Gelelim Türkçe Olimpiyatlarına 18

Bu arada Mehmet Salih “Bazen yaptıklarına bakınca el-hak doğrudur siz islami cemaat değilsiniz diyesi geliyor insanın.” Diye eleştiri getirmiş. Zannedersem yorumcumuz “Türkçe Olimpiyatları”nı kasdediyor.

Önce şu tespite katılır mısınız bilmem; gerçekten de bu etkinlikler bir “dil, kültür ve sanat olimpiyatlarıdır.” Türkiye’yi tanıtıcı, onun insanını, dinini, dilini, tarih, kültür ve medeniyetini tanıtıcı faaliyetlerdir. Bu açıdan bizim için faydalıdır. Kısmen dinimize dikkat çekmesi, ilgi duyanların araştırmasını sağlayıcı olması bakımından dine de faydalı olabilir. Tanıtım ve iletişimin dünyevi bir çok faydaları inkar olunmaz ve devletler bunun için yatırım yapar, etkinlikler düzenler.

Bütün bu yararları ve hatta dine de faydası olmasına rağmen, yine de bu doğrudan “İslamî” bir faaliyet değildir. Çünkü buna “İslamî etkinlik” dersek, bu hüküm, içinde geçen bazıları bülüğa ermiş tesettürsüz kızların, insanların içinde ve çalgı eşliğinde oynayıp şarkı türkü söylemelerini meşrulaştırma sayılabilir. Bu ise İslamî değerleri değiştirip bozma, dini yozlaştırma ve özünden saptırma ve izleyicileri münkere teşvik adına büyük bir cinayet olur.

Halbuki “İslamî Etkinlik” demezsek, böyle bir tahrif ve tağyir gider, geriye “küçük günah mı, büyük günah mı? Kazancı mı çok, kaybı mı?” tartışması kalır. Bu ise diğerine göre daha ehven bir vaziyettir. Demek ki nerden baksanız tenkide açık bir faaliyettir bu.

Nitekim bunu bizzat Hoca Efendi ifade ediyor. "Peygamberimizin Türkçe olimpiyatlarına katılması” konusunda söyledikleri arasında vardır bu. Söze önce bizim seri halinde söylediğimizin tekrarı ile başlıyor. Diyor ki: "Yaklaşırsan, yaklaşırlar; şirin görürsen, şirin görürler; kabul edersen, kabul görürsün. Senin âlemden beklediğini âlemin de senden beklediğini asla aklından çıkarmamalısın!.."
Sonra şöyle devam ediyor: “Arkadaşlarımız ona yakın mektup okudu. Hepsi Peygamber Efendimizin (S.A.V) Olimpiyat Statlarına teşrif buyurduğunu söylediler. Şimdi ben kendi içimden hep diyordum ki; 'yav acaba meseleyi tahrif mi diyoruz, aşağıya mı çekiyoruz, folklorlardır, şarkılardır, şiirlerdir... bunlarla'”

Demek hoca efendi buna “İslamî faaliyet” demiyor ama “faydasını zararından fazla buluyor”. Gerçi “Def’-i mefasid celb-i menafiden evladır” kaidesini bilir, ama yine de şöyle izah getiriyor: “Fakat demek ki bazı hakikatlerin ifade edilmesi adına, ittifakın sağlanması adına, kalplerin birbirlerine karşı yumuşaması adına, bunlar çok önemli faktörler ki; İnsanlığın iftihar tablosu (Peygamberimiz) bazılarımızın, bir kısım mutasavvıf ve sufi görünümlü kimselerin yadırgamalarına rağmen Efendimiz (S.A.V) inanın Peygamberimiz teşrif etti.”

Sadece “bir kısım mutasavvıf ve sufi görünümlü kimseler” yadırgamadılar, belki en az onlar yadırgadılar, bununla beraber cemaatin dışında kalan herkes bunu şiddetle yadırgadılar. Fakat sadece “bir kısım mutasavvıf ve sufi görünümlü kimselerin” anılmasının zannımızca bir sebebi var, ama nihayet bir zandır, hadi peşine düşmeyerek anlamamazlıktan gelelim, zararı yok.

Bu yadırgamaya şu yadırgama ile cevap verdi Hoca Efendi: “Bu yolla sizin temel değerleriniz sevdiriliyor. Usûlü detaya feda etmeyelim Allah aşkına!" (http://www.haber7.com/guncel/haber/1045553-hz-muhammed-turkce-olimpiyatlarina-katildi)

Usulden maksat, “amentü”de belirtilen temel akaid konularıdır. Detay da “füruuat” veya “teferruat” denilen ibadet, ahkam ve ahlaka dair konulardır. Namaz, abdest, zekat, tesettür vs. gibi. Evet, asıl evvel gelir ve öncelikli konulardır. Bu yüzden önce işlenir, üstünde öncelikle durulur, öncelikle davet edilir. Fakat füru, detay da dindir ve asla vazgeçilemez. Sevgili Peygamberimiz (sav) “Müslüman olacağız, ama namaz kılmayacağız” diyenlere “namazsız dinde hayır yoktur” buyurdular.( Ebû Dâvûd, Harac 25.)

Bilirsiniz, “Resulullah (sav) vefat edince, ondan sonra Hz. Ebu Bekir (ra) halife seçildi. Bunun üzerine bedevilerden bir kısmı "irtidat" etti. (Hz. Ebu Bekir halife olarak onlarla savaşmaya karar verince) Hz. Ömer,
- "Resulullah (sav): "İnsanlar lailaheillallah deyinceye kadar onlarla savaşmaya emrolundum. Bunu söylediler mi, benden mallarını ve nefislerini korurlar. (İslam`ın) hakkı hariç artık hesapları da Allah`a kalmıştır!" demiş iken, sen nasıl insanlarla savaşırsın?" dedi. Hz. Ebu Bekir:
- "Allah`a yemin olsun, namazla zekatın arasını ayıranlarla savaşacağım. Zira zekat, malın hakkıdır. Vallahi, Resulullah (sav)`a vermekte oldukları bir oğlağı vermekten vazgeçseler, onu almak için onlarla savaşacağım" dedi. Hz. Ömer sonradan demiştir ki:
- "Allah`a yemin ederim, anladım ki, Hz. Ebu Bekir`in bu görüşü, Allah`ın savaş meselesinde ona ilhamından başka bir şey değildi. İyice anladım ki, bu karar hakmış." (İ. Canan, Kütübü Site ter. HadisNo: 2013)

Evet, sünnetlerin farzları koruduğu gibi, füruatlar da asılları korur. Eğer Hz. Ömer gibi düşünülerek “zekat detaydır” denilseydi Hz. Ebu Bekir gibi davranılmasaydı, din korunamazdı…

Bu yüzden biz Hoca Efendiyi dinledik ama açıklamalarına ikna olmadık. Hele de “Usûlü detaya feda etmeyelim Allah aşkına!" sözünden ürktük. Hedefe varalım da nasıl varırsak varalım mı yani? Kaide kural tanımadan, ölçüler korunmadan hedefe varmak da ne demektir, ne getirir? Bu pragmatik ve Makyavelist anlayışın İslam katında kıymeti nedir?

Sorular yağmur gibi sağanak sağanak geliyor insan kalbine: İnsanlar Müslüman olsun diye dinde bazı değişiklikler yapılabilir mi? Kalpler İslam’a ısınsın diye “hak” dururken “heva”ya ittiba olur mu? Hidayeti veren Allah Teâlâ değil mi? Dilerse herkese hidayet verebilir, bizim tavizimize ne gerek var?

Sevgili Peygamberimiz Kur’an’da kaç yerde kaç kere “sana indirilen vahye uy, onların hevasına uyma! Yoksa sapıtır ve azaba uğrarsın” diye ikaz edilmedi mi? “Sana ne onların Müslüman olmamasından? Sen ancak tebliğ edersin, hidayete karışamazsın” diye uyarılmadı mı?

Şimdi biz “bazı hakikatlerin ifade edilmesi adına, ittifakın sağlanması adına, kalplerin birbirlerine karşı yumuşaması adına” dinin kesin emir ve yasaklarından taviz mi vereceğiz? Buna hakkımız ve yetkimiz var mı? Böyle düşünmek insanı nereye götürür? Yarın “İslam olacağız ama namaz kılmayacağız, bir iki kadeh içeceğiz, zina yapmasak da karşı cinsle oturup sohbet edeceğiz, dekolte giyineceğiz” diyenlere “bazı hakikatlerin ifade edilmesi adına, ittifakın sağlanması adına, kalplerin birbirlerine karşı yumuşaması adına” “tamam” mı diyeceğiz?

“Bu sene Milli Piyango” çok büyük ikramiye veriyor. Bana çıkarsa hizmete aktaracağıma söz veriyorum. Bir bilet alabilir miyim?” diyene, “asıl maksadın dinin gelişmesi ve kuvvetlenmesi olduğu için al kardeşim, caizdir” mi diyeceğiz? İyi niyetlerimiz haramı helal etmeye yeter mi? Vs. vs.

Sonra yukarıda gördüğümüz “Def’-i mefasid celb-i menafiden evladır” kaidesi çok önemlidir. Ne demektir bu? Yani “mefsedetleri, günahları önlemek ve işlememek; menfaatları, sevabları, iyilikleri getirmek ve işlemekten evladır, yani öncelik kazanır” demektir.

Bakınız bu konuda Bediuzzaman ne der: “Her zaman def'-i şer, celb-i nef'a racih olmakla beraber; bu tahribat ve sefahet ve cazibedar hevesat zamanında bu takva olan def'-i mefasid ve terk-i kebair üss-ül esas olup, büyük bir rüchaniyet kesbetmiş.”

“Bu zamanda tahribat ve menfî cereyan dehşetlendiği için, takva bu tahribata karşı en büyük esastır. Farzlarını yapan, kebireleri işlemeyen, kurtulur. Böyle kebair-i azîme içinde amel-i sâlihin ihlasla muvaffakıyeti pek azdır. Hem az bir amel-i sâlih, bu ağır şerait içinde çok hükmündedir.” K:148

Yine Bediuzzaman Said Nursî (ks) der ki: “Evet hürriyetçilerin ahlâk-ı içtimaiyede ve dinde ve seciye-i milliyede bir derece lâübalilik göstermeleriyle, yirmi-otuz sene sonra dince, ahlâkça, namusça şimdiki vaziyeti gösterdiği cihetinden; şimdiki vaziyette de, elli sene sonra bu dindar, namuskâr, kahraman seciyeli milletin nesl-i âtîsi, seciye-i diniye ve ahlâk-ı içtimaiye cihetinde, ne şekle girecek elbette anlıyorsunuz.” Bu sözlerden ders alarak teferruatta bile olsa kötülüklere kapı açmamak gerekir.

Evet, imanın kalbdeki tesiri için def’-i mefasidin yani sefahetten uzak durmanın luzumunu anlatan Hz. Üstad diyor ki:

“Hayat ise, eğer iman olmazsa veyahut isyan ile o iman tesir etmezse; hayat, zahirî ve kısacık bir zevk ve lezzetle beraber, binler derece o zevk ve lezzetten ziyade elemler, hüzünler, kederler verir.” S:145
“Hayatın lezzetini ve zevkini isterseniz, hayatınızı iman ile hayatlandırınız ve feraizle zînetlendiriniz ve günahlardan çekinmekle muhafaza ediniz.” S:146
“…günahlardan gelen yaralar ve yaralardan hasıl olan vesveseler, şübheler (neûzü billah) mahall-i iman olan bâtın-ı kalbe ilişip imanı zedeler ve imanın tercümanı olan lisanın zevk-i ruhanîsine ilişip zikirden nefretkârane uzaklaştırarak susturuyorlar. Evet günah kalbe işleyip, siyahlandıra siyahlandıra tâ nur-u imanı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor.” L:8 (Daha fazla bilgi için bakz. http://seyfislam.com/forum/onceki-baslik-vt11594.html?view=previous)

Bu Olimpiyat faaliyetlerinin başka bir tehlikesi de kızlı erkekli yavrularımızı, hatta olgun erkek ve kadınlarımızı, ömürlerinde hiç gitmedikleri sazlı sözlü mekanlara çekmesi ve alenî münkerat izlemeye davet etmesidir.

Bunu biraz açalım mı?

Ama yarın inşallah…

Tüm Yazılar