Farklılıklara Saygı 12

Geçen yazımda “Gülen Cemaati”ile tanışmam ve beraber hizmet etmeye başlamam hakkında yazmış ve yazının sonunda “verimli ve bereketli iki yıl böyle geçince yavaş yavaş bazı gelişmeler olmaya başladı. Benim hoşuma gitmeyen gelişmelerdi bunlar” demiştim. Şimdi bunu biraz açalım inşallah.

İlk gelişmeler “arzu” ve “ istek” kılıfında “sohbete müdahaleler” şeklinde görülmeye başladı. Bu derslere davet ederken bize “bildiklerinizi istediğiniz gibi anlatınız” denmişti. Ama şimdi çok nazik ve yumuşak bir dille “sohbeti biraz da Risale-i Nurlar’dan yapalım” isteği geldi. Biz de hem meşreplerini bildiğimiz, hem de Bediuzzaman Said Nursî (ks) ve eserlerini çok sevdiğimiz için “peki, memnuniyetle ondan da yaparız” dedik ve ara sıra kendi hazırlıklarımızı bırakarak Risalelerden dersler yaptık. Katılan halk buna da sevinmişti. Çünkü metni açıklayarak, yorumlayarak, başka bilgilerle destekleyerek gidiyorduk. Böylece Risale dersleri okuyup gitmeye nazaran daha bir anlaşılır oluyordu.

Arkasından ikinci istek geldi: “Biraz da Hoca Efendi’nin kasetlerini dinleyerek ders yapalım” dediler. Risale’den derse “arada bir evet” demiştik, ama kaset dinlemeye gelince, “onu bizim dersimizin dışında başka zamanlarda dinletseniz” ricasında bulunduk. O da gerekli idi şüphesiz, fakat her zaman kolayca erişilebilen bir durumdu bu. Bu yüzden bizim sohbeti iptal etmeye, kaldırmaya, harcamaya gerek yoktu. Israr etmediler sağolsunlar. Ama hoşlarına gitmediği de belliydi.

Zamanla gördüm ki aramızda büyük bir “üslup” ve “metot” farkı vardı ve bu yavaş yavaş belli oluyordu. Meşrep meselesi aşılırdı ama bu harekette usul ve üslup farklılığı öyle aşılır gibi gözükmüyordu. Sanırım en son halka açık genele konuşmamın konusu “İslam devletinin özellikleri” veya “İslamî Harekette Usuller” gibi bir mevzuydu…

Allah Teâlâ biliyor ya, ben o zaman bu tür konuşmaların onları ne kadar rahatsız edip korkuttuğunu ve bu üsluptan ne kadar kaçındıklarını, az çok bir şeyler sezdim ise de tam olarak bilmiyordum. Biz de toyduk o zamanlar. Bildiklerimizi doludizgin konuşuyorduk. Anayasaya, laiklik ilkesine, Atatürkçü düşünceye, sistemin mevcut politikalarına ters düşermiş, aklımıza bile getirmiyorduk. Ama sözler Kur’an ve sünnete dayandırılınca kimse itiraz etmiyordu. Çoğu zaman önümde “Kur’an” ve “Riyazu’s Salihin” vardı. Onları açarak gösteriyordum. Biri ayet, biri hadis, bunlar dinleyiciye itimat telkin ediyor, güven veriyordu. Bir de politikadan, güncel siyasetten, özel zatlar ile cemaat, grup, parti vs. isimlerinden özellikle ve şiddetle uzak duruyorduk. Hal böyle olunca kimse itiraz edemiyordu. Zaten bu benim bütün genel konuşmalarımda temel metodumdu.

Fakat o zamanlar “insan olan her yerde devletin bir sürü uzun kulaklarının olduğu” gerçeğini henüz bu kadar kesin olarak bilmiyorduk. Yer yer konuşmalarımızın TCK ve özellikle de 163. Maddeye ters düştüğünü biliyorduk. Ama dinimizi anlatmak adına fedakarlığı göze alıyorduk. Çünkü Hoca Efendinin tabiriyle şahsen bizim “sırtımızda yumurta kefesi” yoktu. Fakat cemaat için iş öyle değildi. Bu yüzden bu tür konuşmaların onları ne kadar tedirgin edip korkuttuğunu sanırım bize saygılarından veya kabul görmeyeceği kanaatinden olsa gerek, hiç söylemediler. Ama tavırlar çok değişmişti.

Bu konuşmadan sonra bir yol ayırımına geldiğimiz kanaati bende iyice kesinleşti. Ya kendi meşrebimde açık seçik tebliğ metoduyla gidecek ve haliyle cemaatten birbirimizi incitmeden sessizce ve sevgiyle gönüllü ayrılacaktık. Ya da kendi meşrebimizden, cemaatimizden, üslubumuzdan kopacak, bütün bütün o cemaate katılıp gidecektik. Başka bir yol yoktu. Acaba bunun hangisini tercih ederek yapmalıydık? Artık onlar da ben de anladık ki kimse üslup ve meşrebinden vazgeçmeyecek. En iyisi olumsuz bir şeyler yaşamadan sevgi ve saygıyla ayrılmaktı birbirimizden. Öyle de yaptık şükür.

Bu konuda öyle uzun boylu düşünmedik. Aynen onlar gibi yaparak kendi metot ve meşrebimizde kaldık. Bir yol ayırımına gelmişseniz, yapabileceğiniz çok bir şey yoktur zaten. Böylece zaman içinde ne onlar bizi aradı bir daha sohbet için, ne de biz onlara sorduk “sohbetler ne oldu?” diye. Soran halka da bir bahane bulduk. Bazen bir misafir konuşmacıları falan gelirse, genele hitap eden bir etkinlik düzenlerler ise fakiri de davet ederlerdi. Gün geldi, görevliler değişti, yeni hizmet kuşakları oluştu, giderek azalan bağlar da iyice koptu, nihayet yıllar var ki münasebetler dualardan başka fiilen tamamen bitti. Şimdi bazen eski günleri hatırladıkça, “Seni uzaktan sevmek, aşkların en güzeli…” diye dudaklarımızdan mısralar dökülüyor…

Ne olacak, biz yaşlandık artık. Ömrümüzü verdiğimiz İmam Hatip Lisesi’ne gittiğimiz zaman bile artık bütün talebeler ve çoğu öğretmenler tanımıyor, “buyur hacı amca” diyorlar. Bu okulun her yerinde sesi gürleyen “Cemal Hoca” gitmiş, bembeyaz uzun sakalıyla bir ihtiyar “hacı amca” gelmiş.

Hiç şüphesiz bir gün gelecek o suret bile kalmayacak. Bırakınız siz okulunuzu, talebenizi, cemaatinizi, çıplak gerçek şudur ki, çok değil birkaç on yıl sonra sizi torunlarınızın çocukları bile bilip hatırlamayacaklar. Siz istediğiniz kadar “Hey gidi günler hey!” deyin, dünya bu işte. Bu kadar serîü’z zeval, bu kafar fâni, bu kadar bir gölgelik, tıpkı bir hayal gibi… Bir varmış, bir yokmuş olacağız, o kadar!

Esas marifet bam başka.

Nedir mi?

Gelecek yazıyı bekleyeceğiz…

 

Tüm Yazılar