirilen Vahyin hem tebliğcisi, hem de bilfiil O Kurân’ı kendisi için ahlâk ve yaşam rehberi olarak kabul eden Peygamber as. (kesik harflerden oluşan) bu âyetleri sahâbe’i kirâma, acaba açıklamamışmı idi? Muhakkak ki açıklamıştı! Fakat bu açıklamalar, sahâbenin o günkü şartlarda ihtiyaç duyacakları bilgiler ve anlama kapasiteleri ile sınırlı olma ihtimali bir yana, ayrıca bu açıklamalar çeşitli sebeplerden bize kadar ulaşamamış da olabilir! Esâsen o günün şartlarında yaşayan insanlarla bu gün ve gelecekte yaşayacak olan insanların ihtiyaç duyacakları bilgilerin farklı olabileceğini hepimiz biliriz!

Bu konuda dikkate alınması gereken bir durum daha var. Şöyle ki, herhangi bir olguyu durumu açıklayıp o konuda bilgi vermek isteyen insanın kapasitesi elbette ki önemlidir! Ama en az onun kadar önemli olan bir durum daha vardır ki; O da, bilgi sunup açıklama yapan insanın muhatapları olan sâhadaki diğer insanların, o andaki ihtiyaçları, anlama kapasiteleri ve bu konuda gösterecekleri arzu ve gayretleridir. Bunlar bizim yorumlarımızdır. Ama her şeye rağmen Allah neyi murat etti ise en doğrusunu elbette ki kendisi bilir, diyoruz ve sizleri, geleceğe dair mucizevî haberler veren, Rûm suresinin ilk paragrafı ile baş başa bırakıyoruz! Şöyle buyuruyor Yüce Yaratıcı: 

 غُلِبَتِ الرُّومُ {2} فِي أَدْنَى الْأَرْضِ وَهُم مِّن بَعْدِ غَلَبِهِمْ سَيَغْلِبُونَ {3} فِي بِضْعِ سِنِينَ لِلَّهِ الْأَمْرُ مِن قَبْلُ وَمِن بَعْدُ وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ {4} بِنَصْرِ اللَّهِ يَنصُرُ مَن يَشَاءُ وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ {5} وَعْدَ اللَّهِ لَا يُخْلِفُ اللَّهُ وَعْدَهُ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ{6}
Rumlar (Roma-Bizanslılar) Yeryüzünün en alçak bölgesi (veya sınıra en yakın yerde) yenildiler. Fakat bu mağlubiyetten sonra onlar yakın zamanda tekrar galip geleceklerdir! 

Çünkü bundan önce olduğu gibi, bundan sonra da, (Evrende cereyan eden iş ve oluşumlarla ilgili olarak) kesin karar verme yetki ve tasarruf’u sadece, Allah’a âit olacaktır! Bundan dolayı birkaç yıl (yani üçle-on yıl) içinde, Evrendeki mutlak otoritenin tek sahibi ve merhametin de kaynağı olan, Allah’ın yardımı ile (Rumlar yani Roma-Bizanslılar) tekrar galip geleceklerdir. Zîrâ Allah dilediğine, (yani isteyip hak edene) yardım eder! Nihayet o günde inananlar da sevinmiş olacaklardır! 

İnsanların çoğunluğu bilip takdir etmese de, (geleceğe dair) verilen bu söz, kesinlikle sözünden dönmeyen Yüce Allah’ın bir sözüdür! 30/2. 3. 4. 5. 6.

“أَدْنَى – Ednâ ” Arapça olan bu kelime; Sırtı yumru adam, Köksüz hasis adam, Pislik, Habislik, Eksiklik, Noksanlık, Çukurluk, Yakınlık ve sınır gibi manalara gelmektedir. (Dünya’  kelimesi de bu kökten gelmektedir.) (Ahterî+Lisanul’Arap). Biz üçüncü âyette geçen bu kelimeye, âyet içerisindeki kalıp ve konumunu da hesaba katarak “Yeryüzünün en alçak bölgesi veya en yakın sınırı” şeklinde mana vermeyi uygun bulduk!

“بِضْعِ – Bıdığ ” Arapça olan bu kelime; Üçten on’a, on ikiden yirmiye kadar, olan sayıları, ifade etmek için kullanılmaktadır! Ayrıca bu kelime; Nikâh, Cinsel ilişki, Kadının tenâsül uzvu gibi manalara da gelmektedir! Bu kelimenin değişik şekilde telaffuz edilmesiyle; Bütünden bir parça, Kıt’a, Sermaye, Sermaye malı, Bir yere gönderilen meta, Dört tarafı su ile çevrili ada, Bir çeşit rüzgâr, Bid’at ve insanın başında meydana gelen bir çeşit yara gibi daha birçok manalara da gelmektedir. (Ahterî+Lisanul’Arap). Dördüncü âyette geçen bu kelimeye biz, âyet içerisindeki konum ve kalıbına göre, “birkaç yıl, yani üçle on yıl arası” şeklinde mana vermeyi uygun bulduk!

Rûm suresinin bu âyetleri ile verilen mesajları doğru olarak anlayabilmemiz için, âyetlerde beyan edilen haberlerin ve geleceğe dâir verilen müjdelerin (yani mûcizelerin) arka planı ile ilgili bir derlemeyi sizlerle de paylaşmak istiyorum! Görüldüğü gibi, bu Rûm suresi, yedinci yüzyılın başında, yüzyıllardır süren, o dönemin iki süper gücü, (Pers imparatorluğu ile Bizans-Roma imparatorlukları) arasındaki, nüfuz savaşının bir yansıması olan, yenme ve yenilme haberleri ile başlıyor.

Buna göre: Miladi Altı yüz yıllarında, Pers ve Bizans imparatorluklarının sınır bölgelerine yakın bir yerde, Dünyanın en çukur yani alçak yeri olan, ölüdeniz[5]bölgesinde, Perslerle Bizanslılar arasında şiddetli bir savaş çıkmıştı.  Çıkan bu savaşta, ateşe tapan putperest İran güçleri (sözde bile olsa) tek Tanrıya inandığı kabul edilen Bizans-Rum ordularını ağır bir yenilgiye uğratmışlardı! Sonunda Pers orduları, Miladi 613’de Şam ve civarını, 614’te Kudüs ve çevresini, 614-615’ yıllarında da, Mısır topraklarını işgal ettiler. Bundan sonra, Pers orduları Anadolu’yu baştanbaşa geçerek, doğu Roma-Bizans imparatorluğunun başkenti olan Kostantinepolis’i, yani İstanbul’u da kuşatmışlardı!

Hattâ dönemin doğu Roma-Bizans imparatoru olan, Heraklius İstanbul’dan Kartaca’ ya kaçmanın yollarını aramaya bile başlamıştı! Pers İmparatoru, I. Hüsrev, Hıristiyan olan Bizans imparatoru Heraklius’u, aşağılamak için, Onun ateşe secde etmesini dahi istemişti! Ağır bir şekilde gururu kırılıp hakarete uğrayan Bizans, çok ağır şartlar altında bir barış antlaşması imzalamak zorunda kalmıştı. İşte tüm bu haberler Mekke’ye ulaşınca, Mekke de çok ağır şartlar altında varlıklarını devam ettirmeye çalışan müminler, ehlikitap oldukları için kendilerine yakın gördükleri Rumların, ateşe tapan putperest İranlılara yenilmelerinden dolayı üzülmüşlerdi! Buna mukabil Mekke müşriklerinin de, kendileri gibi putperest olan Mecusilerin galip gelmelerine sevindikleri rivayet edilir! İşte yukarıdaki âyetlerin indiği dönemde, cereyan eden ve âyetlerde de konu edilen olayların arka planı, bu şekilde yansıtılmaktaydı! 
Rûm suresinin 2. ve 6. âyetler aralığın da, konu edilen Rûm Pers rekabetinin sonucu ile ilgili olarak, Kurân’ın birkaç yıl içerisinde, yenilen Rumların tekrar toparlanıp, Persleri yeneceğini beyan eden bu âyetlerini, Allah Resulü okuduğu zaman, Kureyş müşrikleri O’nunla alay etmişlerdi! Fakat müminlerin de sevineceğini beyan eden bu mucizevî haberler, birkaç yıl sonra harfi harfine tahakkuk etmişti!

Şöyle ki; Arap yarımadasının kuzey ucundaki Anadolu topraklarında, Toros dağlarının güney eteklerinde bulunan İssus (bugünkü Tarsus) civarında Bizanslılarla, Persler arasında meydana gelen yeni bir savaşta, miladî 624 yılında, bu defa Rumlar, yani Bizanslılar, Persleri müthiş bir yenilgiye uğratmışlardı! Hattâ bu savaşın ardından imparator Heraklius komutasındaki Bizans ordusu, Persleri Küçük Asya’ da, denilen Anadolu’dan tamamen söküp atmışlardı! Savaşı Pers topraklarına yayan Bizans ordusu, M. 626 yılında Pers ordusunu ikinci defa bozguna uğratarak, Zerdüşt’ün doğum yeri olan Azerbaycan’ı da ele geçirip, Mecûsilerin ateş tapınaklarını bile yerle bir etmişlerdi!

 H. 2. Yıla denk gelen Bizanslıların bu galibiyeti ile beraber, aynı yılın Ramazan ayında, Bedir savaşında da, Müminler müşrik Kureyş ordusunu yenmişlerdi. Ve böylelikle yaklaşık yedi sekiz yıl önce, Kurân’ın verdiği şu “وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ – Ve Yevme’izin yefrahul’Müminine” Yani “Nihayet o günde inanalar da sevinmiş olacaklardır! (krş.30/4)”  mucizevî haberi gerçekleşmiş oldu! Neticede hem Kureyş müşriklerine karşı savaşan Müminler, hem de putperest Mecusilere karşı savaşan Rumlar sevinmiş oldular!

“لِلَّهِ الْأَمْرُ مِن قَبْلُ وَمِن بَعْدُ – Lillahil’Emru Min Kablü ve Min Bağdü” Yani “ Bundan önce olduğu gibi, bundan sonra da, (Evrende cereyan eden iş ve oluşumlarla ilgili olarak) kesin karar verme yetki ve tasarruf’u, sadece Allah’a âit olacaktır!(krş. 30/4.)” demektir. Bu âyet bize, çok önemli olduğunu düşündüğümüz bir konuda, kesin bir hükmü beyan etmektedir: O da, mucize gösterme yetkisinin sadece Allah’a âit olduğu hakikatidir. 

Fakat bu âyetlerde de görüldüğü gibi, buradaki mucize, Peygambere değil sadece Allah’a âit idi! Hâlbûki özellikle Hıristiyanlığın etkisi ile dini kültürümüze giren mucize kavramı, (kader kavramı gibi) Müslümanların akâidini sarsan, ana kavramlardan biridir! Onun için bu konunun özerinde biraz kafa yormamızın hayırlara vesile olacağını umuyorum! Çünkü (biz bir türlü kabul etmek istemesek de), İslam dünyasının bugün duvara toslamasının [6] ana sebeplerinden binin de, tıpkı kader kavramı gibi, yanlış anlaşılan bu mucize kavramı olduğunu düşünüyorum! 

Bu Rûm suresinin ilk paragrafını oluşturan 1. ve 6. âyetler, aralığında, M. 613 yılında yenilen Rumların en geç on yıl içerisinde tekrar galip gelecekleri, mucizevî bir şekilde haber verilmekteydi! Kısaca ifade etmemiz gerekirse, Kurân’ın bu âyetleri yaklaşık olarak, en fazla on yıl sonra vuku bulacak bir olayı, on yıl öncesinden haber veriyordu! İşte bir olayın vukuundan on yıl önce verilen bu haberler, tam bir mucize idi! Burada bir konuya daha dikkatinizi çekmek isterim! O da âyetlerde de görüldüğü gibi, mucize, Peygambere değil sadece Allah’a ithaf edilmektedir! 

İsterseniz konunun daha rahat kavranabilmesi adına, bu konuda kendi kendimize, önce şu soruyu bir soralım: “Mûcize nedir? Ne değildir?” Fakat bu soruya vereceğimiz cevapla, yazımızın hacmi makale boyutunu geçeceği için, isterseniz bu konuya bir sonraki yazımızda devam etmeye çalışalım!

Bizim hiçbir insanı hiçbir gurubu, hiçbir toplumu hedef gösterip, ötekileştirmek gibi bir niyetimiz yoktur! Bizim derdimiz, kişiler değil, kişilerin kendi tercihleri ve eylemleri ile kişiliklerinin bir parçası haline getirdikleri, bir takım kötü sıfatlarıdır! Bunu yaparken de, bize her konuda yol gösterip, rehberlik yapan Rabbimizin indirdiği Kurân ayetlerini ve Allah’ın yarattığı kevni âyetleri referans olarak almaya çalışıyoruz! Bu yazdıklarımızın hiç birisi hâşâ Kur’an değildir. Olsa olsa bizim bu yazdıklarımız, O’ Kurân’ın yol gösterici âyetlerinden anlamaya çalışarak, şu an için elde edebildiğimiz yorumlarımızdır! Her konuda olduğu gibi, bu konuda da, söylenecek tek ve en son söz: “Elbette ki en doğrusunu Rabbimiz bilir” sözüdür.
Fakat Kurân’ın doğrularını anlayabilmemiz için, O’ Kurân’ı sadece sevap alma kastı ile sembolik ve nostaljik olarak tilavet etmek yerine, anlamaya çalışarak okumak zorundayız! Hâlbûki bizim dini kültürümüze “Kur’an anlaşılması zor, hatta insanların çoğunluğunun O’nu anlaması imkânsızdır” gibi, bir önyargı yerleşmiş durumdadır! Ey benim şeker kardeşim, sen ne zaman Kurân’ı anlamak için, bir zaman harcadın, bir emek sarf ettin de, Yüce Yaratıcı senin bu emeğini boşa çıkardı? Sen ne zaman Rabbinle Konuşmak istedin de, O’ senin için kapıları kapattı? [7]
Aslında bütün bu yorumlar, bizim vahyin gör dediği yerden bakmaya çalışıp da görüp elde edebildiğimizi düşünüp tespit edebildiğimizi zannettiğimiz yorumlarımızdır. Çünkü toplumda her insanın değerlendirme yapmak için bulunduğu pozisyon, onun değerlendirme sonuçları üzerindeki en etkili olgulardan biridir. Yani göreceğiniz şey, büyük ölçüde baktığınız yere, birde görmek istediğiniz şeye bağlıdır! Çünkü Yüce Yaratıcı “kişinin özgür tercihi ile seçip istediği şeyleri, kendisi için kolaylaştırırız!” buyuruyor. (krş. 92/7. 11.). Ve bir kere daha diyoruz ki, her konuda olduğu gibi, bu konuda da söylenecek son söz, “Elbette ki Allah en doğrusunu bilir” sözüdür. 

Şayet sürçü kalem etti isek, önce Rabbim’in af ve mağfiretini umarım. Sonra da siz değerli okuyucularımın hoşgörü, bağışlama ve ikazlarınızı esirgememenizi rica ederim! Şu anda halen dünya kendi etrafında dönmeye devam ediyorsa, bu durumun Kurân’ı anlamamız için hâlâ bir fırsat ve hattâ belki de, son fırsat olabileceğini lütfen unutmayalım!

(Gelecek yazılarımızda Kurân’ın Rûm suresinin tefsir ve yorumuna kaldığımız yerden devam etme ümidiyle hoşça kalınız.)

    Yaşar GÜLAÇTI. 24. Mart. 2016.  Hartlap köyü K.MARAŞ. yasargulacti@hotmail.com
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
[1] اِنَّ اللّٰهَ فَالِقُ الْحَبِّ وَالنَّوٰى  = Hiç Şüphesiz  Allah’tır, tohumu ve çekirdeği çatlatıp yaran. 6/95. “النَّوٰى – Ennevâ” Arapça olan bu kelime, Lügat manası itibarı ile; Ağırlık, Kaybolmak veya doğmak üzere olan Yıldız, Bir şeyin başka bir şeye dönüşmesi, Niyetlenmek, Bir şeyin başka bir şeyin yerine geçmesi (vekâlet nöbet gibi), Bir şeyin yağı-enerjisi özü nüvesi, Hurmanın çekirdeği, özü, gibi çok zengin bir mana demetine sahiptir. (Lisanul’Arap). Biz âyet metnindeki bu kelimeye, Ayet içerisindeki konumunu da dikkate alarak, “Çekirdek” manası verdik. İşte mahlûkât’ın, yani evrenin özünü, nüvesini oluşturduğunu düşündüğümüz bu “نَّوٰى – Nevâ” (Çekirdek) kelimesini, bu mülahazadan dolayı, bütün yazılarımız da, sembol-mahlas, başlık olarak kullandık.

[2] Bu surenin indiği dönemde, Araplar, kendilerine göre doğuda yaşayan insanları “Pers-Fars” veya “Acem” olarak isimlendirirlerdi! Batı yarıkürede yaşayan insanları da, genellikle “Rum” olarak isimlendirirlerdi! Fakat Arapların Rum dedikleri bu batı yakası halkının o dönemde dünyadaki meşhur olan ismi, “Roma ve Bizans” olarak meşhur olmuştu! Bu mülahazadan dolayı, biz surenin ismini yazarken “RUM” isminin yanına, o günün dünya gerçeklerini daha iyi yansıtması ümidiyle, parantez içerisinde (ROMA-BİZANS) ifadesini ilave ettik.

[3] Çünkü bu surede Rumların birkaç yıl içerisinde tekrar Perslere galip geleceği yolundaki Kurân’ın mucizevî haberine itiraz eden, Mekkelilerle, Hz. Ebubekir’in iddialaşmaları, Tirmîzî ye göre bu yıllarda olmuştur!

[4] Şöyle ki; Bu âyetlerin inişinin üzerinden henüz on yıl geçmeden, (önceleri Persler karşısında tarih sahnesinden silinmekle yüz yüze gelen) Bizans İmparatorluğu, önce sürpriz bir şekilde, yeniden toparlandı! Sonra da saldırıya geçen Bizans orduları, Mecusi Pers ordularını 624 yılında feci şekilde yenilgiye uğrattılar. Hattâ Zerdüşt’ün doğum yeri olan, Azerbaycan’ı ve tüm Zerdüşt ülkelerini işgal edip, ateş tapınaklarını yerle bir ettiler!

[5] Mevcut konumuna göre, Ölüdeniz de, denilen Lutgölünün yüzeyi, deniz seviyesinden 240 metre daha alçaktadır!

[6] Bir düşününüz! Tıpkı su kaynakları kuruduğu için, orta Asya’dan batıya doğru başlayan kavimler göçü gibi, yüz yıllardır Ortadoğu İslam topraklarında yaşayan milyonlarca Müslüman’ın, batı Avrupa veya Amerika’daki Hıristiyan ülkelere ulaşmak için yollara düşmelerini, nasıl izah edebilirsiniz? Günde onlarca Müslüman’ın, çoluk-çocuk, genç-ihtiyar, kadın-erkek demeden Akdeniz ve Ege’nin mavi sularından toplanan bu insan cesetleri hakkında ne düşünürsünüz! Eğer bu durum da, duvara toslamak değilse, sizce duvara toslamak daha nasıl olur? Şimdi biliyorum, Müslüman ülkelerin yöneticileri ve sözde din adamlarının cevabı hazır; Efendim bu işler hep Yahudi Siyonistler ve Hıristiyan, masonlar tarafından organize edilmiştir! (Yani Müslüman idareciler ve Müslüman din ve fikir adamlarının hiçbir sorumluluğu yoktur!) Zâten bu işlerin böyle olacağı, Yüce Yaratıcının yazdığı bir kaderi İlâhî olarak, daha önceden Müslümanların alınlarına da yazılmıştı! Sizce böyle düşünüp, bu cevabı veren insanların düşüncelerinde, Kurân’ın tabiatına veya tabiatın Kurân’ına ters olan bir şeyler yokmu?

[7] Allah’ın kelamı olan Kurân’ı, anlayarak, en azından anlamaya çalışarak okumak veya okumaya çalışmak, hiç olmazsa bu konuda niyet belirtip gayret sarfetmek, sanki Allah ile konuşmak gibidir!
Yazarın Diğer Yazıları