N E V Â, 50./IV.

 

 

N E V Â, 50./IV.

 

RÛM ROMA-BİZANS SURESİ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ! (devam)

 

 

YARATMAYI İLK VE İLKEL OLARAK BAŞLATAN DA, ONU TEKÂMÜL EDECEK ŞEKİLDE TEKRARLAYANDA, ALLAH’DIR!

 

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم

 Özünde Rahman fiilinde Rahîm olan Allah adına, Allah’ın ismi ile.

 

 

اللَّهُ يَبْدَأُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ ثُمَّ إِلَيْهِ تُرْجَعُونَ {11} وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يُبْلِسُ الْمُجْرِمُونَ {12} وَلَمْ يَكُن لَّهُم مِّن شُرَكَائِهِمْ شُفَعَاء وَكَانُوا بِشُرَكَائِهِمْ كَافِرِينَ {13} وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يَوْمَئِذٍ يَتَفَرَّقُونَ {14}

Yüce Yaratıcı olan Allah’ örneksiz olarak ilk (ve ilkel) yaratmayı gerçekleştirdiği gibi, sonra o yaratmayı (tekâmül edecek şekilde) tekrarlayabilir. Kısacası siz tekrar (diriltilerek) O’na döndürüleceksiniz.

 

Nihayet tekrar dirilme saati-günü gelip (hesap vermek üzere insanlar tekrar ayağa kalktıkları) zaman, cürüm sahipleri (tıpkı iblisler gibi, o günde) tüm ümitlerini yitirmiş olacaklardır!

 

(Hesap verme gününde) Onların kendilerine yardım edecek hiçbir ortakları olmayacaktır!  Zîrâ dünyada iken, kendilerine, yardımcı olurlar-şefaat ederler ümidi ile (Allah’ın astları olarak gördükleri) bir kısım şefaatçileri, orada kendilerini hiç tanımayacaklardır! Çünkü o hesap verme günü, safların biri birinden ayrılacağı gündür! 30/11. 12. 13. 14.

 

يَبْدَأُ  – Yebde’ü” Arap dilinde bir muzârî fiil olan bu “Yebde’ü” Fiilinin aslı masdarı, “El’Bed’ü” veya “El’Bedvü” kelimeleridir. Eğer bu “Yebde’ü” fiili, “El’Bed’ü” kelimesinden gelirse o zaman; Her şeyin ilki, Hisse-Nasip, Fikir –Rey, Önce, İbtidâ, İslam içinde ilk açılan kuyu ve İri gövdeli kadın, gibi daha birçok manaya gelmektedir. Eğer bu “Yebde’ü” fiili “El’Bedvü” kelimesinden gelirse, O zaman da; Sahrâ-Çöl, Beriyye, Açığa çıkmak-Zahir ve âşikâr olmak, Hayrette bırakmak ve Geçici olarak bir yerde, yerleşmek, yani konar-göçer olmak, gibi daha birçok manaya gelmektedir. (Aterî+Lisanul’Arap)

 

Biz metin içindeki kalıp ve konumunu da dikkate alarak bu kelimeye bu manaların tümünü yansıtmaya çalıştık ve şöyle bir mana ortaya çıkmış oldu: Yüce Yaratıcı olan Allah’ örneksiz olarak ilk (ve ilkel) yaratmayı gerçekleştirdiği gibi, sonra o yaratmayı (tekâmül edecek şekilde) tekrarlayabilir. Kısacası siz tekrar (diriltilerek) O’na döndürüleceksiniz.

 

الْخَلْقَ  – El’HalK” Arapça bir mastar olan bu kelime, Yaratmak, Örneksiz ve benzersiz olarak ilk defa yaratmak, Fakat bu yaratılanlar, daha önce var olan, birtakım nesne ve varlıklardan yeni ve örneği olmayan başka bir varlığı planlayıp yaratmak. Meydana getirmek, gibi manaya gelmektedir! Ayrıca bu kelime, İsmi’mef’ul, olan “Mahlûk” yani yaratılmışlar, İnsan yığınları, halk yığınları manasında da kullanılmaktadır! (Ahterî+Lisanul’Arap)

 

Biz “Yüce Yaratıcı olan Allah’ örneksiz olarak ilk (ve ilkel) yaratmayı gerçekleştirdiği gibi, sonra o yaratmayı (tekâmül edecek şekilde) tekrarlayabilir. Kısacası siz tekrar (diriltilerek) O’na döndürüleceksiniz” şeklinde Türkçemize çevirdiğimiz, bu on birinci âyetin oldukça önemli mesajlar içerdiği kanaatindeyiz! Bu mesajlardan bazılarını şu şekilde sıralayabiliriz:

 

A: Bu âyetteki ilk mesaj; Kıyamet’e, âhirete, yani tekrar dirilmeye, hesap gününe inanmayan, şüpheyle bakan veya dili ile inandığını söylediği halde, sanki inanmıyormuş gibi davranan insanlaradır.[1]  Âyette bu insanlara şu mesajın verildiğini görüyoruz: Ey Kıyamet’e, âhirete, yani tekrar dirilmeye, hesap gününe inanmayan, şüpheyle bakan veya dili ile inandığını söylediği halde, sanki inanmıyormuş gibi davranan insanlar; “Örneksiz olarak ilk yaratmayı gerçekleştiren yüce Yaratıcı, tıpkı bunun gibi, sonradan tekrar yaratmayı başaramaz mı? Kısacası siz inansanız da, inanmasanız da, tekrar diriltilerek hesap vermek üzere, günü gelince kesinlikle O’nun huzuruna getirileceksiniz”

 

B: On birinci âyette verildiğini düşündüğüm ikinci mesaja gelince; Burada, Hallâk sıfatı ile muttasıf olan Allah’ın yaratma gücünün sadece potansiyel-statik bir güç olmayıp, aynı zamanda, aktif-devamlı, her an yaratmaya devam edip, hayata müdâhil olan bir güç olduğuna işaret etmiş olmasıdır! (krş. 36/82. 55/ 29.) Kısaca bu âyetlerde, Yüce Yaratıcının yaratmasındaki devirdâime de işaret edildiği kanaatindeyim!

 

C: Bu on birinci âyetin verdiğini düşündüğüm üçüncü mesajda ise; Yüce Yaratıcının, Bing-Bang, yani büyük patlama ile başlattığı, Evrende bugün var olan carî sistemin belli evresinden sonra, ilk ve ilkel bir canlı hayatın oluşması için gerekli olan tabiat yasalarını vazetmiş olduğunu görüyoruz! Örnek olarak canlı hayatın sudan başlatıldığını görebiliriz! (krş. 21/30.) İşte bu on birinci âyetin başındaki يَبْدَأُ  – Yebde’ü” kelimesiyle, bu ilk ve ilkel yaşama işaret edilmiş olabilir!

 

Yine bu on birinci âyette geçen “ثُمَّ يُعِيدُهُ  – Sümme yuîdühü” yani “yaratılışın tekrarı” ile de, bu ilkel ve iptidai yaşam şeklinin,  ilkelden mükemmele doğru, tekâmül etmiş olduğuna işaret edilmiş olduğu düşünülebilir! Bu şekilde tekâmüle dayalı bir yaratma şekli, tüm canlı varlıkların yaratılmasında geçerli olduğu gibi, aynı prosedürün insanın yaratılmasında da,  geçerli olduğu, bilim çevrelerinin büyük çoğunluğu tarafından kabul edilmektedir! Bu şekilde, yani ilkelden mükemmele doğru, tekâmül edip gelişen yaratma tarzına, günümüzde evrim veya evrimleşme denildiğini unutmayalım!

 

يُبْلِسُ  – Yüblisü” İblis, yani şeytan kelimesi ile aynı kökten gelen bu kelime, Ümit kesmek, Hayal kırıklığına uğramak, Melül ve mahzun olmak gibi manalara gelmektedir, (Ahterî+Lisan..) on ikinci âyette geçen bu kelimeye biz kelimenin âyet içerisindeki konum ve kalıbını da hesaba katarak “Nihayet tekrar dirilme günü gelip, hesap vermek üzere insanlar tekrar ayağa kalktıkları zaman, cürüm sahipleri (tıpkı iblisler gibi, o günde) tüm ümitlerini yitirmiş olacaklardır!” şeklinde bir mana vermeyi uygun bulduk!

 

Bir muzarî fiil olan “Yüblisü” kelimesi ile burada zımnen şu mesajında verildiği düşüncesindeyim: Ey İnsanoğlu! Dünyada iken Allah’ın verdiği aklı, hak ve hakikatin tecellisi için, yani insan fıtratının, insanlığın ortak vicdanının doğru olarak kabul ettiği yön olan, mâruf’ta kullanıp “Fetânet” sıfatı ile muttasıf olmak dururken; Allah’ın verdiği aklı, şeytan gibi, hile ve hud’a, için münker de, yani yanlışta kullanıp,“Fetânet”  yerine “Şetânet, yani şeytânet” sıfatı ile muttasıf olmak niye?[2]

 

Sonuçta böyle olanlar; Kıyamet gününde iblisleşeceklerdir! Yani tıpkı İblis gibi tüm ümitlerini yitireceklerdir! Bu “Yüblisü” kelimesi üç zamanlı bir muzârî fiildir. Dönüşmeyi değişmeyi ifade eder! Yani “Yüblisü” kelimesi, İblisleşti, İblisleşiyor, İblisleşir, ileride İblis’e dönüşür (şeytanlaşır) demektir! Bu kelimenin masdarı olan “İblîs”  kelimesi, bizim tespit edebildiğimiz kadarı ile Kuran’da 23 yerde geçmektedir. Şeytanın isimlerinden biri olan Bu “İblis” kelimesi, daha ziyade şeytanın Allah ile olan ilişkisinden bahsedilirken, kullanılmaktadır! Örnek olarak krş. 2/34. 7/11. 12. 16. 15/31. ….

 

On ikinci âyette iki defa geçen “شُرَكَائِهِمْ  – Şürekîhim” yani “Onların ortakları” ifadesi ile acaba kastedilen nedir? Bize göre; Onlar’ dan kasıt: Allah’ın verdiği sözü, indirdiği Vahyi-Kurân’ı kısacası Allah’ı gerektiği şekilde takdir edemedikleri için, dünyada hakkı-hukuku çiğneyenler! Takıp ettikleri metot, izledikleri yol çıkmaz sokağa girip, kendileri de, duvara toslayınca, Allah’ın hak fakat süreli olarak yarattığı Dünya ya “yalan dünya” demeye başlayarak, kendi kendilerini aldatan insanlardır! Hâlbuki bu adamlar “yalan dünya” diyerek küçümsedikleri dünyayı, o dünyanın mal-mülk, servet, makam-mevki, saltanat-koltuk, köşk ve sarayları elde etmek veya işgal ettikleri koltukları korumak için ölümüne bir savaş vermektedirler! Bunun için dünyayı hatta kendi ülkelerini bile kan gölüne dönüştürmekten dahi çekinmemektedirler!

 

Bu “شُرَكَائِهِمْ  – Şürekîhim” yani “Onların ortakları” ifadesindeki, ortaklar kelimesi ile ise, bize göre, iki şey kastedilmiş olabilir! Bunlardan birincisi: Allah’ı gerektiği şekilde takdir edemeyen insanların, yeryüzünde kendilerine fayda sağlar, âhirette ise kendilerine şefaat ederler ümidiyle, Allah’ın astları olarak gördükleri ve böylelikle de Allah’a şirk, yani eş ortak koştukları bir takım varlıklardır. Bu varlıklar zannedilenin aksine, taştan ağaçtan veya değişik materyallerden yapılmış putlar değil, Aksine bu varlıklar, çoğunlukla irade sahibi varlıklardır.

 

Bu irade sahibi varlıkların başında da, elbette ki, insanlar gelmektedir! Tarihi süreçte insanlar (dilleri ile aksini söyleseler de) biri birilerine sanki Tanrıya tapar gibi tapmışlardır! Yani insanlardan bir kısmı, bir taraftan, kamu otoritesini elinde bulundurduğu için, gücünden dolayı muktedirlere, öbür yandan da, Allah’ın yeryüzünde astları olarak gördükleri, Azizler, Evliyalar, Şeyhler, (sözde) Mürşidler le, birtakım dînî, tasavvufî ve siyasî liderlere tapınmışlardır! (krş. 9/31. 10/18.) Eğer çevremizi dikkatli bir şekilde tetkik edebilirsek, günümüzde de değişen bir şeyin olmadığını rahatlıkla görebiliriz!

 

Bize göre, on üçüncü âyette geçen bu ortaklar kelimesi ile kastedilmiş olan şeylerden ikincisi ise: Yeryüzünde, Allah’ı gerektiği gibi takdir edemeyen insanların, dünyada iken kurdukları, menfaate ve hazz’a dayalı soygun ve zulüm düzenini kurup ayakta tutmak için kendilerine destek ve yardımcı olan menfaat ortaklarıdır! Zîrâ yeryüzünde hüküm sürmüş ve sürmekte olan, hiçbir diktatör, hiçbir despot, hiçbir zalim, kendilerine yardımcı olacak menfaat ortakları, yani şürekâsı, yani saz arkadaşları olmadan ayakta kalamazlar! Fakat dünyadaki bu ortaklığın öbür dünyada, yani gerçek olanla sahte olanın biri birinden ayrılacağı ayrılık gününde, hemen son bulacağını da yine bu âyetlerden anlıyoruz! (krş.30/13. 14. 43/67.) Hattâ bu on üçüncü âyetten anladığımıza göre, orada ortaklar biri birini tanımayacaklar, daha doğrusu tanımamazlıktan geleceklerdir![3]

 

Dünyayı dolaşıp, Evrenin yaratılışı üzerinde fikir yürüterek geçmişten ibret almadıkları için, Allah’ın yarattığı tabiat ayetleri ve indirdiği Kur’an âyetlerini tanımadıkları için, Allah’ı da, gerektiği şekilde takdir edemeyenler, o günde iblisleşerek ümitsizlik içerisinde kıvrana dursunlar!

  

 

فَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَهُمْ فِي رَوْضَةٍ يُحْبَرُونَ {15} وَأَمَّا الَّذِينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِآيَاتِنَا وَلِقَاء الْآخِرَةِ فَأُوْلَئِكَ فِي الْعَذَابِ مُحْضَرُونَ {16}

Öbür yandan(Allah’ın âyetlerine) inanıp, O’na güvenerek ıslah edici ameller işleyenler, huzur veren bahçelerde, güzel mûsikî dinletisi ile mutluluklar içerisinde mest olacaklardır!

 

Buna karşılık Allah’ın âyetlerini yalanlayıp âhiretteki hesabı da yok sayanlara gelince! İşte onlar, azabın içerisinde yaptıklarının sonuçları ile yüzleşeceklerdir! 30/15. 16.

 

يُحْبَرُونَ  – Yuhberûn” On beşinci âyetin sonunda gelen bu kelimenin masdarı yani kökü “El Hubr” kelimesidir. Arapça olan bu kelime: Âlim ve fâdıl kimse, Yahudi din âlimi, Mutluluk, Güzellik, Güzel sanatların bazı dalları, örneğin Şiir ve Müzik gibi! Süslemek, güzelleştirmek, Yemen alacası denilen bir çeşit dokuma, bez, Bulut parçası, Mesleğe yeni başlamış Mûsikî icracısı gibi, daha birçok manaya gelmektedir. (Ahterî+Lisanul’Arap).

 

Biz on beşinci âyetin sonunda gelen bu kelimeye, âyet içerisindeki kalıp, konum ve lügat manalarını da hesaba katarak, meâlde “Onlar huzur veren bahçelerde, güzel mûsikî dinletisi ile mutluluklar içerisinde mest olacaklardır! Şeklinde mana vermeyi uygun bulduk! Benzeri bir yorum için (bkz. M. İslamoğlu, Hayat kitabı Kur’an, ilgili âyet) En azından, Anadolu da yaşayan Müslümanlar arasında, güzel sanatların, heykel, resim ve müzik gibi bazı dallarına karşı oluşan tepkinin, en azından müzikle ilgili bölümünün Kurân’la ilgisinin olmadığını bu âyetle görmüş olduk! Yani kategorik olarak müziğin, dinen haram ve yasak olduğuna dâir verilen fetvaların Kur’an la, dolayısı ile de, dinle bir ilgisinin olmadığını bu âyetten anlamış olduk!

 

Çünkü Yüce Yaratıcının, Cennetinde ağırladığı müminlerin huzur veren bahçelerde, güzel mûsikî dinletisi ile mutluluklar içerisinde mest olacaklarına dair olan Vahyin beyanına göre, Cennette müzik dinletisinin de, olacağını öğrenmiş olduk! Bu şu demektir: Eğer birilerinin iddiâ ettikleri gibi, İslam da müzik haram olsaydı, Allah Cennetteki müminlerin, haram olan mûsikî dinletisi ile mutluluklar içerisinde mest olmalarından bahsetmezdi! Ayrıca gerek halk kültürümüzde, gerekse de, Kitâbı-Mukaddeste, Davut as.’ın güzel (Dâvûdî) sesi ile müzik eşliğinde, Rabbini zikretmesi de, bizdeki müzikle ilgili çekincelerin, hak dini tebliğ eden Davut as. tarafından paylaşılmadığının, ispatı gibidir. (krş. Kitabı- Mukaddes, Mezmurlar, bölümü.) Zâten mûsikî’nin haram olduğuna dair, Kurân’da, en küçük bir işaret dahi bulunmamaktadır!

 

Bizim tüm bu gayret ve çalışmalarımızın bir tek hedefi vardır: Yüce Yaratıcının insanlığa hidayet rehberi olarak indirdiği ve O’nun koruması altında bulunan, Vahyin en son ve en mükemmel örneği olan Kurân’ı nın isteyen insanlarla, tekrar hayata yön veren bir hayat kitabı olarak yaşaması içindir. Eğer Vahyin en son ve en mükemmel örneği olan, Allah’ın kitabı bu Kurân’la verilen ve insanlık için hayat kaynağı olan mesajları almak istiyorsak, içerişsinde bulunduğumuz şu günler, bizim için belki de son bir fırsat olabilir! Bunun için,  Mushaf’ı, yani Kurân’ı, önümüze aldığımızda, kafamızdaki tüm sabit fikirlerden, meselâ, “Kurân anlaşılması zor hatta imkânsız bir kitaptır O’ ancak ölülerin ardından savap kastı ile okunabilir” gibi, her türlü önyargı ve vesveseden kurtularak, O’nu anlama kastı ile okumaya başlayalım!

Ey benim şeker kardeşim, sen ne zaman Kurân’ı anlamak için, bir zaman harcadın, bir emek sarf ettin de, Yüce Yaratıcı senin bu emeğini boşa çıkardı? Sen Rabbinle Konuşmak istedin de O’ senin için ne zaman kapıları kapattı? Ve bu konudaki son söz “Elbette ki Allah en doğrusunu bilir” sözüdür.

Aslında bütün bu yorumlar, bizim vahyin gör dediği yerden bakmaya çalışıp da görüp elde edebildiğimizi düşünüp tespit edebildiğimizi zannettiğimiz yorumlarımızdır. Çünkü toplumda her insanın değerlendirme yapmak için bulunduğu pozisyon, onun değerlendirme sonuçları üzerindeki en etkili olgulardan biridir. Yani göreceğiniz şey, büyük ölçüde baktığınız yere, birde görmek istediğiniz şeye bağlıdır! Çünkü Yüce Yaratıcı “kişinin özgür tercihi ile seçip istediği şeyleri, kendisi için kolaylaştırırız!” buyuruyor. (krş. 92/7. 11.). Ve bir kere daha diyoruz ki, her konuda olduğu gibi, bu konuda da söylenecek son söz, “Elbette ki Allah en doğrusunu bilir” sözüdür.

 

Şayet sürçü kalem etti isek, önce Rabbim’in af ve mağfiretini umarım. Sonra da siz değerli okuyucularımın hoşgörü, bağışlama ve ikazlarınızı esirgememenizi rica ederim! Şu anda halen dünya kendi etrafında dönmeye devam ediyorsa, bu durumun Kurân’ı anlamamız için hâlâ bir fırsat ve hattâ belki de, son fırsat olabileceğini lütfen unutmayalım!

 

(Gelecek yazılarımızda Kurân’ın Rûm suresinin tefsir ve yorumuna kaldığımız yerden devam etme ümidiyle hoşça kalınız.)

 

    Yaşar GÜLAÇTI. 24. Nisan. 2016.  Hartlap köyü K.MARAŞ. yasargulacti@hotmail.com

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

[1] Bir düşününüz! Bir insan “Âmentü billahi ile başlayıp, … Vel’yevmil’âhir,”  Yani âhiret gününe, Yeniden dirilip Bu dünyada yaptıklarımın âhirette hesabını vereceğime inanıyorum, dediği halde, hırsızlık, yolsuzluk yapar mı? Rüşvet verip alır mı? Yalan söyler mi? Adam öldürür mü? Biliyorsunuz, Âmentü’ye inanmayan Müslüman olamaz! Öyleyse Müslüman olan da, hırsızlık yapamaz, yolsuzluk yapamaz, rüşvet alamaz, Yalan söyleyemez, Adam öldüremez! Ama en çok hırsızlık, en çok yolsuzluk, yapılan ülkelerin başında Müslüman ülkeler gelmektedir! Yine günümüzde en çok yalanın söylendiği ülkeler, en çok adam öldürülen ülkelerin Müslüman ülkeler olduğu, konusunda hemen herkes hemfikir!

Biz bu yazıları yazarken, yıllardır engellenen, devletin bütçe harcamalarını denetleyen Sayıştay’ın, yıllar sonra ilk defa yayınladığı, 2014 yılına âit denetleme raporları yayınlandı. Bu rapora göre: Sadece 2014 yılında hesabı verilemeyen, daha doğrusu birileri tarafından “iç edilen” para yeni TL. ile 48 milyar liradır. Yani eski para ile 48 katrilyon liradır! Hesabı verilemeyen bu paralardan yeni para ile 23 milyon lirası, TC. Diyanet işleri başkanlığında buharlaşmıştır. Yani sadece diyanette bir yılda hesabı verilemeyen paranın miktarı eski para ile 23 trilyon liradır! Bu paraları “iç eden” lerin hepsi, “Âmentü billahi, ile başlayıp, … Vel’yevmil’âhir,”  Yani âhiret gününe, Yeniden dirilip, bu dünyada yaptıklarımın âhirette hesabını vereceğime inanıyorum, diyen insanlardır!

 

[2] Biri birilerinin yüz seken derece zıddı olan bu Fetânet ve Şetânet ifadeleri ile ilgili olarak halkın belleğinde oluşmuş olan bir yanlış kavramayı sizinle de paylaşmak istiyorum! Fetânet”  Kelimesinin anlaşılması ile ilgili olarak bir problem yok. Çünkü bu kelime Allah’ın insanlara lütfettiği aklı, yerinde, yani maruf ve doğru bir şekilde kullanmayı ifade etmektir! Onun için Peygamberlerin sıfatlarından biri de “Fetânet” sıfatıdır. Bu sıfatı hak eden her insan bir dehadır! Fakat bu sıfatın tam zıddı olan  Şetânet sıfatı ise, Allah’ın insanlara lütfettiği aklı, maruf ve doğru bir şekilde kullanmak yerine, şeytan bibi nefsinin menfaatleri doğrultusunda, münker’ de, yani yanlışta kullanan insanların sıfatıdır. Bu zaviyeden bakınca, tarihte şetânet, yani şeytânet sıfatı ile muttasıf olan bazı insanlar yanlış bir şekilde deha olarak vasıflandırılmışlardır! Bu konu da, Ebu Süfyan ve Muaviye ile Kurân’ı tedavülden kaldırıp mızrakların ucuna takmayı akıl eden Muaviye’nin akıl hocası Amr-İbnil Âs gibi, bazı kişileri örnek olarak gösterebiliriz! Çünkü şetâneti yani şeytaneti kendileri için yaşam tarzı haline getiren bu insanlar, yanlış bir şekilde bazı tarihçiler tarafından “Arap’ın dehâları olarak tanıtılmışlardır!

 

[3] Bizim yukarıdaki tespitlerimizin doğruluğunu test etmek için, (BOP) yani Büyük Ortadoğu projesinin uygulama sahası olan İslam ülkeleri dikkatli bir şekilde gözlemlendiği zaman, şu sonuçlar görebilir: Bir tarafta İslam ülkelerinin kamu otoritesini bir şekilde ellerine geçiren muktedirler! Öbür yanda ise bu muktedirlerle işbirliği ve menfaat ortaklığı yapan, (sözde) hukukçuları, kolluk güçlerini ve din adamlarını görüyoruz! Sözde hukukçular muktedir ve çevresinin menfaatleri doğrultusunda, ısmarlama iddianame hazırlayıp, mahkeme karaları üretirlerken, öbür yandan da, sözde din adamlarının, muktedirlerin yaptıkları, haksızlıkları-hukuksuzlukları, yani hırsızlıkları, yolsuzlukları, meşru göstermek için, durmadan ısmarlama, din kılıfı giydirilmiş fetvalar ürettiklerine şahit olunmaktadır! Tâaki aralarındaki rant (genellikle ihale rantı) paylaşımından dolayı, problem çıkıncaya kadar! Rant paylaşımından dolayı, aralarında problem çıkınca da, biri birilerinin gırtlağına nasıl sarıldıkları, biri birilerini nasıl, paralel yapı, vatan haini, casus ilan ettikleri hayretle izlenecektir! Daha dünyada iken, dünkü ortaklarını bu şekilde itham edip ötekileştiren bu insanlar, âhirette de biri birilerine yardım ettiklerini, inkâr edecekler, hatta biri birilerinin gırtlağına sarılacaklar. Yahutta biri birilerini yok sayıp görmezden gelmeye çalışacaklardır. İşte yukarıdaki âyetler tam da âhirette cereyan edecek olan bu durumu haber vermektedir! (krş. 30/13. 14.) 

 

Yazarın Diğer Yazıları