Yargıtay Başkanı Ve İslam “Sorunu (!)”

Bir önceki yazımızda “Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker altmış küsür sayfalık konuşma hazırlamış. Üçü hariç tamamını da okumuş katılanlara” demiş ve bunun yersizliğini belirtmiştik: “Çin işkencesi dedikleri bu olsa gerek. Yahu akıl karı mı bu? Hiç mi akıllarına gelmiyor, “insanlar bundan sıkılır, sevimsiz olurum” diye?”

Sonra da bizi niye ilgilendirdiğinin bir yönünü anlatmıştık. Şimdi o ilgiyi devam ettirelim.

“Din nedir?” diye sorsan, cevap üç aşağı, beş yukarı cevabı şöyledir: “Allah tarafından insanlara gönderilmiş ilahî kanunlardır.”

Allah Teâlâ niçin göndermiş, nasıl göndermiş, o konulara girmeyelim. Bu dindir. Ya inanırsın bu kanunlara, ya da inanmazsın, sana kalmıştır.

Ama tutar da, “bu kanunlar, bizim laiklik’e ters düşüyor. Bunu değiştirelim. Laikliğe uygun hale getirelim” dersen, işte orada saçmalamış olursun. Çünkü sen Allah Teâlâ’nın kanunlarını değiştirirsen, o Allah Teâlâ’nın dini olmaktan çıkar, “Hasanın Dini” olur. Eğer insanlara din özgürlüğü vermişseniz, dileyen “Allah’ın dinine”, dileyen de “Hasanın Dinine” inanır. Buna kimsenin karışması haddi değildir.

Lafa bak: “Laik devletin koyduğu kurallar dini kurallarla ile bağdaşmıyorsa ne olacaktır? Hıristiyanlıkta böyle bir sorun yoktur. Musevilik ve İslamiyet'te ise böyle bir sorun olduğu, akıl ile iman arasındaki bu ikilemin İslam inancının yaygın olduğu toplumlarda ciddi sorunlar yarattığı söylenebilir. Bu sorunları çözmek teoloji bilimine ilişkin bir iş olup, bu konuda şöyle bir değerlendirme öne sürülmektedir. Ayet ve hadisler insan eşitliğini sağlamaya yönelik bir evrimin başlangıcı, ilk aşaması sayılırsa zamanın şartlarına da uyulmasına cevaz bulunduğuna göre kurallar, bu evrimin amacına uygun biçimde yorumlanabilir. O zaman laikliğin İslam inancıyla çelişmesi sözkonusu olamaz."

Neresini düzelteceksin bu yanlışların?

Önce kendisi de itiraf ediyor haddini aştığını.

Nasıl mı?

Diyor ki: “Bu sorunları çözmek teoloji bilimine ilişkin bir iş olup…” Demek bu işler senin işin değil, ilahiyatçıların, diyanetçilerin işidir. Öyleyse niye onlara bırakmıyorsun da sen burnunu sokuyorsun bu işlere “bu konuda şöyle bir değerlendirme öne sürülmektedir” diyerek?

“Laik devletin koyduğu kurallar dini kurallarla ile bağdaşmıyorsa ne olacaktır?” diye soruyorsun ve İslam’ı sorun gösteriyorsun. Bizce sorun morun yok. Müslümanlar, Allah Teâlâ’ya teslim olmuşlardır ve O’nun emirlerine, nehiylerine, yani kanunlarına kayıtsız şartsız inanır, ellerinden geldiğince, nefislerini eğittiğince de itaat ederler. Bu kanunları değiştirmeye kimsenin yetkisi de yoktur zaten, gereği de.

Laik devlet sorun istemiyorsa, halkın dinine ters düşmeyen kanunlar yapar, olur biter. Böylece din ve devlet çatışmaz.

Bunun ötesinde “dinde reform yapmak” demek, ilahî dini “kuşa çevirip” “beşerî bir din” yapmaktır. Onun adı “laiklik” olabilir, ama asla “İslam” olmayacaktır ve Müslümanlar da o dini “hak din” saymayacaklardır.

Lafı böyle evirip çevireceklerine ve olmayacak işlere getireceklerine, daha kestirme bir yola girseler olmaz mı?

Nedir mi o yol?

Hani diyor ya: “Laik devletin koyduğu kurallar dini kurallarla ile bağdaşmıyorsa ne olacaktır? Hıristiyanlıkta böyle bir sorun yoktur.”

Hıristiyanlıkta böyle bir sorun yoksa alıver gitsin! İslam’da gördüğün “sorun” (!) da bitsin.

Bu fikirler bize yabancı değil. Cumhuriyetin başında bunlar tartışılmıştı zaten. “Hıristiyan batı Medeniyeti alınır da İslam dininde kalınırsa, çatışma çıkar. En iyisi biz de tanassur edelim” diyenler olmuştu. “Tanassur etmek”, Nasranîleşmek, yani Hıristiyan olmak demektir. O zaman daha cesurdu insanlar, kem küm etmeden konuşuyorlardı.

Son sözümüz şudur; dinde zorlama yoktur, insanlar istediği dine girebilir. Hatta kafalarından din icat edip ona da girebilir. Ama bizce “Allah katında tek geçerli din İslam’dır” ve “kurtuluş İslam’dadır.”

Tüm Yazılar