Nereden Başlamalı?

 Mehmet Alkış

 

 

 

Nereden Başlamalı?

 

Müslümanlar; her türlü olumsuzluğun, sömürünün, ahlaki yozlaşmanın, adaletsizliğin, bencilliğin, çıkarcılığın, sapkınlığın, köleliğin, bunalımın, çatışmanın, ırkçılığın, tahrifatın egemen olduğu, bütün kapıların kapandığı bir dünyaya nefes aldırmak için çare üretmek zorundadırlar.

 

İddiası olan herkesin önce devrimlerin anasını benliğinde sessizce gerçekleştirerek işe başlamak dışında bir seçeneği olmadığını bizi bizden daha iyi tanıdığında kuşku bulunmayan yaratıcımız bildiriyor. Bu olmadan hiçbir gerçek toplumsal devrimi/değişimi başarmanın mümkün olmadığını da ekliyor. Bildirmekle de kalmıyor, tabi tutulduğumuz bu sınavdan geçmek zorunda olduğumuzu da hatırlatıyor. Geçmezsek ağır bir cezaya çarptırılacağımızı, geçersek paha biçilmez bir ödüle kavuşacağımızı da ekliyor. 

 

 

Öyleyse; savrulmadan, kaymadan, kendimizi aldatmadan doğru yerden başlamak, doğru yoldan ilerlemek ve doğru yerde durmak için gücümüz oranında çabalayacağımıza karar vererek işe başlamalıyız. 

  

 

İnsanın öncelikle yapması gereken, kendisi ve tüm varlığa anlam yüklemek üzere arayışa girmektir. İkincisi ise, bulduğu anlam çerçevesine uygun biçimde nasıl yaşayacağını belirlemektir.

 

  

İnsan zihnini meşgul eden bu ihtiyaç süreklilik arz ettiğinden insanlık tarihinin her döneminde bu yönde yoğunlaşan çabalarla çokça karşılaşıyoruz. Peygamberler bu konuyu öncelikle açıklığa kavuşturma çabası içindeki öncüler ve uyulması gereken örneklerdir. Filozofların da aynı yolda ilerlemeye çalıştıkları biliniyor.

 

  

Konu doğrudan inanç alanını ilgilendiren yaratılışla bağlantılı olduğu için insanın öncelikli ve en temel meselesi Dinle ilişkisidir. İlişkinin bir tarafında Allah’a ve gönderdiklerine inanmaya, diğer tarafında bunu inkâra dayalı görüşler yer almaktadır. Yanıltıcı iddialara rağmen, tarih, bu temel eksen üzerinden yürüyen mücadelelerle şekillenmiştir.

 

  

İnananlar da inkâr edenler de mücadelelerinde aklın rehberliğini esas almışlardır. Sanıldığının aksine, yalnız inkâr edenler değil, inananlar da akli çabaya içinde olmuşlardır. Nitekim Dine göre yükümlü (mükellef) olmanın iki şartından ilki akıl sahibi olmak, diğeri ise, aklı kullanma yeterliğine sahip olmaktır. Aklı olmayanın dini de yoktur. Aradaki fark, Müslüman aklın vahye tabi olmasıdır.

 

  

Bu çerçevenin sonucu olarak ihtiyaç ve arayış içindeki akıl sahibi insana Allah, elçiler aracılığıyla adı İslam olan ve mensuplarına Müslüman denilen bütün çağları kapsayan tek bir Din göndermiştir. Dinin doğrudan muhatabı akıl sahibi bireylerdir. Hem bireysel hem toplumsal sorunların çözümleri olağanüstü müdahalelere değil, akıl sahibi insanın iradesine bırakılmıştır.

 

  

Onun içindir ki, Müslümanlar aklını ve iradesini kullanan bilinçli bireyler olmak zorundadırlar. Bundan imtina etme hakkına sahip değildirler. Kitlenin peşinden şuursuzca sürüklenen akıl ve iradeden yoksun insanlar gibi davranamazlar. Karar süreçlerinin dışında kalamazlar, müdahil olur ve sorumluluktan kaçamazlar. Mükellef olarak akıl ve iradelerini kimseye teslim edemezler. Özgür ve bağımsızdırlar. Her türlü fiil ve eylemin cezasına katlanırlar. Risk almaktan bedel ödemekten çekinmezler.

 

 

 İyiliği emreder kötülükten kaçınırlar. Zulmetmedikleri gibi zulme uğramaya razı olmazlar. Haksız yere cana kıymazlar. Hakkı bile bile gizlemezler. Mal biriktirip azgınlaşmazlar. Mal ve güç sahiplerini üstün görmezler. Emanete ihanet etmezler. Sözlerinde dururlar. Zekâtlarını hakkıyla verirler. Yetimin hakkını asla yemezler. Fakire, yetime, yolda kalmışlara, esirlere yardım ederler. Muhtaçları azarlamazlar. İnsanların kusurlarını affederler. Yalnızca Allah’a dayanıp güvenirler. Yalnız Allah yolunda savaşırlar. Darlıkta da bollukta da mallarını paylaşırlar. Kızdıkları zaman öfkelerini yenerler. Başkalarının ilahlarına sövmezler. Ölçü ve tartıda hile yapmazlar. Helal ve temiz olan şeylerden yerler. Asla yalan şahitlik yapmazlar. Emanete ihanet etmezler. Dillerini eğip bükerek(gerçeği gizleyerek )konuşmazlar. İnsanlar arasında adaletle hükmederler.  Alçak gönüllüdürler. Gurur ve kibirden kaçınırlar.  Namuslarını (ırzlarını) korurlar. Zinaya asla yaklaşmazlar. Anne ve babalarına itaatkârdırlar.  Boş şeylerden yüz çevirirler. Zanda bulunmazlar. İnsanlarla alay etmez ve aşağılamazlar. Cahillerle tartışmazlar. Kınayıcının kınamasından korkmazlar. Asla yalan söylemezler. Yeminlerini bozmazlar. Sözleşmelere uyar, anlaşmaları bozmazlar. Yakınlarına (akrabalarına) yardım ederler. Zorda, darda ve savaş anlarında sabrederler. Verilen rızıktan yerli yerince harcarlar. Cimrilik yapmazlar, saçıp savurmazlar, cömerttirler. İşlerini istişareyle yürütürler. Her türlü köleliği reddederler.

  

 

Daha sayılabilecek bunlar gibi birçok özelliğe sahip, bilinç düzeyi yüksek, dinamizmini ve motivasyonunu kaybetmemiş Müslüman bireylerden oluşan bir toplum, elbette sorunlarını çözmeyi başarır.

  

 

Bunun için; savunmaya çekilmiş, özgüvenini ve iddialarını yitirmiş, pasif, edilgen, merkezi konumundan uzaklaşmış, acze düşmüş, akıl ve iradesini kullanmayan, başkalarının peşinden giden, tezlerini ortaya koyamayan, proje üretemeyen, eleştiriden öte gidemeyen, öneride bulunamayan, risk almayan, bedel ödemeyen, rahatına düşkün, Müslümanlığını belirsizliğe mahkûm etmiş hallerinden hızla sıyrılmak zorundadırlar. 

 

  

Müslümanlar; inanç, görüş, proje, tez, öneri ve iddialarıyla ve gerçek kimlikleriyle yeniden ortaya çıkmakta çok geciktiler. Bu yükümlülükten daha fazla kaçamazlar. Her türlü olumsuzluğun, sömürünün, ahlaki yozlaşmanın, adaletsizliğin, bencilliğin, çıkarcılığın, sapkınlığın, köleliğin, bunalımın, çatışmanın, ırkçılığın, tahrifatın egemen olduğu, bütün kapıların kapandığı bir dünyaya nefes aldırmak için çare üretmek zorundadırlar. Eleştiriyle yetinip bir kenara çekilemezler.

 

 Bütün kirli bilgilerden ve zihinsel kargaşadan kurtulmuş bir ümmi paklığıyla varlığının anlamını fark etmek ve Hira’daki gibi vahyi iliklerinde hissederek yeni bir başlangıç yapmak kaçınılmaz bir yükümlülüktür.

Yazarın Diğer Yazıları