Müslümanın Çifte Sorumluluğu

Her Müslüman tıpkı Peygamber Efendimiz gibi imanıyla, ibadetiyle, şeriatıyla ve ahlakıyla yaşadığı sürece bütün varlığıyla hayatını Allah'a adadığını fiilen göstermelidir. Kur’an ortadadır ve Kur’an kendisine indirilen Sevgili Peygamberimizin hayatı onunla uyum içindedir, asla çelişmez, ters düşmez. Hiç şüphesiz Kur’an-ı Kerîm’i en iyi anlayan da  odur, en iyi yaşayan da odur. Belki onun örnek alınacak en büyük yanı da bu olsa gerektir.

İşte bu yüzden “bir Müslümanın en büyük lideri, önderi, rehberi, mürşidi Peygamber Efendimizdir. Ne doğuda, ne batıda, ne de kendi içimizde ona ters düşen birisini lider edinmek, insanı “sıratı müstakim” olan onun yolundan uzaklaştırır. Yani, dinden uzaklaştırır, mürted, yani kafir eder” deyip duruyoruz.

İslam inançlarını ve ahkamını böyle taşıyan Müslümanlar yeryüzünün yüz akı insanları olarak izzetle yaşamayı hak etmişlerdir.  Bunlar, Allah'tan başka birini asla tanrı tanımayacaklarını tam bir inanç ve güvenle açıklamışlardır. Zira bu kendilerine açıkça emir olunmuştur ve onlar da bu emre itaat etmişlerdir. Kuşkusuz bu, bütün Müslümanlara yönelik kıvanç veren bir buyruktur.

Sonuçta unutulmaması gereken odur ki, herkes kendi ettiklerinin karşılığını görecek, kimse kimsenin vebalini yüklenmeyecektir. Kini kendini beğenmiş mağrurlar, bir suçlu yüzünden onun yedi sülalesine beddua etseler de, dinde ve hukukta bir kaide vardır; “suç şahsidir.”

Ancak bu dinin layıkı veçhile insanlara duyurulması, açıklanması, şüphelerin izale edilmesi ve böylece hidayetlere vesile olunması, “davet, irşat, tebliğ, cihad” adı altında ifası gereken bir görevdir. İhmali ağır vebal olan bir ilahî görev.

Ümmet-i Muhammed bunun için vardır bir yerde ve hayırlı oluşu buna bağlıdır.

 

Tüm Yazılar