Çare Enaniyete Takılıyor 2
Geçen yazımda da ifade ettim, komşularıma bir faydam dokunsun diye mahalle camimizde vaaz veriyor, sohbet ediyorum. Girdiğim meclislerde yeri geldikçe din kardeşliğinden bahsediyorum. Allah için sevmek, Allah için buğzetmekten bahsediyorum. Ümmetin birliğinden beraberliğinden bahsediyorum. İcap ediyorsa insanların arasını düzeltmekten bahsediyorum. Bu sulh ve ıslah faaliyetlerinin namaz gibi, oruç gibi bir ibadet ve sevap oluşunu anlatıyorum.

Fakat içim sızlıyor, yüreğim yanıyor. Adam karşımda oturuyor. Aramızda şahsi hiçbir sorun yok, aksine sevgi var, saygı var, ama işte bir hüzün esiyor içimizde sam yeli gibi. Soğuk, yıkıcı, yakıcı…

Nedenini anladınız; bana göre o “paralelci”, ona göre ise ben “Yezid’e sahip çıkan bir zalim” durumundayım. Tövbe ya Rabbî estağfirullah. Ne hallere düştük!..

Vaz geçtik onca emekten. Onların dersanelerinde, evlerinde yaptığımız sohbetlerden. Vaz geçtik kaleler gibi diktiğimiz okul ve yurt binalarından. Vaz geçtik milyarlık kazancımız olan medya gücünden. Vaz geçtik dış ülkelerdeki okullara giden emekten, ücretten, beklentilerden. Şu haliyle ümmete göre hepten kayıptır artık bunlar. Bize bir fayda sağlamıyorlar. Üstelik düşmana yarıyorlar.

Vaz geçtik faydadan, bari zarar vermeseler!

Türkiye aleyhine savaşmasalar dünyada.

Yerleştikleri ülkelerden üstümüze düşmanlarımızı kışkırtmasalar?

Durmadan İslam düşmanlarını medyalarında çıkarıp gıcık gıcık konuşturmasalar?

Sırf milletin oy verdiği partiyi iktidardan düşürmek için terör örgütleri ile kol kola olmasalar? HDP ve PKK ile iş birliğine girmeseler? İhanet etmeseler yeter de artar bile.

Ama bu ihanetleri benim kimi akrabam, komşum, arkadaşım görmüyor. Ben ise görüyor ve bunu hazmedemiyorum. Her karşılaştığımızda sevgi ve saygıyı büyütsek bile, içimizdeki burukluk bitmiyor.

Bana göre bunu ancak bir kişi bitirebilir. O da Fethullah Gülen. Onlarca defa yazdım bunu. Eğer o dese ki, “Yahu biz siyasete karışmayacaktık. İlim irfan çerçevesinde dine, imana hizmet edecektik. Biz şu veya bu sebeple sınırı aşmış, alanımızın dışına çıkmışız. Bize düşmeyen işler yapmışız. Bu yüzden pişmanım. Hem yoldaşlarımı üzmüş, hem de karşımızdakilere zarar vermişiz. Özür beyan eder, af dilerim.”

Bunu ilk teklif ettiğimiz anda böyle deseydi sorun bu kadar büyümezdi. Acaba şimdi dese hala fayda sağlar mı?

Bence sağlar. Etmeli de. Çünkü bu saatten sonra açılan davaları belki geri çeviremese bile en azından Müslümanların yeniden kaynaşmasına, birleşmesine sebep olabilir.

Neden yapmıyor bunu?

Önce gurur, kibir, enaniyet ve kendini beğenmişliğinden yapmıyor. Sonra “hata yapmaz” algısını bozmamak, karizmayı çizdirmemek için yapmıyor.

Bu büyük bir vebal değil midir?

Birisi kalkar da “yahu adam suçlu değilse, neden kendini suçlu ilan etsin?

 

Deriz ki, “Allah aşkına, bu adamın belki bin kere “biz siyasete karışmıyoruz, karışmayacağız” dediğini duymadınız mı?”

“Duyduk”.

“Niye sözünde durmadı da yolsuzluk bahanesi ile siyasete karıştı? Daha önceki hükümetlerde de yolsuzluk vardı ve karışmamıştı. Şimdi niye karıştı? İşte özür dilemeyi tek başına hak eden bir suçtur bu”.

“Adam haksızlık karşısında sussun da dilsiz şeytan mı olsun?”

“Demirel, Ecevit, Çiler, Yılmaz zamanında yolsuzluk yok muydu? Madem o zaman susarak dilsiz şeytan olmuştu, şimdi de devam etmeliydi şeytanlığına, öyle değil mi?”

Evet, kaçacak tarafı yok. Şimdi hiç olmazsa bu haddini aşma ve siyasete karışma hatasından ötürü özür dilemelidir. Öbür ihanet suçlamaları da yargıdadır. Bakalım mahkemeler ne karar verecekler.

Yargı bağımsızdır, ama hükümetin burada yapabileceği bir şey varsa o da dava süreçlerini hızlandırıp uzatmamak. Bir an evvel bu acı vaziyetin bitmesi için gerekçelerin erkence ortaya çıkmasını sağlamak. Bunun için Silivri davaları gibi özel bir mahkeme bile kurulabilir.

Bize düşen ise, o zamana kadar yüz yüze ilişkilerimizi saygı sevgi çerçevesinde devam ettirerek sabırla neticeyi beklemek.

Zor bir iş. Allah yardımcımız olsun.
Tüm Yazılar