N E V Â, 50./V- B

N E V Â, 50./V- B

 

RÛM ROMA-BİZANS SURESİ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ! (devam)

 

 

GÖKLERDE VE YERYÜZÜNDE ÖVGÜ, SADECE ALLAH’A MAHSUSTUR!

 

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم

 Özünde Rahman fiilinde Rahîm olan Allah adına, Allah’ın ismi ile.

 

 

AKLINI KULLANANLAR İÇİN, ALLAH ÂYETLERİNİ-MÛCİZELERİNİ, ARKA ARKAYA SIRALAMAKTADIR!

Yüce Yaratıcı, yaratılmış olan tüm varlıklar karşısında, kendi varlığının nasıl anlaşılması gerektiğini beyan ettikten sonra, şimdi de insanlık için ibretlik, bir dizi işaretlerini-âyetlerini daha, arka arkaya sıralamaktadır! Burada Yüce Yaratıcının, insanlara şöyle bir mesaj vermiş olduğunu düşünüyorum! “Ey insanlar! Size ne zaman bir elçi göndersek, siz O’ elçilerden bir takım mûcizeler istediniz! Yani elçilerden dağları yürütmesini, yerden sular fışkırtmasını, ölüleri diriltmesini, Altın’dan bir ev sahibi olmasını, vs. istediniz!” Şunu biliniz ki, Mucize yani âyet indirip, göstermek, sadece Allah’a mahsustur! Kısacası Peygamberlerin böyle bir gücü ve yetkisi yoktur! Ey insanlar! Eğer siz gerçekten mûcize istiyorsanız! İşte size mûcizeler-âyetler:

 وَمِنْ آيَاتِهِ أَنْ خَلَقَكُم مِّن تُرَابٍ ثُمَّ إِذَا أَنتُم بَشَرٌ تَنتَشِرُونَ {20} وَمِنْ آيَاتِهِ أَنْ خَلَقَ لَكُم مِّنْ أَنفُسِكُمْ أَزْوَاجاً لِّتَسْكُنُوا إِلَيْهَا وَجَعَلَ بَيْنَكُم مَّوَدَّةً وَرَحْمَةً إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ {21} وَمِنْ آيَاتِهِ خَلْقُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَاخْتِلَافُ أَلْسِنَتِكُمْ وَأَلْوَانِكُمْ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّلْعَالِمِينَ {22}

..Sizi (bir süreç içerisinde) topraktan yaratıp, sonra da bir beşer haline getirip kişilik kazandırması (ve) size yeryüzüne dağılma imkânını sağlamış olması, O’nun ibretlik işaretlerinden (lâfzen âyetlerinden) dir!

 

Ve sizin biri birinizle sükûn bulmanız için, kendi türünüzden eşler yaratarak, aranıza sevgi ve merhameti yerleştirmesi de, O’nun mucizevî yaratım örneklerindendir. Elbette ki, Bunda da, düşünüp aklını kullananlar için, ibretlik örnekler vardır!.

 

Gökleri ve yerküreyi yaratması ve (aynı kökten gelmenize rağmen) renklerinizin ve dillerinizin farklılaşmış olması da, yine O’nun ibretlik işaretlerinden (lâfzen âyetlerinden)dir! Hiç şüphesiz ki, bunda da, (ibret almayı düşünen) insanlık için ibretlik örnekler vardır! 30/20. 21. 22.

 

أَنْ خَلَقَكُم مِّن تُرَابٍ  – En Halâkaküm min turâbin” Yani “Sizi topraktan yaratmış olması, 30/20.” demektir. Kurân’ı Kerîm’de İnsanın-Âdemin topraktan yaratıldığını beyan eden çok sayıda âyet mevcuttur! İşte bu âyette onlardan biridir. İnsanın topraktan, balçıktan, balçığın özünden, kurutulmuş topraktan yaratıldığını beyan eden, tüm bu âyetlerde, İnsanın elementer ve organik kökenine-yapısına, atıf yapıldığı kanaatindeyim! Tüm bu âyetlerde, bize göre, İnsan bedeninin toprakta yetişen bitkisel ve hayvansal besinlerden, yâ da, toprağın bileşiminde bulunan, organik ve inorganik unsurlardan meydana gelmiş olmasına, yani insanın elementer ve organik yapısına atıf yapılmaktadır. Çünkü toprakta yetişen bu besinlerin enzimleşmesi sonucu, sürekli olarak canlı ve üretken hücrelere dönüştüğü bilimsel olarak kanıtlanmış durumdadır! Bu âyetlerde, İnsan bedeninin yapı taşları olan tüm bu maddelerin topraktan yaratılmış olduğunun beyanı, insanın bedensel menşeinin, aslında basit bir toprak bileşiminden ibaret olduğu mesajını da vermektedir!

 

Buna karşılık, beşer konumundaki İnsanın, diğer canlılardan ayrılması ve bir nevi terfi ederek, İnsan’a yani Âdem’e daha doğrusu İnsanoğluna dönüşmesi, Allah’ın beşer denilen bu canlı varlığa, kendi Ruhundan, ruh üflemesi ile meydana gelmiştir! “Yani Allah’ın İnsan’a Kendi irâdesinden bir miktar cüz’î irade, o iradeyi doğru olarak kullanabilmesi için akıl ve bu aklı kullanarak elde edeceği, ilim öğrenme kâbileyeti üflemesi” ile insanın, beşerlikten İnsanlığa-Adamlığa-Âdemliğe terfi ettiğini görüyoruz! İşte Ey İnsanoğlu! Eğer sen mûcize arıyorsan! İşte sana en büyük mucize olarak, İnsanın yaratılışı, yani bizzat senin kendin en büyük mûcizesin dir!

 

تَنتَشِرُونَ  – Tenteşirûn” yani “Sizin yeryüzüne dağılmanız” demektir.  Bu kelimenin aslı-masdarı, kökü “En Neşrü” kelimesidir. Lügat manası ise; Dağılmak, Yayılmak, Dağıtım, Kesmek, Perakende hale getirmek, gibi manalara gelmektedir. (Çağdaş Türkçemizde kullanılan, Neşriyât, (yani basın)-yayın, kelimeleri de, bu kökten türetilmiştir.) (Ahterî+Lisan…) Biz 20. âyette geçen ve bu kelimeden türetilmiş olan “Tenteşirûne” fiilinin kalıp ve konumunu da hesaba katarak “Size yeryüzüne dağılma imkânını sağlamış olması” şeklinde mana vermeyi uygun bulduk! (Çünkü bu fiilin kalıbı, yanı bâbı olan “İnfiâl” bâbının binası, “Mutâvaat” içindir! Not: Ehlinin anlayacağını düşündüğüm, bu teknik bilgi için, Arapça gramerine vakıf olmayan, değerli okuyucularımdan özür dilerim) 

 

İnsanlığın yeryüzünde dağılması ile ilgili olarak, bazı teoriler ortaya atılmaktadır! Bu teorileri kısaca şöyle özetleyebileceğimizi umuyoruz! Bunlardan birincisi olan ve bugün İslam dünyasında da, genel kabul gören bir teoriye göre; İnsanlık ortak ataları olan Hz. Âdem’den türeyerek, Onun ilk yurdu olan Mekke’den bütün dünyaya yayılmıştır! Yani bu teoriye göre: Allah insanların akıp giden tarih içerisinde, topluluklar, Milletler, halklar olarak çeşitli renk ve dillere ayrılmaları için onlara gerekli İmkân ve fırsatları yaratmış oldu!

 

Anladığımız kadarı ile bu teorinin sahipleri genellikle İnsan neslinin yeryüzündeki farklılaşmalarını ve yeryüzüne dağılmalarını, Yüce Yaratıcının insanlık için ezelde yazdığı bir kader ve alın yazısına bağlamışlardır! Bu durma göre insanların bu farklılaşmadaki, irade tercih gayret ve sorumlulukları yok sayılmaktadır. Neticede Kurân’ın desteklemediği böyle bir kader ve alınyazısı anlayışı, bu insanların Kurân’dan ve bilimden kopmalarına da, sebep olmuştur! [Hâlbuki İnsanlığın renklerinin, dillerinin, kültürlerinin ve inançlarının farklılaşması, insanın bu konudaki, (doğru veya yanlış olarak) kullandığı irade ve tercihleri ile de, yakından ilgilidir. Yani insanın iradi fil ve davranışları ile ilgili her konuda olduğu gibi, bu konuda da, insanlar tercihlerini belirtip gayret göstermişler, Allah’ da (sorumluluğu kendilerine âit olmak üzere) onların istekleri doğrultusunda imkân ve fırsatlar yaratmıştır![2]]

 

Fakat bu teoriye göre, şu soruların cevabı verilmek zorundadır! Dünyanın merkezi kabul edilen Mekke ve çevresindeki bölgelerde, yani Asya, Avrupa ve Afrika’daki Milletler ve toplumlar, yukarıda ifade edildiği şekilde dağılmış olabilir! Ama Dünyanın bu merkezi bölümü ile bir kara bağlantısı olmayan, Amerika kıtasında yaşayan yerliler buraya ne zaman ve nasıl geldiler? Kurdukları medeniyetle insanlığı şaşkına çeviren, Aztek ve İnka toplulukları, dünyanın merkezî bölgeleri ile kara bağlantısı olmayan bu bölgelere ne zaman ve nasıl yerleştiler? Hadi bu insanların Bering boğazını kullanarak Sibirya’dan Alaska’ ya geçtiklerini buradan da tüm Amerika kıtasına dağıldıklarını kabul etsek bile; Avustralya, Yenizelanda ve Papua Yenigine gibi ulaşımı çok zor (hattâ o günün şartlarında imkânsız) olan Pasifik ötesi topraklarda yaşayan yerli Aborjinlerin varlığını nasıl izah edebiliriz?

 

İnsanlığın yeryüzünde dağılması ile ilgili olarak, diğer bir teoriyi ise kısaca şöyle özetleyebiliriz! Bu teoriye göre, İnsanlar Yüce Yaratıcının koyduğu tekâmül (bugünün Türkçesi ile Evrim) yasalarına göre, dünyanın muhtelif bölgelerinde, fakat tek Ümmet, yani aynı özellikleri taşıyan tek canlı türü, tek canlı topluluğu, olarak yaratılmışladır! Sonradan çeşitli sebeplerle yeryüzüne dağılarak, değişik renkler, diller ve farklı kültür ve inanç özellikleri taşıyan topluluklara ayrılmışlardır! Bu ikinci teoriye göre, Dünyanın merkezi bölgeleri ile kara bağlantısı olmayan kıtalarda veya uzak adalarda yaşayan insanların buralara ne zaman ve nasıl geldikleri ile ilgili sorulara mahal kalmamaktadır!

 

İşte yukarıdaki 21. 22. ve 23. âyetlerde, Yüce Yaratıcı, insanların yeryüzünün değişik bölgelerinde, farklı topluluklar halinde yaşam sürüp, değişik diller kullanmalarını da, Allah’ın âyetleri-mûcizeleri olarak bize örnek gösteriyor!

 

مِّنْ أَنفُسِكُمْ أَزْوَاجاً  – Min Enfüsiküm Ezvâcen”  Yani “Sizin türünüzden, sizin gibi aynı insanî özellikleri taşıyan eşler” demektir. Kurân’da geçen bu manadaki âyetler, klasik müfessirlerimiz tarafından genellikle “Allah önce âdem’i topraktan yarattı, çamurdan tuğla veya çanak-çömlek yapar gibi, yaptı, sonra da ona can (lâfzen ruh’ [2] ) üfürerek onun canlanmasını sağladı! Daha sonra da onun eyeği kemiğinden eşi olan Havva’yı yarattı” şeklinde, yanlış anlaşılmıştır. (bkz. 4/1.) Bu âyetlere bu şekilde bir mana verilmiş olması, Kurân’ın kesinlikle desteklemediği, bir anlayıştır! [3]

 

İsrailiyyât’ın baskısı altında kalıp, önyargı ile hareket etmeyen her insan gibi, biz de bu âyete Ve sizin biri birinizle sükûn bulmanız için, kendi türünüzden eşler yaratarak, aranıza sevgi ve merhameti yerleştirmesi, O’nun mucizevî yaratım örneklerindendir. Elbette ki, Bunda da, düşünüp aklını kullananlar için, ibretlik örnekler vardır! 30/21.” Şeklinde mana vermeyi uygun bulduk! Bu âyetle de, durmadan elçilerden mûcize talep eden İnsanoğluna, “Sizin biri birinizle sükûn bulmanız için, kendi türünüzden eşler yaratarak, aranıza sevgi ve merhameti yerleştirmesi, O’nun mucizevî yaratım örneklerindendir”  daha ne mûcizesi bekliyorsunuz? Aklınızı kullanarak bunu anlamaya çalışsanız’ ya!  Mesajı verilmektedir!

 

وَمِنْ آيَاتِهِ مَنَامُكُم بِاللَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَابْتِغَاؤُكُم مِّن فَضْلِهِ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يَسْمَعُونَ {23}

Yine gece-gündüz (yani ihtiyaç duyduğunuz her vakitte) uyuyabiliyor olmanız ve O’nun lütfünden (payınıza düşeni) talep ediyor olabilmeniz de, O’nun ibretlik işaretlerinden (lâfzen âyetlerinden) dir! Hiç şüphesiz ki, bunda da, uyarıya kulak verenler için, ibretlik örnekler vardır! 30/ 22. 23.

 

İnsan için uykunun ne anlama geldiğini, uykunun ne kadar büyük bir âyet yani mucize olduğunu, en iyi bilenler, uykusuzluk çeken insanlardır! İnsanoğlu, içinde bulunduğu nimetin değerini çok zaman takdir edememiştir! Çünkü Yüce Yaratıcı insanoğluna, hem sorumluluk duygu ve bilinci ile hareket edip, içinde bulunduğu nimeti takdir ederek, nimetin gerçek sahibine şükretme istidadını vermiştir. Hem de, şeytan gibi, her nimeti kendisinden bilerek, nimetin gerçek sahibine karşı, nankörlük yapabilme istîdadı vermiştir! Fakat insanlar tercihini, çoğunlukla ikinci şıktan yana kullanarak nankörlüğü seçmektedirler! İşte yukarıdaki âyette de, Rabbimiz bize lütfedilen uyku nimetine dikkatimizi çekerek, aslında insanın ihtiyaç duyduğu zaman (gece veya gündüz) uyuyabilmesinin Allah’ın bir âyeti, bir mûcizesi olduğunu hatırlatmaktadır!

 

Görüldüğü gibi, yukarıdaki 23. âyette “İnsanın gece ve gündüz, yani ihtiyaç duyduğu zaman uyuyabilmesi veya gece ve gündüz ihtiyaca göre mesâî yapıp rızkı için çalışabiliyor olmasının” bir ayet, bir mûcize olduğu beyan edilmektedir. Bu durumun bir mûcize olmasını anlayabilmemiz için, insanların dışındaki canlıların yaşam tarzlarına bir bakmamızın yararlı olacağını düşünüyorum! Bazı istisnaları olmakla beraber, hayvanlar âleminde iki çeşit hayat tarzının hâkim olduğunu görüyoruz. Buna göre, bir kısım hayvanlar, sadece gündüzleri avlanıp, geceleri uyurken, diğer guruptaki hayvanlarınsa, gündüzleri uyuyup sadece geceleri avlandıklarına şahit olmaktayız. Hâlbûki insan, ihtiyacına göre hem gece hem de gündüz çalışabildiği gibi, yine ihtiyaca göre hem gündüz, hem de gece uyuyabilir. İşte yukarıdaki âyet insana verilen bu özelliği bir âyet, bir mûcize olarak beyan etmektedir.

 

 وَمِنْ آيَاتِهِ يُرِيكُمُ الْبَرْقَ خَوْفاً وَطَمَعاً وَيُنَزِّلُ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَيُحْيِي بِهِ الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يَعْقِلُونَ {24} وَمِنْ آيَاتِهِ أَن تَقُومَ السَّمَاء وَالْأَرْضُ بِأَمْرِهِ ثُمَّ إِذَا دَعَاكُمْ دَعْوَةً مِّنَ الْأَرْضِ إِذَا أَنتُمْ تَخْرُجُونَ {25} وَلَهُ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ كُلٌّ لَّهُ قَانِتُونَ {26}

Sizlere korku ve ümidi bir arada yaşatmak için, şimşekler çaktırması, arkasından da ölü toprağı diriltmek için gökten yağmurlar indirmesi de, O’nun ibretlik işaretlerinden (lâfzen âyetlerinden) dir! Hiç şüphesiz ki, bunda da, aklını kullanabilenler için, ibretlik örnekler vardır!

 

Gök cisim leri ve yerkürenin O’nun koyduğu (çekim) kanunları sayesinde sapasağlam ayakta durmaları da O’nun ibretlik işaretlerinden (lâfzen âyetlerinden) dir! (tüm bunları bir düşününüz!) Çünkü daha sonra (yani siz öldükten sonra, hesap vermeniz için) O’nun vereceği bir tek emirle, hemen tekrar diriltilerek topraktan çıkartılacaksınız!

 

Çünkü göklerdeki ve yerküredeki her varlık, onun otoritesine tabidir! Evrendeki bütün varlıklar, (isteyerek veya istemeyerek) O’na kesin bir şekilde boyun eğmek zorunda kalacaklardır!  30/ 24. 25. 26.

 

Yukarıdaki yirmi dördüncü âyetle verilen “Yüce Yaratıcının, İnsanoğluna korku ve ümidi bir arada yaşatması” ile ilgili mesajın üzerinde biraz durmak istiyorum! Görüldüğü gibi burada “Yağmur bekleyen insanlara gök gürültüsü, şimşek ve yıldırımların, bir yönü ile yağmuru müjdelemesi, diğer yandan da, birtakım felaketlerin sebebi olarak gösterilmesinin pratikte bir karşılığı vardır; Buna örnek olarak Âd ve Semûd halklarının helâkine sebep olan “gök gürültüsü, şimşek ve yıldırımları gösterebiliriz” (krş. 41/13. ve 51/44.) Ayrıcı, Allah Resulünün, ufukta karabulutların görülüp, şimşek çakıp, yıldırımlar düşmeye ve gökler gürlemeye başlanınca, endişe ve kaygı ifade eden bir ruh haline büründüğü rivayet edilmektedir! Bugün bile yukarıdaki hava şartları, bir taraftan yağmuru müjdelerken, öbür taraftan, birçok bölgede, büyük felaketlere de sebep olmaktadır.

 

Fakat bize göre burada Allah’ın Kâinat üzerindeki otoritesine inanıp güvenen insanın nasıl bir ruh hâline sahip olması gerektiği konusunda da, önemli bir mesajın verilmiş olacağını düşünüyorum! Buna göre: İnsanın bir taraftan gelecekle ilgili hiçbir zaman için ümitsizlik girdabına düşmemesi gerekirken, öbür yandan da, hiçbir şekilde gelecekle ilgili her şeyin garanti altında olduğunu düşünmemesi gerekmektedir! Kısacası Rabbine inanıp güvenen insan “Her zaman her şeyi garanti görmeden, bir nevi ümitle ümitsizlik arasında, bir ruh haline sahip olmalıdır!

 

Yirmi beşince âyette de, “Uzaydaki tüm cisimler gibi Dünyamızın da, Allah’ın koyduğu câzibe, yani çekim kanununa göre, uzay boşluğunda hem kendi etrafında, hem de güneşin etrafında dönüp durduğuna işaret edilmektedir. (Hâlâ daha dünyanın yuvarlak değil düz ve sabit, olduğunu, iddiâ eden, Suudi Arabistan eski baş müftüsü, Abdul’Aziz’ Abdulla bin Baaz, gibi düşünüp inananların kulakları çınlasın) Adı Müslüman, hattâ baş müftü bile olsa, bir insan ve o insanların etkisinde kalan toplulukların Kurân’dan kopunca ne hale geldikleri bugün ibretle izlenmektedir!

 

Yirmi altıncı âyette ise, “Evrendeki bütün varlıklar, (isteyerek veya istemeyerek) O’na kesin bir şekilde boyun eğmek zorundadırlar” beyanı ile insanoğluna, şu mesajın verildiği kanaatindeyim: “Ey İnsanoğlu! “göklerdeki ve yerküredeki her varlık, (insanlarda dâhil) O’nun otoritesine tabidir! Bundan dolayı Evrendeki bütün iradesiz varlıklar, (isteyerek veya istemeyerek) O’na kesin bir şekilde boyun eğmektedirler! 30/26.” Yani Evrendeki tüm iradesiz varlıklar koro halinde İlâhi otoriteye boyun eğdiklerini haykırmaktadırlar. Öyleyse “Sende, İradeli bir varlık olarak, kendi özgür tercihinle bu koroya katıl ve sakın ha! Bu kozmolojik senfonide, çatlak ses çıkartma” mesajıdır!!

 

Şayet sürçü kalem etti isek, önce Rabbim’in af ve mağfiretini umarım. Sonra da siz değerli okuyucularımın hoşgörü, bağışlama ve ikazlarınızı esirgememenizi rica ederim! Şu anda halen dünya kendi etrafında dönmeye devam ediyorsa, bu durumun Kurân’ı anlamamız için hâlâ bir fırsat ve hattâ belki de, son fırsat olabileceğini lütfen unutmayalım!

 

(Gelecek yazılarımızda Kurân’ın Rûm suresinin tefsir ve yorumuna kaldığımız yerden devam etme ümidiyle hoşça kalınız.)

 

    Yaşar GÜLAÇTI. 30. Nisan. 2016.  Hartlap köyü K.MARAŞ. yasargulacti@hotmail.com

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

[1] Kendi hayatımda şahit olduğum bir olay: Bir gün yanımda bulunan ve yakın akrabam olan iki kişi ile bir konuda tartışma yapıyorduk! Karşımda bulunan, iki kişiden biri, oy verdiği parti liderini kastederek “Ben o adama hamd ediyorum, şükrediyorum” demez mi? Bunun yanında, kendi siyasi lideri için “Benim öyle bir liderim var ki, O’ Allah’ın bütün sıfatlarını taşıyor” diyen insanları da basın aracılığı ile izledik! İşte tüm bu yanlış ve sapık düşünce ve ifadeleri reddetmek için Kur’an “Elhamdü Lillahi Rabbil âlemin”  yani her çeşit övgü sadece âlemlerin Rabbine mahsustur” âyeti ile başlamıştır! Kurân’daki “Hamd” kelimesinin geçtiği âyetlerin tümünü, Fatiha suresinin bu birinci âyetinin ışığı altında değerlendirmek zorundayız!

 

[2] Örneğin bazı insanların, dünyanın kuzey bölgelerine göç edip orada yaşamaları, onların deri renkleri, vücut yapıları ve yaşam tarzlarının farklılaşmasına sebep olmuş olabilir.

 

[3] Kurân da Geçen Ruh kelimesi ile bizim bildiğimizin aksine, hiçbir yerde Türkçede ki  “Can” kelimesi kastedilmemiştir. Örneğin, İsrâ suresinde Allah “Sana Ruh’tan soruyorlar?”  De ki, “ Ruh, Rabbimin (akıl sır ermez) iş ve tasarruflarındandır. O konuda, size sınırlı bir bilgi verilmiştir” (krş. 17/85.) Eğer bizim anladığımız gibi ruh kelimesi ile can kastedilmiş olsaydı, ne insanlar Allah Resulüne ruh’un ne olduğunu sorarlardı, ne de Allah o konuda, size sınırlı bil verildi buyururdu! Çünkü can kavramı ilk insandan beri bilinen bir şeydir! Kurân’da “Ruh” kelimesi ile genellikle, Vahiy, meleği ve Vahiy kastedilmiştir! (krş. 26/193. Ve 97/4.) Kurân’da geçen ruh kelimesi ile bazen de Allah’ın insanlar arasından seçtiği, elçileri ve desteklemek istediği diğer insanları desteklemek için kullandığı güç ve enerjinin kastedilmiş olduğunu görüyoruz! (Örneğin “Ruhul’Kudus” gibi. (krş. 2/87. 253. 4/171. 5/110. 16/102. 19/17. ve 21.) Yine Kurân’ın muhtelif yerlerindeki “Ruh” kelimelerinden bazılarında ise, Allah’ın İnsanoğluna lütfettiği, irâde, Akıl ve yüce yaratıcının insanlara bahşettiği “Öğrenme istidat ve kapasitesi” kastedilmiştir! (krş. 15/29. ve 38/72.) Biz Yüce Yaratıcının insanlara bu özellikleri, lütfetmesini, “Allah’ın insana ruh üflemesi olarak anlıyoruz! Zîra Allah’ın insanlara başka varlıklara vermediği bu özellikleri lütfetmesi (üflemesi) sayesinde, irade sahibi olan insanoğlu, diğer iradesiz varlıklardan, ayrılıp ve “Eşref’ü mahlûkat” haline geldiği için, Meleklerin insana secde etmeleri emredilmişti! İblis dışındaki Melekler bu emre uyarak insanoğluna secde etmişler, yani insanoğlunun emrine âmâde olmuşlardır! (krş. 2/34.)

 

[4] Bu şekildeki bir anlayış, İsrailiyat’ın etkisinde kalınarak, Kurân’ı tefsir etmeye yeltenmenin kanıtı gibidir! Çünkü bu görüş Yahudi hahamları tarafından tahrif edilmiş olan Tevrat’ın yeni sürümü olan, kitabı mukaddesin bir ifadesinden başka bir şey değildir! (krş. Tekvin,2/21. .. vd.)

 

 

Yazarın Diğer Yazıları