Kendini Yalanlayan Hasta Adam

Siz de şahitsiniz ki bu adama karşı sükuta geçmiştim. Ama adam ve adamları dur durak bilmiyor, yavuz hırsız misali hep saldırıyorlar. Bir kere daha iyi niyetle bir tahlil ve bir tavsiye yapacak, beş bölümlük yazıyı bir çırpıda tamamını verecek, sonra mecbur kalmazsam yine susacağım.

Bu adam bunu hep yapıyor. Her konuşması sanki tevazu ve alçakgönüllülük elbisesi giydirilmiş kendini ve cemaatini övme ve muhaliflerine hakaret etme seansları. 

Önce büyük büyük ahlak ve erdem kaidelerinden bahsediyor, sonra onu tutuyor kendi cemaatine veriyor, bu arada “kıtmiriniz”, yani “köpeğiniz” diyerek kendini güya “hiç” görüyor. Böylece tevazünün zirvesine oturuyor. Sonra da “yetmiş küsur yıllık hayatımda” diyerek kendisini övmeye, methedip yüceltmeye başlıyor, kendine başarıdan büyük bir pay ayırıyor, güya istemeyerek veya farkında olmayarak gibi de olsa o fazilet ve muvaffakiyetleri kendi nefsine ekliyor. Tam bir “istemem, yan cebime koy” hilesi. 

Ne oldu şimdi?

Güya kendini övmemiş oldu. Güya mütevazı oldu. Güya alçakgönüllü oldu. 

Kim yutar bu dolmayı?

Ne bileyim, sorgusuz sualsiz aklını ona teslim etmişlerin dışında belki hala yiyeni yutanı vardır…

Kendi aralarında veya kandıracakları zavallılar yanında konuştukları zaman “hizmet bayrağı bizde” diyerek övünür, kibir ve ucbe düşerler. Bugünkü büyüme durumlarına gelişte bütün Müslümanların maddî ve manevî kendilerine verdiği desteği unuturlar. Bir teşekkür bile akıllarına gelmez. Hatta kendi cemaatlerinden başka birisinin de hak edip liyakat kesbettikleri bir yerlerde, makamlarda olmasına asla tahammül edemezler. Bir zatın dediği gibi “oburdurlar, kardeşlerinin de haklarını yerler, ama doymazlar.” 

Fakat dışarıda başkaları ile konuşurken işte şöyle fazilet furuşluk yaparlar: “El-âlem payelerle kendilerini ifade ededursunlar, payeleri kendi hesaplarına kullansınlar. Sizin için en büyük paye tevazu, mahviyet, hacalet, kendini sıfırlamadır. Sana ‘varsın’ dediklerinde kendi üzerine bir çarpı çekme, ‘yok’a nasıl var diyorsunuz?’ diye itirazda bulunmadır. Yokta var olduğunu iddia eden varlıkta yokluğu bilemez, sohbet-i yar lezzetini -beyim- ağyar olan bilemez. Varsın başkaları bunu bilmesinler. Zaten her halleriyle de bilmediklerini ortaya koyuyorlar.”

Görüyorsunuz değil mi? Söz ebesi adam. Cidden usta bu konuda. Bakın ne diyor? “El-âlem payelerle kendilerini ifade ededursunlar, payeleri kendi hesaplarına kullansınlar. Sizin için en büyük paye tevazu, mahviyet, hacalet, kendini sıfırlamadır...” Çok güzel değil mi?

Ama ne oluyor? Bir dakika geçmiyor ki o adam gidiyor, yerine kendini öven, başkalarını “bilmez” yerine koyan, “zilzurna cahiller” diyen adam geliyor. Okuyun işte arkadan gelen şu kibir kokan, şu kendini beğenmişlik kokan, kendini öven hastalıklı cümleleri: “Yokta var olduğunu iddia eden varlıkta yokluğu bilemez, sohbet-i yar lezzetini -beyim- ağyar olan bilemez. Varsın başkaları bunu bilmesinler. Zaten her halleriyle de bilmediklerini ortaya koyuyorlar.”
Acaba kimdir bu “varlıkta yokluğu bilenler”, “sohbet-i yar lezzetini bilenler. Evet, “Varsın başkaları bunu bilmesinler.” “Zaten her halleriyle de bilmediklerini ortaya koyuyor” olanlara rağmen peki bunu bilenler kimlerdir? 

Övünmeyi görüyor musunuz?

Kendini beğenme hastalığını görüyor musunuz?

Başkalarını ayıplama çirkinlik ise bunu yapanları görüyor musunuz?

Peki nereye gitti az önce söylediği şu sözleri? “Sizin için en büyük paye tevazu, mahviyet, hacalet, kendini sıfırlamadır. Sana ‘varsın’ dediklerinde kendi üzerine bir çarpı çekme, ‘yok’a nasıl var diyorsunuz?’ diye itirazda bulunmadır.” 

Birden nasıl buharlaştı da yok oldu bu faziletler?

Bu mudur ahlak? Bu mudur fazilet? Bu mudur tevazu ve mahviyyet? 

Neyin nesidir ikide bir “siz ve başkaları” karşılaştırmaları?

Çok ayıp, çok…

Allah şifalar versin, bu bir hastalık alametidir.

Bu adam güya hiç siyasete karışmaz. Ama her seçim öncesinde beyanat verir. Şimdi Cumhurbaşkanlığı seçimi var ya, 3 gün kala yine beyanat geldi. Cemaatine sesleniyor: "Millete zulmedene oy vermeyin de kime verirseniz verin. Nifak alametlerinde bulunanlara 'Allah aşkına, Peygamber hatrına oy vermeyin.” 

Kimdir bu oy verilmeyecek adam?

Güya çok zekidir. Risk almaz. Herkesin kimi kasdettiğini çok iyi bilir. Ama yine de kılıfımı hazırlar:
“Bu kim olursa olsun! Benim babam da olsa, amcam da olsa, öz kardeşim de olsa, kırk elli seneden beri bağrıma bastığım insanlardan biri de olsa, bu sıfatlar bulunanlara vermeyin.”

Kendini ne kadar büyük görüyor bu adam Allah aşkına. Güya “hiçbir meziyeti olmasa da sırf bana yakın diye oy vermeyi hak eder, ama öyle de olsa siz şunlara vermeyin” demeye getiriyor. Gerçekten de patalojik bir vak’a.

Neyse devam edelim: “Zulmedene vermeyin, millete haksızlık yapana vermeyin, kanun nizam tanımayanlara vermeyin, keyfîliklerini kanun yerine koyanlara vermeyin; kime verirseniz verin.”

Kimdir bu adam?

Canım söylemeye ne gerek var, şu malum beddua edilen uzun adam. Nerden mi anladık? Şu usturuplu bir laftan: “Gönüllerinizde siz iz sürerek kim olduğunu anlarsınız onların.”
Bir de üç adaydan sadece birisi bu ülkede idarecilik yapmış, kanunları uygulamıştır. Diğerlerine laf niye gitsin değil mi ya?

Bunu söyler, ama önce zemini bir güzel yağlar, ballar, ortamı yumuşatır. Öyle küt diye ortaya koymaz koyacağını. Hem çok ustadır; öyle durup dururken de konuşmaz. Mecbur kalırsa (!) konuşur. Mesela birisi kalkar, Cumhurbaşkanlığı seçimiyle ilgili tercihini sorar. O da mecburen açıklama yapar. Danışıklı dövüş olmasa kim ona istemediği soruyu sorabilir? 

“Asıl yiğitlik, sürekli kötülük yapana karşı da iyilik yapabilmektir! Sürekli mızraklansan, sürekli iğnelensen, sürekli sağdan soldan çuvaldızlar yesen de bunlarla onları eritmeli, bir ‘of’la bile kendini ifade etmemelisin. Geçmişti daha evvel; “Sabır kurtuluşun sırlı anahtarıdır.” Gelen şeyler bazen sağdan gelir, bazen soldan gelir; bazen önden, bazen arkadan, bazen alttan, bazen üstten. Bazen evinizin içinden gelir, bazen secdede yanınızda durandan gelir. Bazen dirsek dirseğe, diz dize, topuk topuğa temas ettiğiniz insanlardan gelir. Asıl yiğitlik bunları hazmetmek, ses çıkarmamak ve yiğitçe ‘Hakkım helal olsun!’ diyebilmektir.”

Ne güzel insan değil mi? 

Bu insanın kalkıp da bir arpa kadar bir haram yiyen günahkar birisi için “Allah onun sülalesinin, yedi sülalesinin belasını versin… evlerine ateş salsın…  yuvalarını başlarına yıksın…” diyebileceğini düşünebilir misiniz? 

Haşa, sümme haşa!..

İyi ama bu bedduaları kim yapıyor? Hem de katil bir terörist devlet olan İsrail’in Gazze’li Müslümanları bomba yağmuruna tuttuğu anda onlara değil, hiç değil, asla değil, kat’a değil, bunu Müslümanlara yapıyor bu şefkat ve merhamet abidesi evliya? Hani nerede kaldı günahkarlara bile şefkat, merhamet ve acıma ey “kainat imamı”? Yoksa senin bütün şefkat ve merhametin “diyalog” ve “iş birliği” yaptığın kafirlerine mi?

Hakkını teslim etmek lazım. Birisi bu sözleri kendisine hatırlatır ve hesap sorar elbette. O yüzden kılıfını da hazırlamış. Nasıl mı? Sözün sonuna şu cümleyi sıkıştırarak: “Bunu söylerken kendiniz adınıza söyleyin.” Helal olsun adama! Yahu yanındaki bu adamlar haram mı yemişler, zulüm mü etmişler ki kendileri için söylesinler bu bedduayı? Değil, ama minareye bir de kılıf lazım. Mızrak çuvala girmezmiş, minare kılıfa nasıl girecekse…

Bu adam her fırsatta bakın ne diyordu: “Hakkın müdafaası olarak tashih hakkınız, tavzih hakkınız, tekzib hakkınız ve icabında bu meş’um ağızları susturma adına karakterinize yakışır şekilde, insanca hatta melekî, melekutî yanınızla bunlara cevap verme hakkınız mahfuzdur. Fakat aynı hırçınlıkla coşma, taşma; ille de dediklerini diyeceğim, ettiklerini edeceğim, söylediklerini söyleyeceğim, yazdıklarını yazacağım, çizdiklerini çizeceğim ve bir kategori içinde mütalaa edeceğim, karalayacağım, tutmasa bile üzerinde iz bırakacak şekilde çamur atacağım… gibi uğursuz, densiz tavır ve davranışlara mukabelede bulunmama yiğitliktir.”

Kim diyor bunu?

Beddua seansları düzenleyen adam diyor. Bir dediği bir dediğini tutmuyor. Hele de söyledikleri ile yaptıkları birbirini hiç tutmuyor. Paragrafın başı başka, sonu başka. Durmadan kendini yalanlıyor. Hangi sözü doğrudur kestiremezsiniz. Yahu bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu?

Bakar mısınız, güya o kadar diline sahiptir, o kadar nezihtir ki, Gezi Parkı’nda devlete ve millete baş kaldırıp isyan eden, yol kesen, iş yerlerini yakarak, yıkarak yağmalayan haydutlara, eşkıyalara “çapulcu” denmesine razı değildir. Neden? İşte izahı: “Birinin dediği gibi ben “çapulcu” demeyeceğim. Çünkü o bana çirkin geliyor. Lisan bozukluğuna maruz kalmış bir hasta insanın kullanacağı tabirdir o.”

Evet, bunu bedduacıların kralı diyor. Güler misin, ağlar mısın?

Ha, o bedduaya cemaati “beddua değil, mübahaledir” diyorlardı. Biz de “bal gibi bedduadır. Çünkü…” diyerek açıklamalarda bulunmuştuk. Meğer o aklı da onlara bu kibirli adam vermiş imiş. Bakın ne diyor:

“İsterseniz muhavele, isterseniz mülaane, isterseniz mübahele diyebilirsiniz. Ben “Kötülüğü biz yapıyorsak, Allah’ın laneti bizim üzerimize olsun, yoksa kim yapıyorsa onların üzerine olsun!” dedim. Buna bir yönüyle mübahele denir, bir yönüyle mülaane denir; Nur Sure-i Celilesinde açıkça ifade ediliyor lanetleşme. Bir kısım ehl-i tahkik nezdinde de muhavele denir; kim yanlışsa onun Allah’a havale edilmesi demektir. Bu tabir de çok çirkin, mümin için kullanılmaz ama bir kısım zilzurna cahiller, kalktı buna beddua dediler, beddua şeklinde algıladılar, son söylenen sözleri de yine beddua diye algıladılar.” (Haberi için tıklayın)
Neden o beddua “mülaane” ve “mübahele” olamaz, bunu aşağıdaki yazılarımız içinde bulabilirsiniz, yer yok, zaman dar, tekrar etmeyeceğiz. Ama bir şey dikkatinizi çekti mi?

Evet, bizim gibi o yapılan bedduaya “beddua” diyenlere ne diyor bu herkese dil terbiyesi vermeye kalkışan adam?

“zilzurna cahiller” diyor.

“Çapulcuya” “Birinin dediği gibi ben “çapulcu” demeyeceğim. Çünkü o bana çirkin geliyor. Lisan bozukluğuna maruz kalmış bir hasta insanın kullanacağı tabirdir o.” Diyerek “çapulcu” demeyen zatın bize dediğine bakınız siz: ““zilzurna cahiller”…

Evet, kendi tabiriyle bu ifade “Lisan bozukluğuna maruz kalmış bir hasta insanın kullanacağı tabirdir.”

Allah şifalar versin!

Konuşmasının bir yerinde demiş ki: “Allah’a ahd-ü peymanımız var; dönmeme kararındayız. Allah döndürecekse canımızı alsın.” (Haberi için Tıklayın)

Bir şey daha var, evet, dönemez. Girdiği yoldan istese de dönemez. Zira uluslararası güçlerle de ahd-ü peymanı var. Vatanına ve milletine karşı verdiği bu savaştan dönerse, çok iyi biliyor ki, hiç şakası olmayan o güçler işini bitirirler.

Benim son olarak ona naçizane bir tavsiyem var: Bırak artık vatanın çocuklarının yakasını. Bırak ki, sen yandın el yanmasın. 

Tüm Yazılar