N E V Â, 50./II.

N E V Â, 50./II.

 

RÛM (ROMA-BİZANS[2]) SURESİ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ! (devam)

 

MUCİZE

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم

Özünde Rahman fiilinde Rahîm olan Allah adına, Allah’ın ismi ile.

 

Tefsir ve yorumuna başladığımız bu Rûm suresinin ilk bölümünü oluşturan (2. ..6. ) âyetler gurubu, mucize diyebileceğimiz, gelecekten haberler vermektedir. Yani bu âyetler, M. 613 yılında yenilen Rumların en geç on yıl içerisinde tekrar galip geleceklerini haber vermektedir! Kısaca ifade etmemiz gerekirse, Kurân’ın bu âyetleri yaklaşık olarak en fazla on yıl sonra vuku bulacak bir olayı, on yıl öncesinden haber veriyordu! İşte vukuundan on yıl önce verilen bu haberler, tam bir mucize idi!

 

Bu Rûm suresinin ilk paragrafını oluşturan 1. ve 6. âyetler, aralığında, M. 613 yılında yenilen Rumların en geç on yıl içerisinde tekrar galip gelecekleri, mucizevî bir şekilde haber verilmektedir! Kısaca ifade etmemiz gerekirse, Kurân’ın bu âyetleri yaklaşık olarak, en fazla on yıl sonra vuku bulacak bir olayı, on yıl öncesinden haber veriyordu! İşte bir olayın vukuundan on yıl önce verilen bu haberler, tam bir mucize idi! Burada bir konuya daha dikkatinizi çekmek isterim! O da âyetlerde görüldüğü gibi, mucize, Peygambere değil sadece Allah’a ithaf edilmektedir!

 

Hâlbûki özellikle Hıristiyanlığın etkisi ile dini kültürümüze giren mucize kavramı, (kader ve şefaat kavramları gibi) Müslümanların akâidini sarsan, ana kavramlardan biridir! Onun için bu konunun özerinde biraz daha kafa yormamızın hayırlara vesile olacağını umuyorum! Çünkü (biz bir türlü kabul etmek istemesek de), İslam dünyasının bugün duvara toslamasının ana sebeplerinden binin de, yanlış anlaşılan bu mucize kavramı olduğunu düşünüyorum! Şimdi isterseniz bu konudaki tespitlerimize geçmeden önce, konunun daha iyi anlaşılması ümidi ile kendi kendimize bazı sorular soralım, sonra da bu soruların cevabını bulmaya çalışalım!

 

MÛCİZE, NEDİR? NE DEĞİLDİR?

 

 

Bu soruların cevapları ile ilgili olarak, bir kere şunu çok iyi bilip kabul etmemiz gerekir ki; “MÛCİZE” kelimesi Arapça olmasına rağmen, Kurân’ı Kerîm de kesinlikle geçmemektedir. Fakat sağlam olduğu kabul edilen bazı hadis kaynaklarında bu kelimenin geçip geçmediği konusunda kesin bir kanaate sahip değilim! Ancak bizim tespit edebildiğimiz kadarı ile bu “MÛCİZE”  kelimesi, sadece çeşitli Kur’an meallerinde takriben seksen doksan yerde, geçmektedir. Bu kelime Kur’an meâllerin de geçtiği yerlerde, “Âyet, Beyyinât, Sultan” ve benzeri kelimelerin Türkçe karşılığı olarak verilmektedir. Örnek olarak krş. 2/74. 145. 211. 3/49. 4/153. 5/114. 6/35. 37. 109. 158. 7/73. 85. 101. 103. 105. 132. 10/20. 79/20. ve daha birçok âyet… Tüm bu âyetlerin meallerinde, mûcize şeklinde geçen kelimenin âyât” [1] “beyyinât” ve “sultan” kelimelerinin Türkçe karşılığı olarak yer aldığını görüyoruz. Hâlbûki mucize kelimesi de Türkçe değildir.

 

Arapça olan bu Mucize kelimesi “A C Z ” kökünden gelmektedir. Bu kelime; Muhatabını âciz bırakmak, Kişinin kendi çalışması ile elde edemeyeceği şey, Kadınların başlarına bağladıkları ve onunla başlarını örttükleri nesne, gibi manalara gelmektedir (Ahterî). Bu zâviyeden bakınca, Mucize kelimesi, âyet kelimesinin bire bir karşılığı olacak bir kelime değildir. Esasen Mucize, ne Kurân’ın konusudur, ne de bu ümmetin konusudur.

 

Çünkü bu kelimenin yüklendiği mefhum ve insanımızın belleğinde yapmış olduğu çağrışım, İslam’dan çok, (aslı İslam olduğu halde, kendi müntesipleri, yani kendi din adamları tarafından tahrif edilen) İslam öncesi dinlerin ve o dinlerin müntesipleri olan toplumların, özellikle de Hıristiyanların meselesidir. Buna rağmen, bu kelimenin, İsrâiliyattan (yani İslam’a, tahrif edilmiş eski dinlerin etkisi olarak) bizim dini kültürümüze sonradan girdiği konusundaki kanaatimizi sizlerle de paylaşmak isterim!

 

Öte yandan bu kavram; Sanki Kurânî bir karşılığı varmış gibi, İslam toplumu tarafından da, olduğu gibi kabul edilmiştir. Ve bugün mûcize denince, halkımız arasında, Sünnetullah’ın dışında kalan, “olağan dışı kural dışı” şeyler anlaşılmaktadır. Ne yazık ki artık bu günün Müslümanlığının bilinçaltında, “Allah” ve “Mûcize” kelimeleri, sanki sihirli, şifreli iki kelimeye dönüştürülmüşlerdir. Tarih, tabiat ve bilimle de, ilişkileri kesilip, sünnetullah’a, yani İlâhî oluşumlara/tabiat kanunlarına, tümü ile yabancılaştırılan bu kelimeler, bir kısım insanların bilinçaltında, âdetâ bir ilizyon malzemesi olarak kullanılmaktadır!

 

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Hâlbûki Mûcize, kesinlikle Sünnetullah’ın dışında kalan olağan dışı, kural dışı, bilim dışı şeyler değildir. Bilâkis Mûcize, “Sünnetullah çerçevesinde cereyan eden, olağan ve fakat muhatabını âciz bırakan şey” demektir. Mesela, Güneşin her gün, çok dakik olarak, hiç şaşmadan doğup batması ve bunun sonucunda da, gece ve gündüz’ün meydana gelmesini Yüce yaratıcı âyet, yani mûcize olarak vasıflandırmaktadır! Buna rağmen, bu olaylar, biz insanlar için son derece sıradan ve olağan bir hadise olarak görülmektedir! Öte yandan bir insan olarak bizim, Güneşin hareketleri ile gece ve gündüz’ün meydana gelmesi gibi konularda hiçbir dahlimizin olması söz konusu olmayacağı da, gayet açık ve tabiidir. Fakat tabiat kanunlarının bir gereği olarak cereyan eden bu olayların, bizleri âciz bırakmış olması da bir gerçektir! (krş. 30/23.) Buna rağmen Sünnetullah çerçevesinde cereyan eden bu hadiseler, Allah cc. tarafından âyet, yani mûcize olarak değerlendirilmektedir. 

 

Ayrıca insanın topraktan yaratılması, 30/20., Yüce Yaratıcının size kendi cinsinizden huzur bulacağınız eşler yaratması, 30/21., Gökleri ve yeryüzünü halk etmesi/yaratması, 30/22. Ve yağmurun müjdecisi olarak, (Allah’ın) önden rüzgârları göndermesi, 30/46.  Allah’ın âyetleri (yani mûcizeleri) olarak, Kur’an da geçmektedir. Hâlbûki biz her ne kadar cereyan eden bu olaylar karşısında acz içinde kalsak da, bunları mûcize olarak değil, sıradan olaylar olarak görürüz. Kısaca bir daha tekrarlamamız gerekirse, Mûcize: Sünnetullah’ın dışında olan, olağanüstü, hârikul’âde, kural dışı şeyler değil, Tam aksine Mûcize: Sünnetullah dâhilinde, olağan, kurallı olarak cereyan eden tabii olaylardır.

 

Mûcize ile ilgili verilen bu bilgiler ışığında konuyu değerlendirdiğimiz zaman, şu yargıya varmak zorunda kalıyoruz! Kurân’ın âyet olarak isimlendirdiği, mûcize: Şu ana kadar bizim bildiğimizin aksine, kesinlikle Sünnetullah’ın dışında kalan, kural dışı olağan dışı olaylar değildir. Aksine yine Kur’an da âyet olarak geçen, fakat kültürümüzde “mûcize” olarak bilinen şey: Aslında, Dünya kuruldu kurulalı Sünnetullah çerçevesinde devam edip duran, fakat bir insan olarak bizim hiçbir şekilde müdahale edemediğimiz için bizi de âciz bırakan, kurallı, olağan ve tabii olaylardır. Ve bu devam eden olaylar, hiçbir insan için, hiçbir zaman ve mekân da, hiçbir şekilde değişmeyecektir.[2] Bunu Yüce Yaratıcı bizzat kendi vahyedip indirdiği Kitabında, yani Kurân’ın da beyan etmektedir. (krş. 17/77. 35/43. 14/33. ve 7/185). 

 

Bir başka deyişle Ay’ın yarılması değil ve fakat Ay’ın kendisi, yani yaratılması mûcizedir. Ve tıpkı bunun gibi, gökyüzündeki yıldızların, gezegenlerin ve içinde yaşadığımız güneş sisteminin Allah’ın koyduğu câzibe, yani çekim kanunları, çerçevesinde, kendi yörüngelerinde hiç şaşmadan dönüp durmaları, âyettir mûcizedir. Fakat içerisinde yaşadığımız halde Kâinât’ta yani etrafımızda cereyan eden bu olayları her nedense, âyet, yani mûcize olarak görmediğimiz gibi, bunları alelâde sıradan şeyler olarak görürüz! İşte Yüce Yaratıcı bizden, içerisinde yaşadığımız Kâinât’ta ki bu oluşumlar üzerinde düşünerek, kendi aklımız ve özgür seçimimizle, bu oluşumların arkasındaki gücün sahibini tanıyarak O’na îman etmemizi, yani inanıp güvenmemizi istiyor!

 

Yoksa sünnetullah’a zıt, kural dışı olağan dışı bir olayla, insanın iradesini, yani insanın kendi özgür seçimini devre dışı bırakarak, o nu inanmaktan başka seçeneği kalmayacak bir konuma getirmek istemiyor. Şâyet aksi olsaydı, o zaman inanmaktan başka çaresi kalmayan insanın bu inancına zâten îman denemezdi. Tıpkı ölümün soğuk nefesini ensesinde hisseden, Firavun’un, “bende iman ettim” demesi gibi. Hattâ başka alternatifleri kalmadığından dolayı, yani mecbur kaldıkları için, bir kısım insanların zorla da olsa, kelimeyi tevhid’i dilleri ile terennüm etmeleri gibi. Bu konuda Ebu Süfyan’ın ve karısı Hind’in dilleri ile itiraf etmek zorunda kaldıkları, iman iddialarının da örnek olarak gösterilebileceğini düşünüyorum! Bu zâviyeden bakınca; Esasen îman: Kişinin yanlışı, inançsızlığı küfrü ve şirk’i seçme özgürlüğü olduğu halde, bu yanlışları bırakıp, doğruyu bulup onu kendi özgür iradesi ile seçerek inanması ve güvenmesidir.

 

Kişinin başka hiçbir seçeneği kalmadığı için inanmak mecburiyetinde kalması, insanın iradesini kaldırıp yok hale getireceği için, insanı insan olmaktan da çıkartırdı ve Onu taş gibi, toprak gibi, ağaç gibi, sıradan bir varlığa dönüştürürdü. Bu durumda başka alternatifi olmadığı için îman eden kişiye de, bu inancından/îmanından veya iradesiz olarak icra ettiği inançsızlığından dolayı, ödül veya ceza verilmesinin kesinlikle bir mantığı da, olamazdı! Yani bu durumda, âhiret hesap-kitap, gibi kavramlar anlamsız hale gelirdi. Hattâ bu durumda, ödül olarak Cennet’in, ceza mahalli olarak ta Cehennem’in varlığının hiç bir değeri kalmazdı!

 

Verilen bu bilgiler ışığında konuya bakınca yukarıdaki “لِلَّهِ الْأَمْرُ مِن قَبْلُ وَمِن بَعْدُ – Lillahil’Emru Min Kablü ve Min Bağdü” Yani “Bundan önce olduğu gibi, bundan sonra da, Evrende cereyan eden iş ve oluşumlarla ilgili olarak kesin karar verme yetki ve tasarruf’u sadece, Allah’a âit olacaktır!(krş. 30/4.)”  âyeti ile bu mucize kavramını nasıl bağdaştıracağız? Bir defa şunu hiçbir zaman aklımızdan çıkartmayalım ki, bizim rabbimiz olan Yüce Yaratıcı, kesinlikle ilkesiz davranışlar sergilemez.

Çünkü O’ kendi koyduğu ilkelere, kanunlara, yasalara, ilk önce kendisi uyar; Hem de uymak mecburiyetinde olmadığı halde! Esasen O’ Yüce Yaratıcı, koyduğu o yasaları, bir üst yasa ile değiştirme veya yok sayma gücüne de, her zaman sahiptir. (krş. 20/52.) Ama bunu yapmamıştır!

Peki, Yüce Yaratıcının Allah’ın vaadi olarak beyan ettiği, “Yenilen Rumların birkaç yıl sonra tekrar galip geleceklerine” dair beyanını, bu çerçevede nasıl anlamamız gerekir? Bu âyetin mesajını doğru anlamamız için, Âli-İmran suresinin 13. âyetine de, bir bakmamızın yararlı olacağını düşünüyorum! Orada Rabbimiz, Bedir savaşında karşı karşıya gelen iki orduyu şöyle vasıflandırmaktadır: “Bir ordu Allah yolunda savaşırken, onları yok etmeye çalışan öbür ordu, küfrün ve nankörlüğün içine batmış durumdadır! Ama Allah dilediğini (yani kendi yolunda savaştıkları için hak edenleri, işte böyle) yardımı ile destekler. (krş. 3/13.)  Ayrıca, Rabbimiz bu surenin 47. yetinde de: “(Bize) inanıp güvenenlere yardımcı olmak, Bizim üstlendiğimiz bir görevdir!(krş. 30/47.)” buyurmaktadır!

 

İşte Yüce Yaratıcı, hicret öncesi Mekke’de büyük sıkıntı içinde bunalan Müminleri desteklemek için, 7 yıl öncesinden Bedir savaşının sonucu ile ilgili olarak bir takım mucizevî haberler vererek, onların ihtiyaç duyduğu moral desteği sağlamıştır. Burada Rabbimizin her zaman inananların yanında olduğunu, hissettirmek istediği ayan beyan ortadadır! Fakat bu yedi sekiz yıl sonrasına âit olan mucizevî haberlerin kaynağının kesinlikle Peygamber olmadığını bir daha hatırlatmak isterim! Pekî, Peygamberlerin diğer insanlara göre, olmuş veya olacak olan olaylarla ilgili olarak, daha farklı değerlendirme yapma özellikleri hiç mi yok? Elbette ki vardır. Şöyle ki:

 

Allah’ın, İnsanların içerisinden isteyip gereğini yaparak, layık olanlara lütfettiği bir yetenek, bir kavrama gücü ve kapasitesi vardır ki; Onun adı “Hikmet’ tir.” (krş. 2/269.) İnsanlardan isteyip gereğini yaparak, layık olanlara verilen bu “Hikmet’in” bütün Peygamberlere ise, “Re’sen”  verildiğini görüyoruz! İşte Yüce Rabbimizin kendi elçilerine “Re’sen” verdiği ilim, özellikle de, “Hikmet” sayesinde; Elbette ki Peygamberler, olmuş ve olacak olan olayların içyüzleri ile ilgili olarak, diğer insanlardan çok daha fazla bilgiye sahip olup, daha isabetli kararlar verebilirler.

 

Biz Allah’ın elçi olarak görevlendirdiği insanlara vermiş olduğu bu özelliğe, Peygamberlerin Fetânet sıfatı diyoruz!  Örneğin Yusuf as.’ın, önce zindan arkadaşlarının, sonra da, Kral (Firavun) Amon Hutep IV.’ün rüyalarını yorumlaması, daha sonra ise Mısır ve çevresinde vuku bulacak olan ve hattâ vuku bulan kuraklık, dolayısı ile kıtlıkla ilgili yaptığı değerlendirmeler ve aldığı tedbirler, bunun en güzel örneklerindendir. Yukarıya Peygamberlerin sıfatlarından biri olarak kaydettiğimiz “Fetânet” kelimesinin, birde zıddı olan başka bir kelime vardır ki, o kelime Şetânet veya şeytânet” şeklinde geçmektedir!

 

Fetânet: Allah’ın verdiği düşünme ve akletme kâbiliyetini iyi yönde kullandıkları için Peygamberlerin sıfatı olarak anılırken, Şetânet veya şeytânet kelimeleri, Allah’ın verdiği akletme ve düşünme kâbiliyetini şeytan gibi istismar edip kötü yönde kullananlara ithaf edilir! Bizim halk kültürümüzde de, bu tip insanlar için, “kurnaz adam veya şeytan, adam” tabirleri kullanılır! Bazı insanlar bu Fetânet ve Şetânet kavramlarını biri birine karıştırdıkları için, Allah’ın verdiği akletme ve düşünme kâbiliyetini şeytan gibi kötü yönde kullanan insanları, “Dâhî” olarak bile vasıflandırmışlardır! Örneğin bazı kaynaklarda, Emevilerin liderlerinden, Ebu-Süfyan ve onun oğlu olan Muaviye ve Amr-ibni Âs gibi insanlar için “Arabın dehaları” tabiri bile kullanılır! Oysaki bu adamların yaptıkları işler; Allah Resulünün damadı ve Halifesi olan Hz. Ali’nin torunlarından Cafer’i-Sâdık tarafından Şeytânet’lik” olarak vasıflandırılmaktadır! Halen günümüzde de bu tip insanlar her toplumda, oldukça fazla miktarda bulunabilmektedirler!

 

ALLAH’IN HAK OLARAK YARATTIĞI BİR ŞEY, YALAN OLARAK VASIFLANDIRILABİLİRMİ?

 

يَعْلَمُونَ ظَاهِراً مِّنَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَهُمْ عَنِ الْآخِرَةِ هُمْ غَافِلُونَ{7} أَوَلَمْ يَتَفَكَّرُوا فِي أَنفُسِهِمْ مَا خَلَقَ اللَّهُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا إِلَّا بِالْحَقِّ وَأَجَلٍ مُّسَمًّى وَإِنَّ كَثِيراً مِّنَ النَّاسِ بِلِقَاء رَبِّهِمْ لَكَافِرُونَ {8}

Onlar (yani Allahın verdiği sözü bilip takdir edemeyenler) sadece bu dünya hayatının görünen yüzünü bilirler; Buna karşılık onlar hayatın görünmeyen yüzünü (lâfzen âhireti) idrak edip anlamaktan gafildirler!

 

Onlar, Allah’ın gökleri ve yeryuvarlağını belirli bir amaç için, süreye bağlı ve fakat hak olarak yarattığını, kendi iç dünyalarında-vicdanlarında hiç düşünüp muhasebe yapmazlar mı? Ama ne gezer! İnsanlardan bir kısmı, hâlâ Allah’ın huzurunda sorguya çekileceklerini bile düşünmüyorlar! 30/7. 8.

 

Yukarıdaki bu iki âyetin (yani 7. ve 8. âyetlerin) ilk muhatapları, elbette ki, 2. .. 6. âyetler aralığında, Kurân’ın verdiği, “Yenilen Rumların belli bir zaman diliminden sonra (yani üç ile on yıl arasında) tekrar galip gelecekleri” yolunda haber veren âyetleri okuduğu zaman, Allah Resulü ile alay eden Kureyş müşrikleridir. Fakat âyetlerin hükmü evrensel olduğu için, aynı zamanda tüm insanlık bu âyetlerin muhatabıdırlar! Çünkü insanların büyük çoğunluğu bugün de, Allah’ı takdir etmeleri gerektiği gibi hâlâ takdir edemiyorlar! Buna kendilerini Müslüman olarak takdim edenler de dâhildir! Aslında Allah’ı gerektiği gibi takdir edemeyen bu insanlar, maalesef üzerinde yaşadıkları dünyayı da gerektiği gibi anlayamamışlardır.

 

Yani günümüz insanlarının büyük çoğunluğu, hattâ özellikle de, Müslümanlık iddiasında bulunan insanlar, Kurân’ın tabiatını anlayamadıkları gibi, tabiatın Kurân’ını ise hiç anlayamamaktadırlar! Sonra da bu insanlar, kendi kendilerini tesellî etmek için, Dünya ya “yalan dünya” demeye başlamışlardır! Daha geniş bir şekilde ifade etmemiz gerekirse! Doğu dinleri yaşadıkları dünyayı gerçek saymayıp âdetâ onu inkâr ederlerken, Batı dünyası, dünyayı yegâne gerçek olarak görmekte ve onun sürekli ve ebedi olacağını sanmaktadır! Oysaki yukarıdaki âyetin beyanına göre; “Dünya hak ve gerçek olarak, fakat süreli ( Ecelin müsemmâ) olarak yaratılmıştır. Ve biz insanlardan da bunu anlayıp ona göre davranmamız istenmektedir! (krş. 30/8.)” Bakınız şair bu konuyu nasıl dile getiriyor:

 

“ Dünyanın aslı yoktur, çünkü geçicidir diyen sersem!

Ne dersin öyleyse, yaratılış abes bir şeydir dersem!

Nedir dünyaya gelmekten maksat, gitmek midir ancak!

Velev bir anlamak hırsıyla olsun, yokmu uğraşmak!

Bu âlem imtihan meydanıdır madem ruhlar için!

Demek çalışıp çabalamak gerek insan olmak için!

Çalış dünyada insan ol, elindeyken henüz dünya!

Öbür dünyada insanlık değilmiş yağma, gördün ya!

Bu âlem şöyle bir rüya imiş yahut geçiciymiş!

Evet, yarın anlarsın ne müthiş bir hakikatmiş!”/  M. Âkif ERSOY.

 

Bu konuda başka bir İslam düşünürü ise şöyle demektedir.

 

“ Batıda hayatın mahareti akıldır!

Doğuda ise Kâinâtın sırrı aşktır!

Akıl ile aşk el ele verirlerse yepyeni bir âlem yaratılabilir!

Ey Müslüman! Kalk, akıl ile aşkı mezcedip, yepyeni b ir âlem vücuda getir.”/ Muhammed İKBAL.

 

Biz bu surenin özellikle 2. 3. 4. 5. 6. 7. ve 8. âyetleriyle, yüzyıllardan beri devam eden batı yarımküreyi sömüren “Roma-Rum-Bizans” ile doğu yarımküreyi idaresi altında bulunduran “Mecusi-Pers” imparatorluklarının, nüfuz mücadelesine son verecek olan yeni bir güce de işaret edildiğini düşünüyoruz! Yani bu âyetlerle, haşin Arap çöllerinden fışkırıp, önce Ortadoğu bölgesini, sonra da tüm dünyayı “Darus-selam” yani barış yurduna dönüştürecek olan yeni bir güce dikkat çekildiği kanaatindeyiz! Çekirdek kadrosunu Allah Resulü ve arkadaşlarının oluşturduğu bu güce, Rabbimiz tarafından öncelikle dünyanın bu bölgesinin hedef gösterilmiş olabileceğini düşünüyoruz!

Bu şu demektir: Ey Allah’ın Resulü ve O’nun davasına ölümüne baş koyan, insanlar topluluğu! “İlk hedefiniz, yeryüzünün bu en yakın veya en alçak bölgesinde Rumlarla, Persler arasında yıllardır süren, kirli menfaat savaşına son verip, bu bölgeyi bir huzur ve mutluluk yurdu haline getirmektir” Bu durumu, tıpkı bizim tarihimizdeki “Ordular, İlk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri” komutu gibi düşünebiliriz!

Yüce Rabbimizden bu emri alan Allah Resulü ve O’nun değerli arkadaşları, bu emrin gereğini yerine getirmek için, ilk adımı hicretin ikinci yılında, Bedir’ de atmışlardır! Böylece Müminlerin Bedir’de, Omurgasını Benî’Ümeyye’nin oluşturduğu Kureyş müşrik ordusunu yendiği günlerde, 3. âyette geçen Kurân’ın verdiği “ Rumlar bu mağlubiyetten birkaç yıl sonra, tekrar galip geleceklerdir. Ve o günde müminlerde sevineceklerdir” mucizevî haberleri de gerçekleşmiş oldu! [3]

Bundan sonra Allah Resulü ve arkadaşları, Yüce yaratıcının kendilerine vermiş olduğu, bu önce Ortadoğu’yu, sonra da bütün dünyayı barış yurdu haline getirme görevini yerine getirmek için, Kurân’ın kendilerine verdiği inkılâpçı ruh ve aksiyonla, var güçleri ile çalışmışlar ve kısa zamanda da çok büyük başarılar elde etmişlerdir!

 

Tâ ki, Allah Resulü’nün ve Kurân’ın en büyük düşmanlarından olan, Benî Ümeyye liderlerinden, Ebu Süfyan ile Hz. Hamza’nın ciğerlerini söküp, âdetâ bir yamyam gibi yiyen Hind’in oğulları olan Muaviye’nin, binbir entrika ile Allah Resulünün arkadaşları ve torunlarının kanlarını dökerek, İslam devletinin idaresini zorla ele geçirip bu inkılâpçı ruhu tersine çevirinceye kadar!!

 

Tarihlerin kaydettiğine göre: Hilâfet makamını işgal eder etmez, Muaviye’nin yaptığı ilk iş, Allah Resulü ve arkadaşlarının Kurân’ın tavsiye ve direktifleri doğrultusunda, Roma-Bizans ve Perslerin menfaate dayalı kölelik düzeninin yerine, inşa ettikleri, Hak-Hukuk, Adalet ve eşitlik sistemini yıkarak, onun yerine tekrar Roma-Bizans yaşam tarzını inşa etmek olmuştur![4] Hilafeti silah zoru ile ele geçirip, Emevi saltanatına dönüştüren Muaviye ve arkadaşları, bu Bizans usulü yaşam tarzını tahakkuk ettirmek için de, ilk önce Kurân’ı tedavülden kaldırıp vicdanlardan sökerek mızrakların ucuna geçirmişlerdir! Çünkü Allah Resulünün vefatından sonra, onlar önlerinde en büyük engel olarak Kurân’ı görüyorlardı!

 

Bu cümleden olarak, şu durumun bilinmesi oldukça önemlidir; Allah Resulünün Medine’de mescidi Nebevî’nin kenarında, ümmetin çoğunluğunun imkân ve yaşam şartlarına uygun olarak, normal kapısı bile olmayan tek odalı toprak damlı bir evden İslam devletini yönettiğini hiç unutmayalım! Bu konuda Eşleri bile Allah Resulünün bu yaşam şartlarını değiştirmesi için O’nu zorladıkları, fakat Nebi as.’ın bunu kabul etmediği gibi, Kurân’ında, Peygamber eşlerini, bu tutumlarından dolayı, çok şiddetli bir şekilde uyarmış olduğunu görüyoruz! (krş. 33/28. ve 29. âyetler).

 

Rum suresinin bu ilk paragrafını oluşturan âyetlerle ilgili olarak, her zaman yaptığımız değerlendirme gibi, son bir hatırlatma daha yapıp bu bölüme son verelim. Dikkatinizi çekmek istediğim o hatırlatma şudur: Bahse konu olan bu âyetlerden istifade edebilmemiz için, Kurân’ın tümü gibi, bu âyetleri de günümüze getirmek zorundayız! Bunu için biz bu âyetlerin içerisinden, sadece bir kavramı gündeme getirmek istiyoruz! O kavram, bu surenin 2. âyeti olan  “غُلِبَتِ الرُّومُ  – Ğülibetir-Rûm” Yani Rumlar yenildiler, cümlesindeki, “الرُّومُ – Errûm” yani “Rumlar” kelimesidir! Buradan yola çıkarak bugün Kurân’daki bu Rûm ifadesini nasıl anlamalıyız sorusu aklımıza geliyor?

 

Bize göre, bu âyette geçen Rum kelimesinin bugünkü karşılığı; Anadolu’yu merkez kabul edersek, batı yarım kürenin, hemen tümünü içine alan, Avrupa ve Amerika da bulunan ve Hıristiyanlığı da içine alıp kendine dönüştüren Roma-Bizans-Rum kültürünün etkisi altındaki, kapitalist sömürgeci batılı ülkelerin tümüdür! Yoksa bu Rum kelimesi ile bir avuç Kıbrıs Rum’unun kastedilmiş olduğunu düşünürsek, Rûm suresinin bu ayetlerini kesinlikle anlayamayız! Bunlar Rûm suresinin ilk paragrafı ile ilgili olarak bizim yaptığımız yorumlarımızdır! Fakat her konuda olduğu gibi, bu konuda da, söylenecek tek ve son söz: “Elbette ki en doğrusunu Rabbimiz bilir” sözüdür.

 

Yukarıdaki âyetlerde, insanların Allah’ın verdiği sözü, Allah’ın kelâmı olan Vahyi, yani Kurân’ı, kısacası, Allah’ı gerektiği şekilde tanıyıp değerlendiremediklerinden bahsedilmişti! Örnek olarak “Yenilen Rumların belli bir zaman diliminden sonra (yani üç ile on yıl arasında) tekrar galip gelecekleri” yolunda haber veren âyetleri okuduğu zaman, Kureyş müşrikleri Allah Resulü ile alay etmişlerdi! Oysaki Allah Resulünün bu âyetleri okuyarak halka ilan ettiği haberler, Elçinin kendi sözleri değil, Bizzât Yüce Yaratıcının sözleri idi!

 

Tıpkı Kurân’ın tümü gibi, bu âyetlerin de, ilk muhatapları elbette ki Mekke halkı idi! Fakat Allah’ın indirdiği Vahyin tümü gibi, bu âyetlerin de hükmü evrensel olduğu için, aynı zamanda tüm insanlık da, bu âyetlerin muhatabıdırlar! Bu zaviyeden bakınca, insanların büyük çoğunluğu, bugün de Allah’ı takdir etmeleri gerektiği gibi hâlâ takdir edemiyorlar! Buna kendilerini Müslüman olarak takdim eden İslam toplumları da dâhildir! Aslında Allah’ı gerektiği gibi takdir edemeyen bu insanlar, maalesef dünyayı da gerektiği gibi anlayamamışlardır.

 

Bizim hiçbir insanı hiçbir gurubu, hiçbir toplumu hedef gösterip, ötekileştirmek gibi bir niyetimiz yoktur! Bizim derdimiz, kişiler değil, kişilerin kendi tercihleri ve eylemleri ile kişiliklerinin bir parçası haline getirdikleri, bir takım kötü sıfatlarıdır! Bunu yaparken de, bize her konuda yol gösterip, rehberlik yapan Rabbimizin indirdiği Kurân ayetlerini ve Allah’ın yarattığı kevni âyetleri referans olarak almaya çalışıyoruz! Bu yazdıklarımızın hiç birisi hâşâ Kur’an değildir. Olsa olsa bizim bu yazdıklarımız, O’ Kurân’ın yol gösterici âyetlerinden anlamaya çalışarak, şu an için elde edebildiğimiz yorumlarımızdır! Her konuda olduğu gibi, bu konuda da, söylenecek tek ve en son söz: “Elbette ki en doğrusunu Rabbimiz bilir” sözüdür.

Fakat Kurân’ın doğrularını anlayabilmemiz için, O’ Kurân’ı sadece sevap alma kastı ile sembolik ve nostaljik olarak tilavet etmek yerine, anlamaya çalışarak okumak zorundayız! Hâlbûki bizim dini kültürümüze “Kur’an anlaşılması zor, hatta insanların çoğunluğunun O’nu anlaması imkânsızdır” gibi, bir önyargı yerleşmiş durumdadır! Ey benim şeker kardeşim, sen ne zaman Kurân’ı anlamak için, bir zaman harcadın, bir emek sarf ettin de, Yüce Yaratıcı senin bu emeğini boşa çıkardı? Sen ne zaman Rabbinle Konuşmak istedin de, O’ senin için kapıları kapattı? [7]

Aslında bütün bu yorumlar, bizim vahyin gör dediği yerden bakmaya çalışıp da görüp elde edebildiğimizi düşünüp tespit edebildiğimizi zannettiğimiz yorumlarımızdır. Çünkü toplumda her insanın değerlendirme yapmak için bulunduğu pozisyon, onun değerlendirme sonuçları üzerindeki en etkili olgulardan biridir. Yani göreceğiniz şey, büyük ölçüde baktığınız yere, birde görmek istediğiniz şeye bağlıdır! Çünkü Yüce Yaratıcı “kişinin özgür tercihi ile seçip istediği şeyleri, kendisi için kolaylaştırırız!” buyuruyor. (krş. 92/7. 11.). Ve bir kere daha diyoruz ki, her konuda olduğu gibi, bu konuda da söylenecek son söz, “Elbette ki Allah en doğrusunu bilir” sözüdür.

 

Şayet sürçü kalem etti isek, önce Rabbim’in af ve mağfiretini umarım. Sonra da siz değerli okuyucularımın hoşgörü, bağışlama ve ikazlarınızı esirgememenizi rica ederim! Şu anda halen dünya kendi etrafında dönmeye devam ediyorsa, bu durumun Kurân’ı anlamamız için hâlâ bir fırsat ve hattâ belki de, son fırsat olabileceğini lütfen unutmayalım!

 

(Gelecek yazılarımızda Kurân’ın Rûm suresinin tefsir ve yorumuna kaldığımız yerden devam etme ümidiyle hoşça kalınız.)

 

    Yaşar GÜLAÇTI. 5. Nisan. 2016.  Hartlap köyü K.MARAŞ. yasargulacti@hotmail.com

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

[1] Bu kelime “âyet” kelimesinin cemîsi, yani çoğulu olup, “âyetler” demektir.

 

[2]

Yazarın Diğer Yazıları