Yürek Dayanmaz

İstiklal Marşı Şairi, fikir ve dava adamı Mehmet Akif Ersoy’un çocukları da kendisi gibi uzun yıllar yokluk ve sefalet içinde yaşadıktan sonra bu dünyadan göçtüler. Yıllardır şiirleri okunan, fikirleri savunulan ve örnek bir şahsiyet olarak gösterilen Mehmet Akif’in çocuklarına sahip çıkılmaması ise elbette çok manidardır. 

Onların çektikleri acılara yürek dayanmaz. Eğer bu yazıyı okuyup bitirdiğinizde gözleriniz buğulanmadıysa, yüreğinizi sorgulayın derim, katı kalbinizin kirini pasını silin diye salık veririm.

Mehmet Akif’in İsmet Hanım’la evliliğinden Cemile, Feride, Suad, Emin ve Tahir isimli beş çocuğu bulunuyordu. Şimdi biz en hazininden, Emin Ersoy’dan başlayarak bu konuda kısa bilgiler sunalım.

Mehmet Akif’in büyük oğlu Emin Ersoy askerlik görevini yaptığı sırada, koğuştaki arkadaşlarına Kur’an okuyup tefsir ettiği gerekçesiyle Divan-ı Harbe verildi.

Tutuklanan Ersoy, çavuş arkadaşının yardımıyla askeri cezaevinden kaçarak, o dönemde Fransız manda yönetimindeki Kırıkhan’a kadar geldi. Kırıkhan’da yakalanan Ersoy ve arkadaşı Türkiye’ye iade edildi.

Kitabevi Yayınları’ndan çıkan “Ali İlmi Fani’nin Rıza Tevfik’e Mektupları” isimli kitapta Akif’in oğlu Emin Ersoy ile ilgili bir anekdot yer alıyor. Akif’in yakın arkadaşlarından Ali İlmi Fani bir gün bir mektup alıyor. Mektup Kırıkhan hapishanesinden geliyor. Yazan Akif’in büyük oğlu Emin Ersoy’dur. Akif’in Mısır’da yaşadığı bir dönemdir. Kırıkhan ise o dönemde Fransız manda yönetimindeki Hatay’a bağlıdır. Ali İlmi olayı şöyle anlatıyor:

“… Bir gün elime Bereketzâde Cemil Bey’e hitaben yazılmış bir mektup tutuşturuyorlar. İmzaya baktım, ‘Kırıkhan hapishanesinden Mehmet Akif Beyin mahdumu Emin.’ Okudum. Diyor ki:

‘Kırklareli’nde vazife-i askeriyemi ifa ediyordum. Arapça bildiğim için ara sıra arkadaşlarıma Kur’an okur, ayetleri tefsir ederdim. Bu hareketim irtica mahiyetinde görüldü. Divan-ı Harb’e tevdi olundum ve tevkif edildim. Tevkifhaneden şimdi benimle beraber bulunan çavuşumun delalet ve himmetiyle firar ettik. İstanbul’a geldik, oradan bir vapura atladık. Mersin’e çıktık. Mersin’den yaya olarak Antakya’ya gelirken jandarmalar halimizden şüphelendi, pasaportlarımız olmadığından her ikimizi de Kırıkhan’a gönderdiler. Şimdi bizi Türkiye’ye iade edecekler. İmdadımıza yetişiniz.’

Maalesef imdatlarına yetişemedik, çünkü mektup yazılıp elden ele bana gelinceye kadar günler geçmiş, kendileri de hududu aşmıştı. Bilmem ne ceza verecekler? Akif Bey’e yazmadım. Çocuğunki divanece bir harekettir. Asker koğuşunda Kur’an tefsir okunur mu? Bugünkü inkılâb rejiminden bu derece gafletin manası ne?”

Cezasını çeken talihsiz adam uzun yıllar yoksulluk içinde yaşar. Bunalım içinde yaşadığı bir gün bir gazeteci yazarın bürosuna gider. Yazar o anı bakın nasıl anlatır;

"Yıl 1966 sonları, bir öğle sonrası odamdayım. ''Sizi biri görmek istiyor'' dediler. Buyursun... Dedim. İçeri tıraşı uzamış, üstü başı bakımsız, yaşlıca, çelimsiz bir adam girdi. Hazırol’u andıran bir duruş ve hafif bükük bir boyunla:

“Bendeniz Mehmet Akif'in oğluyum.”  dedi.

Bir anda ne olduğumu şaşırdım... Nasıl şaşırdım bilemezsiniz. Eski bir dostluk havası yaratmak istercesine:

“Oooo buyurun buyurun, nasılsınız? '' türünden bir yakınlık göstermeye çalıştım. O, tavrını bozmadı:

“Rahatsız etmeyeyim. Sizden ufak bir yardım rica etmeye gelmiştim.”  dedi.

Gökler mi tepeme yıkıldı, yer mi yarıldı da, ben mi yerin dibine geçtim; doğrusu fena allak bullak oldum... Ve tek yapabileceğim şeyi yaptım, cüzdanımı çıkartıp uzattım. O, bükük boynuyla:

- 'Siz ne münasip görürseniz’, dedi.

Cinnet cehennemlerinin tüm yıldırımları düşüyordu yüreğime. ''Durun bakalım neyimiz varmış'' gibilerden cüzdanı açtım; içinde ne varsa çıkardım, fazla bir şey de yoktu. Elimde tuttum. Bir iki adım attı. Sanırım sadece bir 10 yahut 20 lira aldı.

- “Çok çok teşekkür ederim, rahatsız ettim.”  dedi ve çıktı.

Aradan bir ay geçti geçmedi; gazetelerde küçük bir haber ilişti gözüme: Beşiktaş'taki çöp bidonlarından birinde Mehmet Akif'in oğlunun ölüsü bulunmuştu...”

Bize bu olayı anlatan gazeteci yazar kimdir biliyor musunuz? Merhum Akif’in oğlunu kırk yıllık dost gibi karşılayan, ona nazik ve kibar davranan, yardım talebine bütün cüzdanını uzatan, sonra da o acı ölüm karşısında kahrolan, Çetin Altan'dan başkası değildir.

Sübhanellah!..

Benî İsrail’den fahişe bir kadının susuz bir köpeğe bir kuyudan su ikram etmesine karşılık Rabbimizin hidayet ve rahmetine mazhar olduğunu haber veriyor Sevgili Peygamberimiz (sav)  Efendimiz.

Ben de bundan cesaret alarak diyorum ki, Rabbim -haddimi aşmışsam beni bağışlasın- bir ömür Akif ve fikriyatıyla mücadele eden bu adama, yaptığı bu iyiliğe mukabil ahir ömründe hidayet ve istikamet nasip eylesin. Evlatlarına da, zürriyetlerine de.

“Olmayacak duaya amin denmez” demeyin, Rabbim dilerse neden olmasın, lütfen sizler de “âmin” deyiniz.

Tüm Yazılar