Laiklik Bu Ülkenin Kaderi Midir?

Geçen haftalar ülkemizin gündeminin önemli bir kısmını, TBMM başkanı İsmail Kahraman’ın hazırlanacak yeni anayasa ile ilgili olarak söylediği, “Laiklik yeni anayasada olmamalı” şeklindeki açıklamalarının tartışılması oluşturmuştur. Şüphesiz her Türkiye Cumhuriyeti Devleti vatandaşı gibi, Meclis başkanı İsmail Kahraman da hazırlanacak olan yeni anayasa ile ilgili kişisel görüşlerini ortaya atmıştır. Fakat İsmail Kahraman’ın bu cümleleri Meclis başkanı sıfatıyla söylemesi, söyleyenin ve söylenenlerin önemini bir kat daha artırmıştır.


Bilindiği gibi laiklik kavram ve uygulama olarak ilk defa eski Yunan şehir devletlerinde görülmüştür. Ortaçağ Avrupa’sında toplum üzerinde ezici bir baskı kuran kilise örgütü hiçbir müspet gelişmeye müsaade etmemiştir. Bundan dolayı Avrupa’da kilisenin halk üzerindeki baskısına karşı, kiliseye karşı Reform hareketleri başlatılmıştır. Reform hareketleri sonucunda kilisenin halk üzerindeki tasallutu önemli ölçüde kırılmış olacaktır.


Laiklik kavramı Fransız inkılabından sonra yayılma göstermeye başlamıştır. Kısaca laiklik, din işleriyle devlet işlerinin birbirinden ayrılması olarak ifade edilebilir. Şüphesiz, Laikliğin en önemli yönü, laiklik ile kişilere din ve vicdan özgürlüğü sağlamış olmasıdır. Laik sistemlerde din ve vicdan özgürlüğü devlet tarafından güvence altına alınır.


Bilinen bir gerçekliktir ki, Osmanlı Devleti temel dayanağı itibarıyla bir İslâm devletidir. Osmanlı Devleti’nin Anadolu toprakları üzerinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti de, kuruluş yıllarında hukukî dayanağı itibarıyla laik bir devlet değildir. Bu yönüyle, ne 20 Ocak 1921 yılında kabul edilen Teşkilatı Esasiye Kanunu ve ne de 20 Nisan 1924 yılında kabul edilen “Yirmi dört anayasası” temel dayanakları itibarıyla laik bir anayasadır. Laiklik anayasaya 1924 anayasasında 5 Şubat 1937 yılında yapılan değişiklikle girmiştir. Bundan sonra hazırlanan ve kabul edilen 1961 ve 1982 anayasalarında da laiklik ilkesi anayasalarda önemli bir ilke olarak yerini korumuştur.


Biliyoruz ki, söz konusu 1924 anayasasında yapılan değişiklikle anayasa dâhil edilen laiklik ilkesi mevcut anayasaya dâhil edilirken, herhalde o dönem halkının görüşlerine başvurulmamıştır. Çünkü, özellikle 1930 ve 1946’lı yıllar arasında ülkemizde otoriter özellikleriyle hatırlanan “Tek parti sistemi” yürürlüktedir. Tek parti yönetiminin de, bu günkü anlayış ve tanım çerçevesinde demokrasi olmadığı gayet açıktır.


Laiklik elbette kamu yönetimiyle ilgili bir kavramdır, fertleri dînî tercihlerinde serbest bırakır. Hep söylene geldiği gibi, fertlerin laik olması zaten mümkün değildir. Toplum içerisinde yaşayan fertlerin hak ya da batıl mutlaka bir inançları vardır. “Ben laikim” diyen bir insan, bilerek veya bilmeyerek “ben hiçbir dine inanmıyorum” demektedir. Bunu da herhalde bilinçli bir kişinin kabul etmesi mümkün değildir. Hazreti Âdem(as)den bu yana gelen insanlık tarihi incelendiğinde, tarih boyunca yaşayan her toplumun ortalama olarak doğru ya da yanlış, hakk veya batıl mutlaka bir dînî inancı olmuştur. Çünkü insanlarda inanmak ihtiyacı yaratılış itibarıyla fıtrîdir. Yani, Allah(cc) insanları yaratırken ”mutlaka bir yaratıcıya inanması” eğiliminde ve donanımında yaratmıştır.


Yukarıda da söz konusu edildiği gibi, laikliğin fert ve topluma sağladığı en önemli avantaj din ve vicdan özgürlüğüdür. Fakat ne hazindir ki, üzerinde yaşadığımız ülkemiz olan bu coğrafyada, yıllar yılıdır laiklik ilkesi dindar ve mütedeyyin insanlara hep baskı aracı olarak kullanıla gelmiştir. Bu anlamda bu ülkede yıllarca, en ufak bir İslâmî hareketlilik bile laikliğin ihlali olarak kabul edilerek, suç isnat edilenlere en acımasız ve en keyfî cezalar verilebilmiştir. Bu anlamda nice kanaat önderlerimiz ve nice mütefekkirlerimiz, söz konusu keyfî ve uyduruk uygulamalar yüzünden yıllarca hapishanelerde mahkûm edilmişlerdir. Camia olarak 28 Şubat süreci öncesi ve sonrasında yaşanalar, yaşatılanlar iddiamızın en büyük delildir.


Laikliğin dindarlara baskı aracı olarak kullanılması uygulaması nihayet, 2002 yılından itibaren iktidara gelen Ak parti hükümetleri döneminde önemli ölçüde sona ermiştir. Artık bu yeni dönemden itibaren, daha önce inançları ve sahip oldukları manevî değer yargıları yüzünden yıllardır ötelenen ve yok hükmünde sayılan mütedeyyin kesimler, mevcut sistem tarafından nihayet yavaş yavaş kabul edilmeye başlanmışlardır. Şu an, yani, yaşadığımız zaman dilimi içerisinde yer alan mütedeyyin kesimler, belki de ülke tarihinin en rahat dönemlerini yaşamaktadırlar.


Şunu hemen peşinen ifade edelim ki, 1937 yılından itibaren ülkemizde uygulanmaya çalışılan laiklik ilkesi bir doğma değildir. Dolayısıyla, getirileri ve götürüleriyle özgür bir şekilde tartışılabilmelidir. Zaten laikliğin getirmiş olduğu din ve vicdan özgürlüğü, esas itibarıyla İslâm dinininde vardır. Bunun en büyük kanıtı İslâm tarihi-başta Selçuklu ve Osmanlı Devleti dâhil olmak üzere- boyunca uygulanan hoşgörü ve adalet anlayışıdır. Dikkat edilirse İslâm tarihinin hemen her döneminde İslâm coğrafyalarında gayrimüslimler hep var olmuştur. Eğer İslâm dininde din ve vicdan özgürlüğü olmasaydı, yüzyıllarca İslâm coğrafyasında yaşayan gayri müslimlerin inanç olarak bugün mevcut olmamaları gerekiyordu.


Netice itibarıyla laiklik bu toplumun ve ülkemizin değişmez kaderi değildir, olmamalıdır da. Her şeyin tartışılabildiği ülkemizde, vakti ve zamanı geldiğinde laiklik ilkesi de özgür bir ortamda pekâlâ rahatça tartışılabilmelidir.

Yazarın Diğer Yazıları