Kablolu Gençlik



 “ Bağlanmayacaksın bir şeye 
   Öyle körü körüne.”

Halk otobüslerinde yolculuk yapmak benim için ayrı bir zevktir. Kendimi o büyülü dünyanın içinde bulduğumda çoktan kitabımı okumaya başlamış olurum çünkü. Hayatın koşuşturmacasını durduran an, yalnız otobüslerde rastlıyor bana. Otobüse ilk durakta binip şöyle güneşi az, ışığı bol bir koltuğa kurulduktan sonra, sabahın nurunda bol köpüklü bir Türk kahvesi gibi yudumluyorum kitabımı. Her kitabı ayrı okumak icap ediyor. Kimi kitapları uyanık bir dedektif dikkatiyle, satır aralarından deliller toplayarak okuyorum. Sarraf hassaslığıyla diziyorum cümleleri, yansız terazilere. Gün geliyor, “ Derviş ve Ölüm”le yorulan gözlerim 

“ Ne içindeyim zamanın, ne de büsbütün dışında,
Yekpare geniş bir anın, parçalanmaz akışında…”

 mısralarının aydınlığında buluyor dünyayı. Her kitapta insanlardan atılmış çentikler görüyorum, her insanda kitaplardan bir iz…

Bir başka sabah, Cemil Meriç eşlik etsin istiyorum yolculuğuma. Daha üç beş satır hasbihâl edemeden susuyor, bir türlü akıp gitmiyor Meriç. Anlam veremiyorum okuduklarıma, okuyamadıklarıma. Yanımda oturan genç kızın kulaklığa güvenerek sonuna kadar açtığı müzik sesiyle, ayakta yolculuk yapan liseli gençlerin kahkahalarından oluşan karmaşık uğultular dolaşıyor zihnimde. Elindeki kitaplardan kızın üniversitede okuduğu anlıyorum. Bu daha da muzdarip ediyor beni. Âdâb-ı muaşeretten yoksun bir diplomalı…
Her şeye rağmen bırakmıyorum elimden “ Bu Ülke”yi. Lakin hiçbir zaman tüm dikkatimi vermeyince açmaz kapılarını Meriç. Yine öyle oluyor. Beş on dakika boyunca sadece harflere bakıp sayfaları çevirdiğimi anlıyorum.

 Tahsilli (!) gençler ilim yarışı yapıyorlar. “ Sıradaki parça tüm sevenlerime gelsin.”  diyor biri. Diğerleri ise kahkahanın kollarına bırakıyorlar kendilerini. Sıradaki şarkının hangisi olacağına dair bahse giriyorlar; en ağır yeminleri ederek. Yaşlıların oflayıp puflamalarına kimsenin aldırış etmediğini görünce yanımdaki genç kızı uyarmaya çalışıyorum. Kulağı kendi sesinden başkasına açmayan siyah kulaklık, sesimi kıza duyurmama engel oluyor. İsteğimi kâğıda yazıp vermeyi bile düşünürken genç kız, şarkının sözlerini mırıldanmaya başlıyor. Daha fazla dayanamıyorum, omzuna dokunarak kulaklığı çıkartmasını işaret ediyorum.  Lens olduğu her halinden belli olan, mavi ve siyah karışımı donuk bakışlarına karşın “ Acaba rica etsem müziğin sesini biraz kısabilir misiniz?” diyorum nezaketle. Üniversiteli kız, beden dilini kullanarak cevap veriyor: “ Üff, sen de!”  dercesine gözleri yuvalarında hızla çeviriş, başını çevirirken bir omuz silkiş, kabloları dolaşık kulaklığını takmaya çalışırken de hafifçe müziğin sesini azaltış. 

Bir dostu sohbet sofrasından kaldırır gibi “ Bu Ülke”yi kapatıp, bu ülkeyi okuyorum sessizce. Bir adet daha kablolu genç biniyor otobüse. Sonraki duraklarda birkaç adet daha… Fabrika mamulü gibi tek tip,  modanın potasında erimiş kablolu gençler… Hepsi de telefonuna sıkı sıkıya bağlı. Kültürümüzden, toplum kurallarından çözülen bağlarımızın ayak bağı oluşunu görüyorum. Bağlanıyoruz körü körüne; televizyona, internete, içinde çalışan saatler bulunmayan alışveriş merkezlerine… Televizyonlar aylarca “ son on dakika” sloganıyla sonu gelmeyen kampanyalara çağırıyorlar bizi. Yalnızca kozmetik ve giyim kataloglarını incelerken değiyor birçok el kitap yapraklarına. Yahut diploma bezirgânları olmak düşüyor payımıza. 
 Varımız yoğumuz olan zaman, sadece yoğumuz oluyor. Beğenmek ve beğenilmek üzerine inşa edilmiş sanal dünyalarda teselli arıyor birçok insan. Zamanın burgacı, bebeklerin bile göz kenarlarını sıkıştırırken, neden herkes            “ FACE”de kendine bir yüz aramakla meşgul sizce?

Sümeyra TULUMCU 
17.01.2013

Yazarın Diğer Yazıları