Osmanlı Devletinde Hoşgörü Politikası

Genel olarak hoşgörü kavramı, kendisine aykırı gelse bile, her şeyi anlayışla karşılayarak hadiseleri veya muhataplarımızı olabildiğince hoş görme durumu olarak ifade edilmektedir. Hoşgörü sosyal anlamda karşımızdakileri oldukları gibi kabul edebilme erdemidir. Başka bir ifadeyle hoşgörü anlayışı, kişinin kendisinden farklı dînî inançlara, ahlâkî değerlere ve dünya görüşüne sahip olan başka insanlara müdahale etmekten kaçınma eylemi olarak ifade edilebilir.


Çok büyük bir coğrafyada, çok geniş topraklara sahip olan Osmanlı Devleti’nin farklı inançlar, milletler ve kültürlere sahip olan tebasına uyguladığı hoşgörü politikası, Osmanlı toplumunda yüzyıllarca huzur ve barışın etkili olmasına vesile olmuştur. Orta Çağ Avrupa’sında insanlar haksız yere öldürülürken ve Avrupa devletleri, mensubu oldukları kendi toplumlarına bile her türlü zulümleri uyguluyor iken; Osmanlı Devleti ise uyguladığı hoşgörü politikası sebebiyle, idaresi altında bulunan farklı dinlere, dillere ve kültürlere bağlı insanların barış içerisinde yaşamalarını sağlıyordu. Osmanlı Devleti’nin uyguladığı hoşgörü politikası “Osmanlı Millet Sistemi” ne göre şekillenmektedir.


“Osmanlı Millet Sistemi” ne göre Osmanlı Devleti’nde yaşayan Hıristiyan ve Yahudiler de tıpkı Müslümanlar gibi hür tebaadan sayılmaktaydı. Söz konusu sisteme göre Kilise ve Havralar devlet tarafından korunarak bu insanlar hiçbir şekilde köle veya esir edilmezlerdi. Mal ve mülk sahibi de olabilen bu insanlar Müslümanların faydalandıkları arazilerden de faydalanabilmekteydiler. Bu insanların bağlı oldukları cemaatlerin oluşturdukları dînî ve kültürel kurallar kadılar tarafından da onlar için bir kanun olarak düzenlenirdi. Aynı zamanda gayrimüslim azınlıklar kendi aralarında esnaf birlikleri oluşturup her türlü ticareti yapabilirlerdi.


Osmanlı Devleti’nde uygulamaya konulan “Millet Sistemi” sayesinde, Gayr-ı Müslim Osmanlı vatandaşlarının dini işlerine hiç bir zaman müdahale edilmemiştir. Bundan dolayı Gayr-ı Müslimlerin yüzyıllarca Osmanlı hâkimiyeti altında yaşadıkları halde, asimile olmayarak din ve milliyetlerini korumaları mümkün olmuştur.


Batılı pek çok seyyah ve tarihçinin kaleminden Osmanlı hoşgörüsüne dair yazılan pek çok örnek bulmak mümkündür. Önemli bir ilim adamı olan Brockelman Osmanlı hoşgörüsüne dair şöyle demektedir:“Müslüman Türkler, fetihler esnasında isteselerdi Hristiyanları tamamen yok edebilirlerdi. Fakat mensubu bulundukları din, buna müsaade etmez.” Macaristan Cumhurbaşkanı Pal Schmitt ise Osmanlı hoşgörüsünü şu cümlelerle ifade etmektedir: “Ülkemizi iyi ki Türkler fethetmiş. Ülkemiz Türkler değil de başka bir millet tarafından alınsaydı, dilimizi ve dinimizi değiştirmemizi isteyeceklerdi biz de asimile olacaktık.”


Tarih şahittir ki, Osmanlı Devleti tarihinin hiçbir döneminde sömürgeci ve emperyalist bir politika takip etmemiştir. Her zaman, fethedilen ülkelerden alınan vergilerden çok daha fazlası oraların imarı için yatırım olarak harcamıştır. Eğer Osmanlı Devleti, hâkim olduğu coğrafyalarda çağdaşı sömürgeci Avrupa devletlerinin uyguladığı gibi sömürgeci bir politika takip etseydi, bugün eski Osmanlı coğrafyalarının bakiyelerinde yaşayan bazı milletlerin etnik ve kültürel varlıklarını devam ettirebilmeleri mümkün olmayabilirdi. Çünkü Osmanlı hâkimiyetinde bulunan öyle coğrafyalar vardır ki, Osmanlı Devleti’nin bu coğrafyalardaki hâkimiyeti üç-beş asrı bulmaktadır. Meselâ Osmanlı Devleti Bulgaristan’da ortalama olarak 504 yıl, Yunanistan’da 400 yıldan fazla, Suriye ve diğer Ortadoğu İslâm beldelerinde ise ortalama olarak 400 yıldan fazla kalmıştır. Buna rağmen, Osmanlı Devleti söz konusu coğrafyalardan çekildikten sonra, gerek Balkanlar ve gerekse Orta doğuda kurulan hiçbir devletin resmî dili Türkçe olmamıştır. Halbuki, Avrupalı sömürgeci devletlerin bırakın üç-beş asrı, yüz-yüzelli yıl hâkim olduğu coğrafyalardan çekildikten sonra bile, bu topraklarda kurulan birçok devletin resmi dili sömürgeci devletin resmi diliyle aynı dil olmuştur. Bu da, yani iki farklı medeniyete sahip olan Osmanlı ve sömürgeci Batı devletlerinin insanlara bakış açısındaki farklılığı çok açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Osmanlı Devleti hâkimiyet altında tuttuğu azınlıklara Allah’ın emaneti olarak bakarken, sömürgeci Avrupa devletleri ise sömürge topluluklarına her türlü baskı ve asimilasyonu reva görüyorlardı. Bu gerçekliği Avrupalı tarihçi Richard Paters çok enfes bir şekilde şu şekilde ifade etmektedir: “Türkler asırlar boyunca birçok millete hâkim oldular, fakat onları asimile etmeye asla gayret etmediler. Onlara hürriyet verdiler, din ve kültürlerinin yaşanmasına müsaade ettiler.”


Pekâlâ, Osmanlı Devleti’nin çağdaşı olan sömürgeci Avrupa devletlerinin, “kendilerinden olmayan” sömürge topluluklarına, her türlü baskı ve cebirle kendi kültürlerini empoze etmeye çalışırken Osmanlı Devleti’nin aynı asimile politikasını uygulamamasının temel sebebi nedir? Bu sorunun en kestirme ve en kısa cevabı, Osmanlı Devleti’nin dayandığı temel dînî referanslarla ilgilidir. Birçok araştırmacının tespitine göre temel hukukî dayanaklarına göre Osmanlı Devleti bir İslâm devletidir. İslâm dini ise, İslâm ülkelerinde yaşayan ve kendilerine zimmî denilen Gayrı Müslimlere hoşgörülü olarak muamele edilmesini emretmektedir. Osmanlı Devleti de, temel hukukî dayanak olarak bir İslâm devleti olduğuna göre, elbette azınlıklara karşı hoşgörü anlayışına dayanan müsamahalı bir yaklaşım sergilemek zorundaydı.


Bu yönüyle Osmanlı Devleti için hoşgörü politikası bir keyfiyet değil bir zorunluluktur.


İslâm dininin İslâm ülkelerinde yaşayan azınlıklara ”hoşgörüyle” muamele edilmesini öngören birçok hükmü bulunmaktadır. Bu konuda Efendimiz(sav)in, Sahabe efendilerimizin ve onlardan sonra gelen diğer İslâm devletlerinin uygulamalarında birçok örnek bulmak mümkündür. Konumuzla ilgili olarak Rabbi Teâlâ Kur’anı Kerimde yer alan ayeti kerimelerde şöyle buyurmaktadır: “Dinde zorlama yoktur…”(Bakara 256) “ Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi elbette iman ederdi. O halde sen, inanmaları için insanları zorluyor musun?” (Yunus 99)


Efendimiz (as.) ise, Hadisi şeriflerinde hâkimiyet altında tutulan azınlıklara iyi davranılması hakkında şöyle buyurmuştur: "Kim bir zimmîye eziyet ederse ben onun davacısıyım. Ben kime (bu dünyada) davacı olursam, kıyamet gününde de davacı olurum." (Acluni, Keşfu'l-Hafa' II, 218) “Kim bir muahide/zimmîye zulmeder veya gücünün üstünde bir iş yükler ya da zorla ondan bir şey alırsa kıyamet günü ben onun hasmıyım.” (Ebu Davud, Haraç, 31-33)


Yukarıdan beri söz konusu edilmeye çalışıldığı gibi, İslâm beldelerinde yaşayan Gayrı Müslimlere yönelik uygulanan “hoşgörü” politikası, İslâm hukuku çerçevesinde dînî/İslâmî bir zorunluluktur. Bu uygulama başta Osmanlı Devleti olmak üzere İslâm ülkelerinde yıllar yılı uygulanmıştır, bunda şüphe yoktur. Dünya insanlığının bu İslâmî ve insanî uygulamalardan ders alması gerekir. Dünya insanlığı olarak geldiğimiz nokta itibarıyla, gerek İslâm dünyası ve gerekse dünyanın diğer coğrafyalarında yaşanan bunca olumsuzluklara rağmen, dünyamız “hoşgörü” gibi müşfik bir anlayışa ne kadar da muhtaçtır…

   ,
Yazarın Diğer Yazıları