Hacı Kalay Emmi

HACI KALAY EMMİ 1

Hacı Kalay Emmi önce baba dostum, yakın bir köylüm, çok sevdiğim ciddi bir Müslüman, sonra da çok saydığım büyük bir dava adamıdır. Tabiri caizse Kahramanmaraş’ımızda İslam davasının İmam Hatip mevzisinin Lojistik Destek Komutanıdır.
Daha Yüksek İslam’da talebelik yıllarımda önce onun efsaneleşen ismini duymaya başlamıştım. Bu kadar geç duymama sebep ise, benim İmam Hatip Lisesini Diyarbakır’da okumuş olmamdan ötürü burada olup bitenleri geç duymamdır. Buna bir de merhum babamın benim çocukluk yıllarımda memuriyet icabı köyümüzün dışında çalışmasıdır. Bu yüzden köyümüzdeki emsalim İmam Hatipli gençlerle buluşmamız da bu yüzden biraz zorlaşıyordu. Fakat Kayseri’deki Yüksek İslam Enstitüsü’ne  kaydolduğumda memleketimi tanımamda önüme çıkan bütün bu engeller yavaş yavaş zail oluyordu. Artık bir yandan İmam Hatipli arkadaşlarımızla kaynaşıyor, hatta bazı hocalarımızla bile tanışıyor, Maraş’ın ilim, kültür ve dava adamlarından haberdar olmaya başlıyorduk.
İşte o zaman Hacı Kalay Emmi ismini ilk duyduğumuz insanlardan birisiydi. Onun adı birkaç alanda birden geçerdi. Ama asıl şöhreti İmam Hatip Lisesi için yaptıklarıydı. Devlet tarafından hep horlanan, çoğunun sandığı gibi üvey evlat değil, hiç istenmeyen baş belası evlat olarak görülen, varlığına el gördük için katlanılan bir okuldu. Arkasında oy aldıkları halk olmasa, bir gün bile yaşatmazlardı. Çünkü bu okullar, onların yıkıp da üzerinde tepindikleri İslam’ı temsil ediyordu. İslam’ı, yani onlara göre irticayı, geriliği, yobazlığı, çağdışılığı. Bu tahammül edilebilecek bir şey değildi. Ama neylersin ki henüz çağdaşlaştıramadıkları cahil halk bunu istiyordu. Onlardan oy alabilmek ve bu vesile ile devletin yağını balını yiyebilmek için azıcık da olsa halkın bu tür sevimsiz isteklerine katlanmak gerekiyordu. Yoksa birileri kalkar, bunları istismar ederek (!) sofraya ortak çıkabilirlerdi.
Bu yüzden “siz binasını yaptırırsanız, biz de içini lütfen doldururuz” diyorlardı. “Eski Türkiye’nin” O günleri bambaşkaydı. Şimdiki yeni günler ile kıyaslayanlar, ne devleti, ne sistemi, ne siyaseti, ne halkı, ne de İmam Hatipleri asla anlayamazlar. O yüzden Hacı Kalayları da anlayamazlar. Anlayamazlar, çünkü gözlerinde en iyi canlandırabilecekleri örnek, olsa olsa iyi bir “okul yaşatma derneği” veya “okul aile birliği başkanı”dır. evet, Hacı Kalay da böyle bir başkandı. Ama o bam başka bir başkandı…
Şimdi o büyük insan vefat etti. Onun cenazesine yetişmek için yazıma burada bir ara veriyorum. Gerisini defninden sonra yazarım inşallah. Şimdi sadece buradan seslenerek bir çağrıda bulunuyorum:
“Haydi ey eski yeni bütün İmam Hatip hocaları, bütün İmam Hatip talebeleri, haydin Ulu camiye. Haydin Başkanımızın cenaze namazına ve defin merasimine! Gözleriniz o manzarayı iyi kazısın zihninize, beyninize. Ayaklarınız, elleriniz, gözleriniz, kulaklarınız şahit olsun o yaşanmışlığa. Yarın o cenazede hazır bulunduğunuzu torunlarınıza şeref ve izzetle anlatabilmek için haydin ulu camiye…
Ve ey içinde İslam davası adına bir kıpırtı duyanlar, yarın mahşerde “ben de oradaydım” diyerek mutlu olmak için haydin ulu camiye, buyurun cenaze namazına…

HACI KALAY EMMİ 2

1980-81 eğitim öğretim yılının başında Kahramanmaraş İmam Hatip Lisesine tayinim çıktığında Hacı Kalay Emmi’yi biraz daha yakından tanımaya başladım. Bunun bir sebebi okul olduğu gibi, öbür sebebi de Kayınbabam ile onun komşu olmasıydı. Arada bir ev vardı. O da Davşancı Mehmet abinin eviydi. Onun kmyü de bizim köy ile Hacı Kalay Emmi’nin köyü arasındaki Kadılı köyü idi. o da dost canlısı, sözü sohbeti sever ve dinlenir birisi idi. onunla da sevişir, konuşurduk. Böylece komşu olmuştuk.
Hacı Kalay Emmi benim tanıdığımda evli ve çor çocuk sahibi idi. bir oğlu vardı ve yanında çalışırdı. Evli barklı kızlarının olduğunu da duymuştum. Bildiğim kadarıyla ekser dindar insanlarda olduğu gibi yuvasında mesut bir insandı. O zamanlar şehir içinde orta hal denilen yere yakın bir yerde briket yapıp satardı. İşinin ehli ve güvenilir olduğu için tercih edilirdi. O da kazancıyla bir yandan bol bol hayır hasenat yapar, özellikle de İmam hatip yaptırmaya harcar, bir yandan da eşine dostuna ikram yapar, yedirir, içirirdi. Özellikle de okulumuzun idarecileri orada yedikleri kebaptan çok bahsederlerdi. Bir çok insana ev yaptırırken yardım etmiş, parasını ödeyemeyen çok borçluyu da alacaklı defterinden silmiştir. Allah Teâlâ’nın yardımı da daima kendisiyle beraber olmuştur.
Şöyle bir olay anlatmıştı. Hacda parasını vurdurmuş. Beş parasız kalmış. İzzetli insan. Kimseye derdini anlatmaz. O zamanlar da ha deyince memleketten para gelmez. Belki arada banka bile yoktur. Irkçı devlet Arapları hor gördüğünden, ne ticari, ne sanayi, ne de kültürel bir ilişkiye girmez. Konsoloslukları da iş yapmak için değil, iş olsun içindir. Neyse, Kabe’ye tavafa girmiş ve yalvarmış Allah Teâlâ’ya. Tavaf bitince namazını kılıp oturmuş bir yere azıcık dinlenmek için. Birisi selam vermiş kendisine. Bakmış ki Maraş’ın zengin eşrafından birisi. Oturmuşlar. Laf lafı açarken, adam demiş ki:
- Bağa bir inşaat başlatacağım. Varınca bana briket vereceksin.
- Tamam ama bir teklifim var.
- Nedir?
- Briketin fiatı şu kadardır. Ama sen burada parayı hemen peşin verirsen şu kadar cazip bir tenzilat yaparım.
- Ooo, tamam, al sana şu kadar briket parası.
Çıkarır verir adam orada kârlı alış verişi görünce. Anlatırken gülerdi: “Hem elimize para geçti, hem de bir sürü kâr ettik. Kurban olurum Allah’a.”
Bir defasında da anahtarı kaybolmuş çelik kasa paniğini anlatmışlardı. Bu “bismillah” demiş ve kolu çevirmiş. Langırt diye yüksek bir ses çıkaran kasa açılmaz mı? Buna “maûnet” denir. Allah Teâlâ saf kalpli temiz Müslümana her zaman yardım eder. Bu da bazen keramet gibi bir harika cinsine girer.
(Devam edecek)

HACI KALAY EMMİ 3.

Hacı Kalay Emmi rahmetli babam ile iyi dost idiler. Bu dostluk köyden başlar, dindarlıkla devam eder, İmam Hatip sevdası ile pekişir, Millî Nizam Partisinin çıkışından beri Merhum Necmettin Erbakan’ın liderliğinde kurulan partiye çalışmak gibi siyasi birlikteliklerle zirveye ulaşır. 
İkisinin çoğu huy ve karakterleri de benzerdi birbirine. Babam da onun gibi ciddi, sözüne sadık, muamelesinde dürüst, dostlarına vefalı, hoş sohbet, yalansız, dolansız, hilesiz bir insandı. Zengin değildi. Nihayet bir memurdu ve on tane çocuğu vardı. Başka bir geliri de yoktu. Ama çok şükür her zaman bizi rahat yaşatmıştır. 
Bunları şunun için yazıyorum; kendisi dostlarına yardım ve destek olurdu ama mahcup olmaktan korkusundan kimseden borç isteyemez, bazı fırsatları bu yüzden değerlendiremez, kaçırırdı. Bu yüzden ev, arsa alım satım gibi yatırım yapamaz, ileriye dönük fırsatları atılım yapamadığından kaçırırdı. Ona göre az para ile de olsa izzetli yaşamak önemliydi. Üç kuruşu varsa misafiri ve dostlarına ikramı çok sever, eşiyle dostuyla sohbete bayılırdı. 
İşte o zamanlar Hepsi de rahmetli olan Hacı Kalay, Ahmet Gedemenli, İhsan Diner, Kenan Kaynak, İsmail Özdemir, Yılmaz Ercan, Bekir Akben, Köle Hafız gibi isimler sık sık bir araya gelir, sohbet ederlerdi. İhsan Abinin oğlu Abdullah Diner Bey Kayseri’den okul arkadaşımızdı. Kıbrıs meydanındaki önce çeltik fabrikası, ama özellikle de sonra beyaz eşya bayi olan büyük dükkanı, sanki dostlar için buluşma yeriydi. Aman ne muhabbetler olurdu orada. Hacı Kalay Emmi sanki akşam oraya uğramadan evine gitmezdi.
Hacı abi çok da şakacıdır. Babam merhum evin önündeki bağa asıl merdiven dururken yakın diye ağaç merdivenden inerken düşmüş, ayağını kırmıştı. Hacı Kalay Emmi anlatıyor:
 “Kalktık, hasta ziyaretine gittik Hartlap’a  Rahmetli Ahmet Gedemenli falan. Anan ikram filan getirirken dedim ki:
- Bacı duyduk, herifi yitekleyivermişsin merdivenden. Olur mu böyle? Yazık günah değil mi?
- Yok edem, kim demişse yalan demiş onu. Zaten gözü iyi görmüyor. Bu merdivenden inme, düşen dedim, beni dinlemedi, o kötü merdivenden indi.
Şakamı seh sandı da bir korktu ki kadıncağız…”
Aralarında şaka bitmezdi. Hacı abi Hartlap’tan bıçak getirtir, misafirlerine ikram ederdi. Yine bir defasında Hacı abi rahmetli babama para verip bıçak ısmarlamış. Babam da Kayseri yolcusu olunca o bıçakları alıp beraberinde götürmüş, veya hiç getirmemiş. Babam oradan gelince çok yaşamadı. 
Hacı abiyi her ziyaretimde oradakilere derdi ki:
- Bakın bu hocaya, babasının bana bıçak borcu var, ama vermiyor. 
Ben de “en iyi savunma taarruzdur” sözüne binaen derdim ki:
- Tam tersi. Babam buna bıçak getirmiş. Parasını Kayseri’den dönünce alırım demiş. Hasta olunca da paraları alamamış. Şimdi babama olan borcunu bana vermesi lazım. Ben de onu mirasçılarına bölüştüreceğim. Hakları kalmasın. 
Gülüşürdük. Ama müsaade alıp giderken yine bir bıçak daha hediye ederdi. O da bizim cepte çok eğlenmezdi. Hartlap’lıyız ya, bıçak lafı eden birisine “işte buyur” derdik, giderdi.
Hatta bir gün gülerek dedi ki:
- Türkoğlu’nda bir enişten varmış.
- Eee!
- Ondan da bıçak istedim. “Kayınbaban borçlu gitti” dedim.
- Eee!
- Alıp gelmesin mi bıçakları?
- Bak sen! Halbuki sen borçlusun.
- Yok yahu, o bana borçlu, amma sen varken enişteden alır mıyım…
İyice yaşlandığı zaman elimi tutar, “Baban iyi adamdı. İyi dosttuk. Baba dostlarını unutmamak lazım” derdi. Ben de ona İbn-i Ömer’in olayını anlatırdım. Kervanla giderken çölde bir ihtiyara rastlamışlar. İbni Ömer kervanı durdurmuş, devesinden inmiş, ihtiyarı kucaklamış, cübbe ve sarığını ikram etmiş, biraz da para vermiş. Sonra ayrılmışlar.
İbni Ömer’e demişler ki:
- Ne kadar iltifat ettin bu garip ihtiyara. O verdiğin ikramlardan birisi bile yeterdi. 
Demiş ki:
- O babam zamanında bize gelirdi. Babam ile dost idiler. Ben Peygamber Efendimizden (sav ) işittim: “babanın dostlarını iyi gözet. Yoksa Allah kalbinden nurunu çeker alır.”
O da “Allah Allah” diyerek bana bir hatırasını anlatmıştı: “Rahmetli İsmet Karaokur Hoca Efendi bir gün buraya gelmişti. Sohbet ettik. Ben dedim ki:
- Allah senden razı olsun hocam. İyi ki geldin. Ben senin babanı tanır ve çok severdim.
- Allah senden de razı olsun. Bak ben buraya mezarlıktan geliyorum. O kadar adamı ziyaret ettim, hiç birisi bana senin ettiğin gibi dua etmedi. Demek asıl hayır dua almak için baba dostlarını ziyaret etmek gerekirmiş. 
Hoca Efendiyi tanıyanlar ne kadar nüktedan olduğunu iyi bilirler…
(Devam edecek)

HACI KALAY EMMİ 4. 

Ben Hacı Kalay Emmi’nin tahsil hayatını bilmiyorum. Zannedersem ilkokuldan başkası yoktur. Öyle köklü bir özel eğitim aldığını da zannetmiyorum. Bir tarikatı var mıydı, onu da bilmiyorum. O kadar imanlı, samimi, davasına hizmette gayretli ve ihlaslı idi ki, bunları sormaya hiç gerek duymamıştık. Hacı Kalay Emmi zaten “olduğu kadarıyla” bizi kendine hayran bırakıyordu. Onun yanına nice tahsilliler gelir, sohbet ederler, yer içerlerdi. Ama zannedersem hizmet aşkı bakımından hiç biri onun kadar içinde dert taşımıyor, yüreğinde onun kadar yangın hissetmiyordu. İnsanı değerli kılan da bu uluvvi himmeti değil miydi? O yüzden “niyyetül mü’mini hayrun min amelihi” denmemiş miydi?
Bunu yangını, bu derdi, bu uluvvi himmeti nerden mi biliyorum?
Gördüklerimden, duyduklarımdan, eserinden…
İmam Hatip Lisesinin “B blok”unu yaptırdıkları günler. Ama 12 Eylül’ün en zor günleri. Okul müdürü Said Kırmacı merhum, liseye de bakıyor. Sıkıyönetim komutanı Yusuf Haznedaroğlu tarafından takdir de ediliyor. Ama adam komutan ya, o günlerde astığı astık, kestiği kestik ya, ne emrederse derhal yapılıyor ya, yüklendikçe yüklenirdi İmam Hatip’e. 
Bir gün merhumun odasındayız. Telefon çaldı. Said Bey aldı ama pancar gibi kızardı. Oturduğu yerden gayri iradi ceketinin düğmesini ilikledi. “Evet efendim… Tamam efemdim… Emredersiniz efendim…” 
Nihayet telefonu kapattı. Derin bir soluk aldı. Bekletti içinde ve hepsini birden top gibi gürleyerek boşalttı: “Offffffffff”. Düğmesini çözdü. Geriye yaslandı. Bizi şöyle bir süzdü. “Senin…” diye başlayarak komutanın hatırını derinden bir saydı. Ve sonra dedi ki: “Bir gün açacağım şu telefonu. Bu adama bağıracağım: “Ulan Paşa, bırak da bu işimizi bildiğimiz gibi kibar kibar yapalım. Beğenmiyorsan al vazifeden de kurtulalım”.
Bunu Paşaya demek mümkün mü? Belki de yakalandığı kanser illetinin ilk mikropları o günlerin sıkıntısıyla girmişti rahmetlinin içine, kim bilir. Üç beş sene sonra açığa çıktı ve koca müdürü yere serdi. Allah çok çok rahmet eylesin. Mükafatını bol bol versin. Tayini çıktıktan sonra sanırım ilk defa Ankara’da, Kocatepe’de karşılaştık. Kucaklaştık. Hal hatır sorduk. Bu arada tebessümle, “kusura bakma ismini hatırlayamadım” dedi. İçimden bağırdım “Eyvah!.. Koca müdür yıkılmış.” Zoraki tebessümüm ayrılınca derin bir hüzne dönüştü yüzümde. Hey gidi günler hey!..
İşte o günlerde aklımda kaldığı kadarıyla müdür bey inşaatı biraz ihmal etmişti. Hacı Kalay Emmi her gün sabahleyin gelir, vaziyete bakar üzülürdü. Bir gün sabah erkenden gene gelmiş ki, duvarlar, yeni basılan taplalar sulanmamış. Yeni çimento su ister. Müdür ilgilenmezse, memur kafasıyla kim işi üstüne alır da kendiliğinden yapar? Hortumu alır eline Hacı abi, ağlıya ağlıya inşaatı sular. Bir yandan ağlamaktadır İslam’ın garipliğine, İmam Hatibin garipliğine, davanın garipliğine ve bütün hıncını Koca Müdürden alır: “Bakma sen Koca müdür bu inşaata, bakma. Bakma sen. Ben hem bakar, hem sularım”. 
Hayalimde hala o manzara var. Bir yaşlı adam, dertli dertli ağlaya ağlaya betonları sulamakta… Allah da seni seve seve havzı kevserin ortasına atarak sulasın ey Hacı Kalay Emmi, emi!
Sabahın köründe yaptırdığı inşaatı eliyle sulayan adama tahsili sorulur mu? Zaten halinden bellidir. Benim tek üzüldüğüm, kitaplarımı ona hediye edemediğimdir. Masasının üstünde pek kitap göremeyince, “nasıl olsa okumaz, yazık olur, okuyana hediye edelim daha iyi” diyerek bunu yapmamıştım. Şimdi pişmanım. Keşke ben hediye etseydim de sevindirseydim. Okumasa da birisine hediye ederdi. Kötü mü olurdu?
İnsanız işte. “Keşke”lerimiz hiç bitmeyecek. Ölüp gideceğiz nakıs kalarak. 
Bazı sûfîler, hasseten Nakşiler, seyr-u sülukta nakıs kalanların iyi niyetine binaen alem-i berzahta sülûku ikmal olunur” derler. Bence hemen “insan ölünce amel defteri kapanır” diye kimse itiraz etmesin. Zira arkadan “İlla min selas” gelmektedir. Bu “min selas” “ba’ziyyet” ifade ederse, “hepsi bu kadar değil” anlamı çıkar. Bir bakıma mecazi olur. İtiraza mahal kalmaz. 
Yani insan öldükten sonra sebep olduğu, yaydığı, öğrettiği ve buna dayalı olarak insanların işlediği iyiliklerden de, kötülüklerden de sevap veya günah kazanmaya devam ederler. Malum, “ed-dallu alel hayri, ke failihi”dir. Zıddı dahi böyledir. O yüzden Merhum İmam Gazzalî, “ne mutlu o kimseye ki öldükten sonra kötülük defteri kapanır” demiştir.
Her neyse, Hacı Kalay Emmi’nin amel defteri, İmam Hatip Liseleri yaşadıkça devam edecektir inşallah.  
 (Devam edecek)

HACI KALAY EMMİ 5

Hacı  Kalay Emminin sosyal hayatında alışkanlık haline getirdiği çok önemli olan şu üç durumu bizzat bilirim. Belki de bunların bileşiminden bir Hacı Kalay portresi çıkar. 
Üç durumdan birisi İmam Hatip Lisesi için bina yaptırmadaki çalışkanlık ve dillere destan fedakarlıklarıdır. Belki de Hacı Kalay’ı “Hacı Kalay” diye marka isim yapan bu yanıdır. Keşke İmam Hatip Lisesinden bir ekip bir görev üstlense de iş bölümü yaparak Hacı Kalay Emmi’yi konu alan bir kitap çalışması yapsalar. Bunu onlar da yapabilir, dernekleri de. Bu kendileri için bir görev olduğu kadar şereftir de. Bunu yıllar önce yetkililere söyledim. Şimdi burada bir kere daha söylüyorum. Ellerini çabuk tutsunlar, zira onu tanıyan mesai arkadaşları da birer birer öteye sefer ediyorlar.
Diğer ikisine gelince, birisi istikrar içindeki siyaset çizgisi, diğeri de bir araya gelmelerinde önemli vesile olduğu arkadaş grubu ve Pazar gezileridir.
Hacı Kalay Emmi’yi yukarıda da dediğimiz gibi daima bir siyasi çizgi üzerinde görürüz. O çizgi Milli Nizamla başlayan, sonra her kapandıkça başka bir isim alarak yoluna devam eden çizgidir. Liderliğini Merhum Necmettin Erbakan’ın yaptığı bu siyasi hareket, Türkiye’de dindar ve muhafazakar oyları toplamaya ve bunu bir güç halinde sistemde temsil etmeye başlamıştır. 

O günlerde devlet dairelerinde selam bile vermek gericilik, yobazlık ve irtica sayılırken, Erbakan tam sünnet üzere siyasi mitinglerine bile selamla başlayıp selamla bitirmektedir. Bol bol İslamî kavramları kullanmakta, “önce ahlak ve maneviyat” demektedir. Yeni bir dindar gençlik için çalışmakta, partisinin gençlik yapılanmasına önem vermektedir. 

İmam Hatip Okullarını o zaman Yüksek İslam Enstitüsü hariç üniversiteler alınmazdı. Sonra bir tane Erzurum Üniversitesi almaya başladı. O da Erzurum Atatürk Üniversitesinin yiğit rektörü Kemal Bıyıkoğlunun marifetiyle olmuştur. Onun bu devrim gibi büyük olan hareketini sair üniversiteler takip etti. Üniversite bünyesine büyük cami yaptırma geleneğinin de öncüsü olan bu yiğit insan, 1986da vefat etti. Allah rahmet eylesin.

Sanırım 1974 de Erbakan Ecevit ile koalisyona girince, İmam Hatip Okulu’nun adını İmam Hatip Lisesine çevirdi. Hikayesi bildiğim kadarıyla şöyledir: Milli Eğitim Bakanı Mustafa Üstündağ herkesin de bildiği gibi azılı bir solcudur. Bir gün Başbakan Yardımcısı Erbakan onu çağırır ve sorar: 

- “Bütün liselerle aynı dersi okuduğu halde İmam Hatipler neden üniversiteye alınmazlar? Neden onun sınavına giremezler?”

- Efendim, üniversiteye “lise”den girilir. “Okul”dan girilmez. İmam Hatipler okuldur. Lise değildir.

- Ne farkı var? Lisenin bütün derslerini görüyorlar değil mi?

- Evet.

- Yani şimdi biz bu okulların adını “okul” yerine “lise” koysak, bu iş olur mu?

- Herhalde olur!

- Git yap öyleyse!

Gider ve yapar. Ve böylece bir sabah kalktığımızda “İmam HatipOkulu” olur “İmam Hatip Lisesi”’si. Ve üniversiteye girmeye hak kazanır. İyi mi?

İyi olmasına iyi de, o an sıcağı sıcağına ne yaptığını tam olarak bilemeyen Üstündağ, yıllar sonra bile kendisine kızanlara hep şöyle demiştir: “Ellerim kırılsaydı da o imzayı atmasaydım”.

Biz mezun olduktan sonraydı bu iş. Bir “lise” olmakla bütün askeriye hariç üniversitelere girme hakkı kazandı İmam Hatipler o zaman. Biz bayram ederken millet bir kelime ile ne engellemeler yapılıp ne zaferler kazanıldığını gördü. Bu siyasetin bir başarısıydı. 

(Devam Edecek)


HACI KALAY EMMİ 6


Hacı Kalay Emmi’nin siyasette lider olarak sevdiği ve izlediği Merhum Erbakan İmam Hatip Liselerine çok önem verdi. Süratle bu okullar çoğaldı. Bunun altında yatan sebepler vardı. Bunların başında bu okulların artık bütün üniversitelere gidebilmesi imkanı gelmektedir. Daha önce sadece köylü ve şehirden ancak çok dindar insanların çocukları bu okullarda okurdu. Ama şimdi çocuğunun hem dini ilimleri alması, hem de istediği üniversiteye gidebilmesi imkanı, durumu değiştirdi. Şimdi halk, “çocuğum hem dindar olsun, dinsiz veya solcu, komünist olmasın, hem de üniversite tahsili yapsın” diye çocuklarını imam olması için değil, istediği başka meslek sahibi de olsunlar diye bu okullara gönderiyordu. 

Bu arada anarşi ve terör de hızlandı ülkede. Bu da İmam Hatiplere yaradı. Çünkü bu okullarda sağcı solcu kavgası olmuyor, öğrenciler ideolojik kamplara bölünmüyorlardı. Akşam çocuğunun sağ salim evine dönmesini isteyen şehirli insanlar da artık çocuklarını bu okullara seve seve veriyordu. Çünkü siyasetin yoğun yaşandığı o yıllarda İmam Hatipler de siyasette karşı kayıtsız değillerdi. Ama orada sol barınamazdı. Öğrenciler ya "Milli Selamet ve Erbakan" derler, ya da "Milliyetçi Hareket ve Türkeş" derlerdi. Çok aşırı öğretmenlerin bazı kışkırtıcı davranışları zaman zaman tansiyonu yükseltse de genellikle bu ülkücü ve akıncı gençler birbirleriyle iyi geçinirlerdi. Bu arada daha bir fikri yoğunluk taşıyan Büyük Doğu, MTTB, Nurcular ve tarikatçılar gibi cemaatler de arada denge olur, kavgasız gürültüsüz tahsilin sürdürülmesine katkı sunarlardı.

İkinci bir sebep de artık hükumetin küçük ortağı yüzünden İmam Hatip Liseleri ile devletin ciddi ilgilenmeleri idi. o zamana kadar sistem İmam Hatip Liselerini üvey evlat sayar, hatta engelli evlat muamelesi yaparlardı. Yani halkın hatırına yüzgördülük katlanır, ama kendileri sevmez ve hiç ilgilenmezdi. Halk binalarını yaptırırsa, belki lütfen öğretmen tayin ederek açarlardı. Millet bunu da zafer sayardı. Tek gölge etmesin, başka ihsan istemezdi. Ama şimdi öyle değildi. Artık arsa veriyor, halkın yaptırdığını törenle seve seve açıyordu. Yenilerine de teşvik ediyordu. 

İşte böyle zamanlarda Hacı Kalay gibi okul yaptırmada öne çıkan insanlar da bayraklaşıyor, milletin gönlüne taht kuruyorlardı. Halk da bu okullara yardım edenleri seviyor ve elinden geldiğince tercih edip destekliyordu. Her meslek dalından bir çok iş adamı, siyaset erbabı, yöneticiler bu yüzden İmam Hatiplere ilgi duyar ve onlarla beraber gözükür hale gelmişti. Bu da ihtiyaç duyulduğunda okul yaptırmayı kolaylaştırıyordu.

Fakat bu arada ulusal ve uluslararası güçler endişelenmeye başlamışlardı. İmam Hatiplerde az zamanda çoğalıp gelişme % 600’ü geçmişti. Bütün üniversitelere İmam Hatipler doluyordu. Girdikleri her yerde çok da başarılı oluyor ve fazladan edindikleri bilgi ile hemen lider oluyorlardı. Diğer liseden gelenleri de etkiliyorlardı. Böylece laik üniversiteler dindarlaşıyordu. belki böyle giderse bir on sene sonra bütün valiler, kaymakamlar namazlı abdestli dindar insanlar olacaktı.

Sistemin derin sahipleri ayağa kalktı. Bu gidiş nereye idi? Bu yükseliş nasıl engellenebilirdi? Hatta muhalif partiler bu yüzden “Erbakan, İmam Hatip Liseleri Milli Selamet’in arka bahçesidir diyor” diye yaygaraya ve itibarsızlaştırmaya çalıştılar. Erbakan “ben böyle bir söz söylemedim. Bunun aslı astarı yok. Bütün okullar bizim “ dediyse de bu söz onun üstüne yapışıp kaldı. Çünkü ondaki İmam Hatip sevdası açık seçik belliydi. Bu her fırsatta dillendiriliyordu…

Aslında Erbakan’ın böyle bir sözü yoktu, ama ellerindeki medya gücüyle varmış gibi kamuoyuna inandırdılar. O yüzden her darbede Erbakan’ın partisi kapandığı gibi, İmam Hatip Liseleri de büyük darbeler yedi, zararlar gördü. Bazen orta kısmı kapandı, bazen yetmedi, 28 Şubatta olduğu gibi üniversiteye giriş puanları ile oynanarak engellendi. 

İşte bütün bu netameli dönemlerde Hacı Kalay Emmi’yi hem partinin, hem de İmam Hatip’lerin yanında görürüz. O kar veya zarar, sevdiğini sonuna kadar seven bir insandı.


(Devam Edecek)
 


HACI KALAY EMMİ 7

28 Şubat sonrasında İmam Hatip Liseleri çok büyük darbe yedi. Hacı Kalay Emmi ağlaya ağlaya İmam Hatip hamiliğine devam etti. Necmettin Erbakan’ın partisi yine kapatıldı ve kendisi siyasetten yine yasaklandı. İmam Hatipler yine büyük bir baskı içindeydi.
Biz de bazı faaliyetlerimizi tedbir amaçlı durdurmuştuk. Fakat Elif Sitemizdeki mescidimizdeki derslerimiz ve Medine camisindeki vaazlarımız devam ediyordu. Okul kütüphanesindeki kitaplarımız esrarengiz biçimde kayboluyordu. Özellikle askeri istihbarat çevremizde dolaşıp duruyordu.
Derken ilk davayı “Bu Sistemden İslam’a” kitabımızdan açtılar. O zaman ihlali ile suçlandığımız sanırım 159. Madde idi. Ondan dava açılması da Adalet Bakanının iznine bırakılmıştı. İki milletvekilimizle durumu Şevket Kazan’a bildirdik. Bu arada İsmail Akben hocamız da Diyarbakır’dan tanıdığı bakanlık müsteşarına yanımda telefon etti. Ya izin verilmeyecek, ya da bir yıllık zaman aşımına az kalmıştı, dosya biraz içerde tutulacaktı.
Dava Ankara’da açılmıştı. Çünkü kitap orada basılmıştı. O yüzden hiç sevmediğim en kara şehirde yargılanacaktık. O zaman Ceza Evinde bir yetkili olan sevgili Hüseyin Tüfek kardeşim, -kulakları çınlasın çoktandır görüşemiyoruz- bana dedi ki:
- Hocam sen bırak bakanı müsteşarı. Ben sana bakanlıktan bir dostumun ismini vereyim. Atla git Ankara’ya ve durumu ona anlat. O dosyanın zaman aşımını sağlar.”
Sistemin çalışmasını tanımak için ilginç bir örnektir diye bunları yazıyorum. Biz o tavsiyeyi dinlemedik. Bize göre boş yere kalkıp da ta Ankara’ya gitmeye erindik. Nasıl olsa Bakan Şevket Kazan bizdendi. O zaten mücahitti ve bir kardeşinin yargılanmasını istemezdi. Hele hele kitabın adını görünce bizi gıyaben çok sever ve asla böyle irtica avına çıkılmış bir darbe döneminde yargılanmamıza hiç izin vermezdi. Devrede iki milletvekili bir de müsteşar vardı. Ne gerek vardı şimdi kalkıp da Ankara’ya gitmeye…
Fakat kazın ayağı öyle değilmiş. Suç ve cezanın göbeğinde iş gören Tüfek kardeşim çok haklıymış ve bizim gibi saflar, bir de söz dinlemezlerse daha çok ezilirmiş. Bu haltımız acı bir tecrübe oldu ama bu düşüşten de bir yürüyüş öğrendik.
Niçin mi böyle söylüyorum?
Bir de baktık ki mücahit Adalaet Bakanımız (!) zaman aşımının bitmesine bir gün kala (veya altı gün) dava açılmasına izin vermiş. Ankara Cumhuriyet savcılığı aynı gün davayı açmış. Rahat rahat Ankara’ya gitmeye erinip üşenen biz, soğuk kış günlerinde Ankara’ya gider, bir dost aracılığı ile davamızı Allah için ücretsiz veya az bir ücretle savunacak bir avukat ararız. Tavsiye edilenler bile on bin mark isterler. Şaşırıp kalırız. Nerden bulup da vereceğiz bu parayı, mümkünü yok! Nihayet Yakup Erikel isimli bir yiğit kardeşimize yönlendirirler. O da der ki:
- Hocam, 28 Şubattayız. Yargı Müslümanları kılıç gibi kesiyor. Bu dava için on bin mark isteyenler haklı. Ben de aynısını isterim.
Teşekkür ederek koltuğumdan kalktım ve izin istedim.
- Nereye?
- Maraş’a.
- Dava ne olacak?
- Zamanı gelince gelip mahkemeye katılacağız.
- Öyle olmaz hocam!
- Başka çarem yok. Ben o parayı nerden bulup da vereceğim? Allah kerim.
- Otur hocam otur. Ben bu parayı sana bir şey öğretmek için istedim. Nerede seni konuşturanlar? Nerede “hocam” diye hürmet edenler? Bak nasıl adamı kullanır, sonra da yalnız bırakırlar. Bakıyorum, yanında kimse yok. Bunu sen de göresin diye öyle söyledim.
- Yok Yakup Bey, öyle değil. Kimse beni kullanmadı. Ben davet edildiğim her dernek ve vakfa, hatta düğün ve toplantılara kendim gönüllü gittim ve İslam’ı anlattım. Ama Allah için. Ben ne yaptımsa davam adına Allah için yaptım. Zor zamanlarda yanımda olsunlar diye kimseden bir istek ya da beklentim olmadı. Düştüğüm zaman yapa yalınız kalabileceğimi o gün de biliyordum. 
Okuduklarım, yaşadıklarım bunu bana öğretmişti. O yüzden şimdi dönüp de kimseye “neredesiniz?” demiyorum. Çünkü kimsenin bana böyle bir sözü yok. Beni İslam adına kullananlar da aynen benim gibi bir hizmet yapıyorlar. Onun ötesinde birilerinin dünyası adına bizi kullanmalarına da biz izin vermedik, vermeyiz. Başımdaki bu musibet bir imtihandır. İlk defa benim başıma geliyor da değildir. “İnna lillah” der, ona itimat ve tevekkül ile sabrederiz.
- Ama hocam, ya İslam kardeşliği? Ya yardımlaşma?
- O da mükemmel olmasa bile az çok var. Olabildiği kadar oluyor işte. Baksanıza, sizi nereden tanırdım? Birileri Allah için delalet etti ve beni buraya gönderdi. Buna da şükür.
- Peki hocam. Şimdi cebinizdeki para ne kadarsa koyun masaya ve gidin noterden bize bir vekalet çıkarın. Biz sizi savunacağız.
- Teşekkür ederim. Sağolun ama gerek yok.
- Lütfen. Israr ediyorum. Çok ciddi bir durumdasınız. Üstelik ben ücret istemeden evvel, daha konuşmalarımızın başından beri bu niyetteydim. Sebebini de size söyledim. Ben de Allah için size yardım etmek istiyorum.
- !..
- Lütfen, hem sevabımıza mani olmayın, hem de zamanımızı daha fazla almayın. Noter yakınımızda, evrakı imzalatıp getirin.
Başım önümde ayaktaydım, ama içimde depremler oluyor, yer yerinden oynuyordu. Dışa vurmamaya çalışıyordum acımı, ezikliğimi, utancımı. Az çok izzetli bir insandım. Bu duruma düşmemeliydim. Suratım beni ele veriyor muydu, bilmiyorum. Kaç saniye sürdü bu deprem, onu da bilemiyorum.
Çaresiz elimi cebime attım. İki yüz dolar, belki bir o kadar da Türk Lirası vardı bozuk paralar hariç. Hepsini masaya koydum. Sonra tekrar elli veya yüz lirasını “Maraş’a dönüş için bilet ve yemek parası” diye geri aldım.
- Tamam hocam, mesai bitimi yaklaşıyor. Şimdi hemen notere gidiniz.
- Peki. Teşekkür ederim. Allah razı olsun. Selamün aleykum.
Kendimi dışarı zor attım. İçimdeki deprem ve heyelanın kıvranan ve savrulan tozu dumanı gözlerimden dökülmeden evvel bürodan çıkmalıydım. Elin adamının yanında ağlamak ayıp olurdu. Ama Ankara’nın caddelerinde gözyaşları zannederim yadırganmazdı. Koca bir millete kan ağlatanların şehri nasıl olsa alışıktır bu tür manzaralara…
Buna rağmen mahkemede on ay ceza aldık. Bereket ilk defa ve iyi halden ertelediler. Bakanlık “irticaya bulaşmak” suçundan öğretmenlikten atabilirdi. Zaten ayrık otu gibi meslektaşlarımın işine son verildiği bir zamanda ben bu cezayı almışken meslekten atılmam işten bile değildi. Doğrusu ben de hep bekledim sessizce. Ama bilmediğim bir şey varmış. Dava Yargıtay’a gidip gelmedikçe kesinleşmezmiş. O da biraz sürermiş. Avukatımız Yargıtay’a göndermiş davamızı. Fakat bize de döne döne tembih etti:
“Aman hocam, bu beş yıllık süreçte bir yerde yazma, konuşma. Anladığım kadarıyla takiptesin. Yeni bir dava açılırsa, bir günlük ceza da alsan, hem eskiyi de geri getirip yatırır, hem de meslekten eder. Aman dikkat.”
Ben nasıl dikkat edebilirim ki, İmam Hatip’in köküne kibrit çalmışlar, ekşi ayran suyu dökmüşler. Sudan çıkmış balık gibi çırpınıyoruz. Sadece şehirde değil, bu sefer ver elini dağlar, köyler, kasabalar, dolaşıp duruyoruz.
Bu yetmiyormuş gibi bir de Cumhuriyet Başsavcısı ünlü Vural Savaş, katıldığı televizyon programlarında o kitaptan isim ve sayfa numarası vererek bizi suçluyor. Hatta bir gün canlı yayında rahmetli Hüseyin Üzmez ona çıkışıyor. “Bu zamanda kimse İslam devleti demiyor, şeriat hilafet istemiyor, nerden çıkarıyorsun bunları?” deyince, Vural Savaş “İşte buradan çıkarıyorum” diyerek satır satır bizim kitaptan okuyor. Rahmetli Hüseyin Üzmez de “Bırak sen onu. Kimdir tanımıyorum ama muhakkak bir ajan provokatördür” diyor.
Adımız bir de “kışkırtıcı ajan”a” çıkmaz mı? Ben onun samimiyetine inandığım için daha söylediği anda hakkımı helal etmiştim.
Kader-i ilahî, biz o davayla uğraşmayı bitirince bir müddet sonra ikinci bir kitap davası daha açıldı. Bu sefer “İslamlaşma Bilinci” kitabımızdan sorgulandık. Onu da Hürriyet Gazetesinde Emin Çölaşan’ın yazısı bahanesiyle açtılar. O zaman CHP’den milletvekili olan Kemal Kılıçdaroğlu Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’e TBMM’de soru önergesi veriyor, “Bu adama ne yaptınız?” diye. Google’den yazarsanız bulursunuz soru ve cevabını.
Kahramanmaraş Cumhuriyet Savcılığı aracılığı ile o zaman bağlı olduğumuz Malatya Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM)ne ifade verdik. Rabbime çok şükür, dava aşamasında DGM’ler kaldırıldı. Dava hangi mahkemeye gittiyse, sanırım onlar da ifademize bakarak “bundan bir şey çıkmaz” diye vazgeçmişlerdir. Çünkü kitap altı kere zaman aşımını aşmıştı. Zaten sırf eziyet, işkence, garaz ve göz dağı olsun diye dava açılması bir başlı başına bir garabetti…
Fakat bizim İmam Hatip çilemiz bitmiyordu. Bu sefer iyice yalnızlaşmıştık. Bizim “arka bahçeleri” olmakla suçlandığımız insanlar bile mektebimize ayak basmaz olmuşlardı. Böyle giderse Hacı Kalay ve isimsiz binlerce, on binlerce insanın emeği ile kurulan o güzelim binalarımız da elden gidecekti…
Hadi sen bu ortamda avukatının tavsiyesine uyarak konuşmadan, yazmadan otur oturduğun yerde oturabilirsen. Davamızın üstüne eşkiyalar çullanmış boğup öldürmeye, kalıntılarını dahi silip süpürmeye çalışırken, sen şu ya da bu korku sebebiyle sus pus olup oturacaksın, öyle mi?
(Devam Edecek)

HACI KALAY EMMİ 8

Avukatımız “Aman hocam bir yerde yazma, konuşma. Anladığım kadarıyla takiptesin. Yeni bir dava bir günlük ceza da olsa hem eskiyi de geri getirir, hem de meslekten eder. Aman dikkat” dese de iman hale koymuyordu. Biz ketum davranarak düşmana açık vermemek için hiç bu davaları konuşmuyorduk. En yakın akrabalarım bile bilmez bu durumları. Şimdi ihtiyarladık ya, çenemiz düştü galiba. Bir ders ve ibret olsun diye bunları yazdık. 

Her neyse, demek istiyorum ki o sıralar biz İmam Hatip camiası olarak zaten kan ağlıyorduk.  Darbecilerin orta kısmını kapatarak vurduğu hançer yetmiyormuş gibi YÖK de puanlarla oynayınca, artık başımızı kesmiş oldu. İmam Hatip Lisesi ve onların yanında bütün meslek liselerinin üniversiteye girişleri nerdeyse önlendi. Başı gövdesinden koparılmış tavuklar gibi çırpınıyorduk. Çünkü okulda öğrencilerimiz manzarayı görünce, tasdikname alarak liselere gittiler. Yeni öğrenci gelmiyordu. Binalarımız boşalmıştı. Devlet haliyle yetmeyen düz liselilerle doldurmak bu boş binalara göz dikmişti. Bir yandan da Üniversite İlahiyat Fakültesi için istiyordu. Gerçi İlahiyat da bizimdi ama koca üniversite yaptırsındı binasını. Bizim okula mı kalmışlardı. Bin bir emekle din için iman için dilene deşirile yaptırılan binalar, din düşmanı laik ve pozitivist gayrı milli eğitimin liseleri için ellerimizden alınmak isteniyordu.  

İşte bizler o zamanlarda öğrencileri Mesleki Eğitim adı altında gruplara ayırdık. Başlarında bir  iki öğretmenle köy köy, kasaba kasaba dolaştık. Çocuklarımız hutbe okudu, Cuma namazı kıldırdı. Biz vaaz verdik. Yetmedi, yaz aylarında öğretmenler olarak yine Maraş’ın her tarafını taramaya çalıştık. Şunu diyorduk: “Okutmayacağınız çocuklarınızı bize verin. Onların bütün masrafları derneğimize aittir. Nasıl olsa okutmayacaksınız, size ne zararı var?” Böylece o ara fetret döneminde binalarımızı dolu tutarak kaçırmamaya çalışıyorduk. İşte bu münasebetle köylerde kasabalarda vaaz sonrası halkın evinde oturuyor, derdimizi anlatırken bir yandan da onlara kulak veriyorduk. Milletin dilinde bir “Tayyip” efsanesi dolaşıp duruyordu…

Neydi bu efsane? Nasıl doğmuştu ve gelişmişti? Hangi şartlar o gelişime hizmet etti? 

Hikâyesi bize düşmez, ama bir özet sunma gereği duyuyoruz konumuzu anlatabilmek için. O günlerde malum siyasi hareket içinden “yenilikçiler” denilen bir grup çıkmıştı ve yeni bir yaklaşım tarz ve üslup içinde siyaset yapmaktaydı. Böylece partide bir kırılma oldu.

Nasıl mı?

(Devam Edecek)



HACI KALAY EMMİ 9

Bir önceki yazımızda şöyle demiştik: “O günlerde malum siyasi hareket içinden “yenilikçiler” denilen bir grup çıkmıştı ve yeni bir yaklaşım tarz ve üslup içinde siyaset yapmaktaydı. Böylece partide bir kırılma oldu.”

Oradan devam edelim. Malum, partinin kurucu kadrosu o ekibe sıcak bakmadı ve önlerini açmadı. Eşit bir yarışa izin vermedi. Merhum Necmettin Erbakan’ın orada bize göre halka değer vererek istediklerini seçmelerine izin vermeliydi. Bu bir nevi geniş istişareye değer vermeli, bu kadar insanın görüşünü sırf kendi görüşüne uymuyor diye dinlemezlik etmemeliydi. Gereksiz yere milleti zorlamanın bir manası yoktu. Yoksa yanlış hesap Bağdat’tan döner, zorlama bir yerden ters teperdi. Akıbete bakarsan olan da buydu. 

Kendisi yasaklı olunca parti başına Merhum Recai Kutan’ı getirmişti. Recai Bey iyi ve olgun bir insandı. Ama liderden çok bir danışılacak ağabey konumundaydı. Oysa partiyi alıp götürecek bir lidere ihtiyaç vardı. Halk bu noktada Abdullah Gül’ü istiyordu. Sonraki kongrede Partinin çoğunluğu yenilikçileri temsilen Abdullah Gül’ü başkan seçmek istedi. Merhum Erbakan buna şiddetle karşı çıktı. İnsanları kendi özgür iradeleri ile baş başa bırakmadı. Onları kendi hallerine terk edersen doğru karar vereceklerine demek ki inanmadı. Anadolu’dan gelen il temsilcileri “Ama efendim, tabanın çoğunluğu onu istiyor” deseler de, “hayır, siz tabanı ikna edersiniz” diyerek fikrinde ısrar etti. Ben bu macerayı o zaman Kahramanmaraş’ta Parti İl Başkanı olan Merhum İsmail Akben hocamızdan dinlemiştim. Bizzat kendisi de bu sözü söyleyenlerden imiş. Hatta şunu söylemişti: “Kimse Hocaya rağmen Abdullah Gül’ün o kadar oy alabileceğini ummamıştı. O zaman arkadaşlar dediler ki, bu durumu bilseydik, hiç şüphesiz biz Maraş ekibi de ona destek verirdik.”
Abdullah Gül umulmadık bir başarı kazanınca yolun sonu belli olur. Fakat Parti bir daha kapanır. Bu sefer yenilikçiler denilen ekipten bir grup, yep yeni bir parti kurarak siyasi yollarını eski partiden tamamen ayırırlar ve Ak Parti’yi kurarlar. İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanlığında iken, davasındaki samimiyet, vazifesindeki dürüstlük, ehliyet ve istişareye verdiği önem, çalışkanlık ve dirayet, üstüne üstlük “bir şiir okudu” diye haksız yere verilen bir mahkumiyetin verdiği mazlumiyet ile milletin teveccühü Recep Tayyip Erdoğan başkanlığındaki bu yeni partiye yönelmiştir. Nasıl bir hikmetse, hiç gitmediği yerlerde bile, hatta dağ başlarındaki köylerde, obalarda bile işte bu sebeplere binaen artık millet Recep Tayyip denmektedir. 

Daha sonra yeni partide son defa bir hamle daha yapan Abdullah Gül ve Bülent Arınç, o partide kemikleşmiş bir yapıyı aşmanın imkansızlığını görünce, partilerinden istifa ederek Ak Partiye katıldılar. Erbakan da yasaklı olunca, artık Ak Parti iktidarı kesindi. Az önce dediğim gibi, bırakın şehirleri, hatta dağ başlarındaki köylerde, obalarda bile artık Recep Tayyip adı dillerden düşmemektedir. Zira millet 28 Şubat Post Modern Darbesinde soyulmuş, soğana çevrilmişti. Baştaki üç partili koalisyon çalışamıyordu. Tek kurtuluş, Recep Tayyip Erdoğan gözüküyordu.

Bunu nerden mi biliyoruz? 

Birilerinin kalkıp da oralarda parti propagandası yaptığımız iftirasını peşinen engellemek için bunu yazmak zorundayız. Hani yukarıda İmam Hatip Lisesi davası için köy köy, kasaba kasaba dolaştığımız, köylülere vaaz verip sohbet ettiğimizden biliyoruz. Çünkü millet, vaaz veya sohbetten sonra çay ya da yemek aralığında azıcık sustuğumuz anda, kendisi konuşuyor ve “bu sefer Tayyip” diyordu.

Hacı Kalay Emmi’yi de onların arasında görürüz. İş yerine onun büyük bir resmini de asmıştı Tayyip Beyin. Ona göre siyasi çizgi hiç değişmeden devam etmektedir. Siyasi lider dün Erbakan idi, bugün Erdoğan’dır. Yârin kim bilir kim olur…

(Devam Edecek)

HACI KALAY EMMİ 10

Hacı Kalay Emmi’ye İmam Hatip Lisesini sevdiren, İslam dinine olan samimi inancıydı. Ona göre bu okullar dine hizmet ediyordu. Aynı zamanda vatana, millete de hizmet ediyordu. Bu okullardan anarşist, terörist çıkmıyordu. Vatanına milletine ihanet eden dinsiz, komünist, bölücü, satılmış hainler de çıkmıyordu. Öyleyse bu okulu sevmeyen, onun aleyhine çalışan kim olursa olsun, ona göre dine, millete, vatana düşmanlık içindeydi. 
Kendine göre bunu test edecek denemeleri de vardı. Bu olaylardan bana anlattığı ikisini yazmak isterim. Bunlardan birisi rütbeli bir askerin dedikleri idi. Diğeri de bugün foyası meydana çıkan Paralelcilerle yaşadığı ilginç bir hatıra idi.
Bir gün misafiri olan bir rütbeli asker Hacı Kalay Emmi’ye şunu söylemiş: “Her cemaatı anladık, biliyoruz. İçlerinde en önemli yerlerinde adamlarımız var. Fakat bu İmam Hatipleri anlamadık gitti. Burada ayak bellisiz, baş bellisiz. Grup değiller, parti değiller, cemaat değiller. Şöyle bakarsan her biri ayrı ayrı. Ama inançları, kanaatleri, siyasetleri birleşiyor. Bunları kim idare ediyor, anlayamıyoruz. Dolayısıyla kimi satın alacağımızı bilmiyoruz. Böyle olunca kontrol edemediğimiz bir güçten korkuyoruz. Şimdi bizim için en tehlikeli olan kesim İmam Hatip Liseleridir.”
Hacı Kalay Emmi bunu anlatır ve haklılığına bunu delil getirirdi. Evet, rejimin, derin devletin en çok korktuğu bu okullar olduğu her ihtilal ve muhtırada vurdukları acı ve amansız darbelerden bellidir. Eğer arkasında halk desteği olmasa, zaten yaşatmaları mümkün değildir. Bu acıları hep yaşayarak görmedik mi?
Gelelim ikinci olaya. Ben biraz kısaltarak anlatayım. Bazı tanıdıkları ile beraber F. Gülen’in cemaatinden bir grup Hacı Kalay’ı ziyarete gelirler. İzzet ikramdan sonra Hacı Kalay emmiden, tıpkı İmam Hatip Liselerine yaptığı gibi, kendilerine de okul yaptırmasını rica ederler. Uzun uzun hizmetlerini anlatır, Hacı Kalay Emmiye iltifat eder, över ve sevgi sözlerini tekrar eder dururlar. Malum, birisi servet ve buyruk sahibi ise, onu iltifatlara boğarak gönlünü kazanmasını, tavlamasını ve ondan maddi manevi bol bol faydalanmasını çok iyi bilirler. İşleri bitti ise adamı da bitirirler. Sanki onu daha evvel hiç tanımamış gibilerdir.
Nerden mi biliyorum?
Bunlar tecrübe ile sabittir. Yazalım.

(Devam Edecek)


HACI KALAY EMMİ 11

Bir zamanlar o cemaat bizden sohbet istediler. O zamanlar hocaları yoktu burada. Bizim meşrebimizi ama taassubumuzun olmadığını biliyorlardı. Biz de her isteyen vakıf, dernek veya cemaat, farketmeden her davet edilen yere gidiyor ve ayet ve hadislerle dinimizi anlatıyorduk. Onların isteğini de kabul ettik. O günlerde Fethullah Gülen’i çok seviyor, vaazlarına bayılıyorduk. Cemaatin hizmetlerini de mensuplarının fedakarane çalışmalarını da takdir ediyorduk. Kendileri de sağolsunlar bol bol iltifat ediyor, şehirlerarası hizmet tanıtımı adına ziyaretlere götürüyorlardı. Derslerime önceleri müdahale etmediler. Fakat bir yılı aşkın bir süreden sonra yavaş yavaş müdahaleler gelmeye başladı. Bir gün “sohbet yerine Hoca Efendinin vaaz kasetini dinleyelim mi?” dediler. Hoca Efendinin vaazını dinleyeceksek, benim sohbet yapmamın ne manası kalırdı? 

Zaten aşırı meşrepçiliklerini de görmüştüm. Kendilerinden olmayanların içlerinde ve hakim oldukları alanlarda barındırmıyorlardı. Bir kuruma çöpçü bile almak gerekirse, kendilerinden olsun diye yırtınırlardı. Her ne kadar zahirde bunun yanlış olduğunu, cemaatler ve meşrepler üstü hareket etmenin gerekliğini bin kere dile getirmiş, başkalarını bu yüzden milyon kere suçlamış olsalar bile.

Her neyse, bunları “Habervaktim” sitesinde yazmıştım, tekrar etmeyelim. Nihayet ben de artık bunu iyice anlayınca kararımı verdim.  Madem kendi meşrebimden vaz geçmeyeceğim, öyleyse bu güzel ilişkiyi devam ettirmem mümkün değildi. Tatsız bir olayı beklemenin gereği yoktu. “Artık hocalarınız var. Bana ihtiyacınız yok. Bana müsade” diyerek kibarca aralarından ayrıldım. İtiraf edeyim, “aman, dur gitme” diyen de olmadı. Çünkü üslup ve usul farkımız iyice ayrışmıştı. 

Ne var ki, sık sık vefadan bahseden o insanlar, o günden sonra otuz sene geçti, daha bir kere arayıp sormadılar. 17 ve 25 Aralık darbe girişimi öncesinde iyi niyetle cemaati dostça eleştiren 23 yazı kaleme aldım. Yazılarımda kendilerini başkalarından uzaklaştıran, başkalarını kendilerinden soğutan bu ve benzeri hatalarını dile getirdim. 

Bu yazıların üstünden çok geçmedi, iki kili ziyaretime gelerek “Cemaat şehirde yaşayan her hoca ve hizmet adamıyla özel ilgilenme kararı aldı. Artık sizinle de ilgileneceğiz. Cemaat bu görevi bize verdi” dediler. Hatta yüz tane kitabımı da satın aldılar. Çok sevinmiştim. Yüz kitap satabilmek de iyi bir kazançtı benim için. 

Ama dershane kavgası ile başlayan ve darbe girişimi ile biten süreçte yüzlerine ve yazıyla gıyaplarına eleştirilerimiz oldu. Bunları açıkça yine burada, sitemizde ve Habervaktim’de yazdık. Gülen’e “yanlış yaptınız. Siyasete karışmama sözünüz vardı. Bu zamana kadar yolsuzluk yok muydu? Onlara karışmadığınız gibi, velev ki olsa bile, bunlara da karışmayacaktınız. Özür dileyin, pişmanlık arz edin de insanlar bu kavgayı bıraksın ve barışsın. Eninde sonunda barış olacak. Erken yapın ki yıkım büyük olmasın” dedik. 

Gülen’in kendini beğenmiş kibirli birisi olduğunu bilirdik de akla ve kalbe zarar verecek, ümmeti birbirine kırdıracak, vatana, millete ve dine zarar verecek kadar hastalık derecesinde büyük olduğunu tahmin edememiştik. Artık ihaneti gören meseleyi anladı, eleştirilerimizden memnun kaldı. İhanetin içinde olanlar veya körü körüne taklit edenler de artık bizi dışladıklarından bir daha gelmediler. Öyle sanıyorum ki sonsuza kadar yokluğa mahkum edilmişizdir herhalde onlar tarafından. Kaygı değil, ama İslam adına üzülmemek de elde değil.  

Fakat Hacı Kalay Emmi’nin kafasında bir istifham vardır. Şunu duymuştur: “Gülen cemaati İmam Hatip Liselerini sevmiyor.” Bunu ben de duymuştum ama inanmamıştım. Çünkü o yıllarda aralarında idim. Bunu inkar ediyorlardı. Hatta okulun yanına İmam Hatiplere özel bir öğrenci yurdu açmışlardı. Gülen de zaman zaman vaazlarında bu okulları överdi. Sonra öğrendik ki, ortada bir tane Gülen yok. Havaya göre değişen ve konuşan bir Gülen var. Bir sözü bir sözünü tutmuyor. Çok rahat takiyye yapıyor “hiç sevmem, asla yapmadım, yapmam da” dese bile. Bu da ayrı bir takiyye, ayrı bir yalan.
Bu arada şunu yanlışı gördük; daha 28 şubat olmadan bile okulun en iyi öğrencilerini İmam Hatip Lisesinden alıp kendi okullarına kaydettiriyorlardı. Bunların içinde hafızlar da vardı. Birisi de köyümüzden bir dostumun, Merhum Hüseyin Alagöz’ün oğlu idi. Çocuk hafızdı. İmam Hatip Lisesinden aldılar, Gaziantep’e düz liseye gönderdiler. İyi bir alim olabilirdi. Eskiden Maraş’ta idi, şimdi nerede avukatlık yapıyor, bilmiyorum. Eskiden görmediğimiz zaman eksikliğini hissettiğimiz nice insanları şimdi on sene, yirmi sene geçiyor da göremiyoruz. Gitti mi gidiyorlar…
Her neyse, gelelim biz o meşhur hikayeye…
(Devam Edecek)

HACI KALAY EMMİ 12

Şimdi tekrar gelelim o ikinci olaya. Bazı tanıdıkları ile beraber F. Gülen’in cemaatinden bir grup Hacı Kalay’ı ziyarete gelirler. İzzet ikramdan sonra Hacı Kalay emmiden, tıpkı İmam Hatip Liselerine yaptığı gibi, kendilerine de okul yaptırmasını rica ederler. 

Onu kazanabilmek için meşhur metotları gereği uzun uzun Hacı Kalay Emmiye iltifat eder, yere göğe sığdıramayarak överler, sevgi ve takdir ifadelerini tekrar eder dururlar. 

Malum, birisi servet ve makam, buyruk sahibi ise, onu çok aşırı iltifatlara boğarak gönlünü kazanmasını, adam tavlamasını ve ondan maddi manevi bol bol faydalanmasını çok iyi bilirler. Bundan hoşlanmayacak adam olur mu dünyada? 

Bu yüzden aşırı övmeler insanda kibir, ucup, kendini beğenme ve çevresinden üstün görme gibi ahlaksızlık ve akıl hastalıklarına sebep olur. Bu yüzden Sevgili Peygamberimiz (sav) Efendimiz  kişiyi yüzüne karşı övmeyi yasaklamış, bunu bıçakla boğazlama gibi kötü saymış, bu kötülüğü kardeşine reva görenlerin yüzüne toprak saçmalarını istemiştir.

Gerçi yerine göre ve aşırılığa gitmeden, makul ölçüler içinde, yalandan, riyadan, yağcılıktan uzak, insanın marifet ve hünerini gösterici, tanıtıcı ve geliştirici övmeler de güzeldir. Bunu da yer yer yapmak gerekir. Çünkü herkes övülmekten hoşlanır, takdirden ve iltifattan memnun kalır. Az çok herkes dalkavukluk ve yağcılığa ihtiyaç duyar. Bu yüzden aşırılığa kaçmadan, zaman zaman dostların o ihtiyacını iyi niyetle, hak ettikleri iltifatlarla karşılamak lazım. 

Bir başka ayıp da bir insanın kendini övmesi ve övdürmesidir. Bir insan kalabalıkta açıktan kendini kötülüyorsa, kınıyorsa, “ben fakir, pür taksir, kulların en hekiri, en günahkarı, kıtmiri…” vs. diyorsa, ahlakçılar bunu da kibirden saymışlardır. Çünkü kalabalıkta aşırı tevazu kibirden gelirmiş. Millete “aman efendim, estağfirullah, siz şöyle hoylusunuz, böyle boylusunuz” dedirmek istiyordur. 

Tecrübesi bedava. Siz millet içinde kendisi için “kıtmiriniz” yani “köpeğiniz” diyen insana hadi bir “köpek” deyiniz de görün siz tevazuyu. İt gibi ısırmazsa, ben sözümü geri alırım.

Nerden biliyorum mu? 

Biz de bu dünyada epey yaşadık. Saçımız sakalımız eğitimde ve insan tecrübesinde ağardı. Az çok bir tecrübe sahibi olduk. Nice halim selim dediğimizin çiftesini yedik. Çevrenize bir bakınız, nefsaniyeti, enaniyeti büyürken maneviyatı ve terbiyesi küçük kalmış, ruhu çocuk bir sürü yaşlı başlı adam görürsünüz. Kendini adamlarına nasıl övdürür, şaşıp kalırsınız. “Efendimiz, üstadımız, allamemiz, şeyhimiz, mürşidimiz, gavsımız, kutbumuz, seyyidimiz kuddise sırruh”. Hatta yetinmezler, sanki dinimizde herkes eşit değilmiş gibi, dünyada başkalarına doğuştan üstün gelme fikri olan "ırkçılık" dinde varmış gibi, tutar da aslı var yok sülalelerini ya Peygamberimize, ya dört halifeye, ya Halid b. Velide vs. dayarlar. Ama Kahramanmaraş’ta bir sürü seyyidler yaşar, merak edip de yanlarına bir sefer olsun gidip emmioğullarını ziyaret etmezler. Azıcık eleştirdiğiniz zaman da, teşekkür etmek şöyle dursun, selamı sabahı keser, defterden siler, yaşarken öldürürler. 

Hiç kimse dünyaya bir başkasına, hiç bir ırk, soy, boy, sülale bir başkasına üstün gelmez. aksini iddia ırkçılıktır ve haramdır. lanetlenmiştir. Allah katında üstünlük ancak takva iledir. Sevgili Peygamberimiz "Arabın aceme üstünlüğü yoktur" diyor. "Amelinin geri bıraktığını soyu sopu ileri götürmez" diyor. 

Ama gelin görün ki herkesin bildiği bu gerçekleri söyler yazarsanız, sülalesiyle, ırkıyla övünen o cahil fitne fesat kişi hemen der ki: "Bak bak ehli beyte laf atıyor. Seyyid ve şerifleri tanımıyor."

Irkçılık haramdır demekten "ehli beyte düşman olmak" fikrini fitneciden başka kim çıkarabilir? Allah şerlerinden emin eylesin!.. 

İşte yersiz övgünün ve övülmek istemenin ap açık görünen zararlarıdır bunlar. Narreddin Hocanın “ye kürküm ye” hikayesi meşhurdur. Maalesef kılık kıyafetin etkisi olması gerekenden fazladır. İnsanlar bir alim ve sufî kıyafeti sayılan sarık ve cübbe giymiş birisini gördüklerinde hemen tevazu ile el öpmeye davranıyorlar. Oysa çarşı pazarda satılıyor bunlar. Önemli olan içini doldurmak. Nereden bilecek ümmet-i muhammed, alim kisvesi olan nice sarık ve cübbenin içinde adam yoktur.

Bu yazdıklarımız sarık ve cübbe giymiş alim ve sufî adamları inkar mıdır? Asla! Ama o tür fitne ehlinin bunu böyle bir maksatla söylemişiz gibi etrafa fitnekar iftiralar yayması, doğrusu kendilerinden beklenmeyen bir davranış da değildir.

Her neyse. Övmenin de bir haddi vardır ve her şeyin aşırısı hoş değildir. Haddi tecavüz azdan çoktan bir cinayettir. Bu aşırı övmeyi çok kaba bir biçimde insan istismarında kullanmak, işi bitince de aynı adamı yok sayıp bitirmek, ne ahlakidir, ne de insanidir. “Nerden biliyorsun?” demezsiniz herhalde. Geçen yazımda anlatmıştım.

Yahu yine mana alemine daldık ve nereden nereye gittik. Yine yazamadık o ikinci olayı. Şimdi burada durup da şu hikayeyi anlatsak iyi olacak ama yazı iyice uzadı. Gelecek yazıya kalsın diyelim mi?
İnşallah!..
(Devam Edecek)

HACI KALAY EMMİ 13

Her neyse, tatlı geçen bir ziyaretten artık ayrılma vakti gelmiştir. Cemaatten adamlar bir bir ayrılırken, Hacı Kalay Emmi, en çok sözü dinlenen birisine der ki:
- Sen az bekler misin?
- Tamam, der adam. Döner arkadaşlarına ve tembih eder., “beni azıcık bekleyin dışarda”.
- Efendi kusura bakma seni arkadaşlarından azıcık ayırdık.
- Sorun değil Hacı abi, buyurun siz.
- Yahu çoktandır kafama takılan bir şey var, onu size sormak istedim.
- Buyur sor Hacı abi!
- Şu İmam Hatip meselesi. Çoktandır düşünüyorum. Evet, biz bu okullar için çalışıp didiniyoruz. Maksadımız İslam’a hizmet etmek. Ama kafama takılıyor; bu okullar sonuçta Milli Eğitime veriliyor. Hocasını da, derslerini de bakanlık ayarlıyor. Çıkan çocukların çoğu namaz bile kılmıyor. Benim kafam karışmaya başladı. Bazen de bir takım sözler duyuyoruz. Devlet buradan kendine uygun laik, aydın, çağdaş hoca yetiştiriyor diye. Biz bu İmam Hatiplere hizmet edelim derken din açısından zarar mı ediyoruz acaba? 
- Otur hele otur Hacı abi. Çok önemli bir meseleye parmak bastın. Evet, mesele aynen dediğin gibidir. Ama millet İmam Hatip Lisesi dediğin zaman sanki din imiş gibi anlıyor. Biz İmam Hatip’in miadını doldurduğunu, bundan sonra zarar olduğunu biliyoruz. Ama bunu halka söyleyemiyoruz. Sen sözü iyi açtın. Artık Hoca Efendinin bu hizmeti varken İmam Hatip Lisesi de ne oluyor?  Artık o bitmiştir, bundan sonra ona yatırım yapmak zarardır…

Hacı Kalay Emmi’ye bu kadarı yeterdir. Daha fazla dayanamaz:

- Defooool!

- !..

Adam hala neye uğradığını bilememekten şaşkın şaşkın bakmaktadır. Bir köylü parçası cahil adamın kendisinin esas saklı düşüncelerini öğrenmek için bu kadarcık bir hile yapabileceğini aklı almamıştır. Düştüğü alçaltıcı pozisyondan kıpkırmızı kesilmiş, şapşal şapşal bakmaktadır. Hacı Kalay Emmi tekrar kovar adamı ve der ki:

- Ben duymuştum da sizin ne hain olduğunuzu, bir de kendim göreyim dedim. Defol git şimdi buradan? Ne mal olduğunuz meydana çıktı!..

Hacı Kalay Emmi’den bunu birkaç kere dinlemiştim. Sözlerini teyp gibi aklımda tutamam haliyle, ama manası böyleydi. Bunu kendisinden duyduğum zaman işin doğrusu ben de yanıldığımı anlamıştım bu konuda. Bu cemaatin nasıl olur da İmam Hatip Lisesine zarar verebileceğini aklım almamıştı. Hatta bu konu açılınca arkadaşlarımla tartışmış, “olur mu öyle saçmalık?” demiştim. 

Fakat yıllar sonra 28 Şubat olunca F. Gülen gözümüzün içine baka baka “fazlalık varsa o İmam Hatipler kapanabilir” dedi.  Bizi böyle vurdu sisteme karşı. “Başörtüsü füruuattır/teferruattır” diyerek kızların mücadelesini vurdu. “Parti kapatılabilir” diyerek de siyasi hizmet yolunda olanları vurdu. Bunların hepsi de göz önünde cereyan etti. Adam “bana dokunmayın da kimi yerseniz yiyin” diyordu. Bu İslam kardeşliği hak ve hukukunun, ahlak ve terbiyesinin neresine sığardı?

Meğer hepsi bu kadar değilmiş. Meğerse arkaplanda ihanet çok daha büyükmüş. işte size yakında çıkan bir haberde mahkemede konuşularlar. Haber “Kamudanhaber”den iktibas edildi.  Başlık şöyle:

İmam- Hatipleri Fetullah Gülen kapattırdı 

İşte o haber: “Eski Başbakan Tansu Çiller’in Basın Danışmanı Mehmet Bican, “Fetullah Gülen, İHL’lerin kapanması için Tansu Çiller ve Mesut Yılmaz’ı ikna etti” dedi. 

Paralel devlet yapılanmasının lideri Fetullah Gülenin; 28 Şubat sürecinde İmam Hatip liselerinin kapanması için çalışmada bulunduğu belgelendi. 

BİCAN: İHLLERİN KAPATILMASI İÇİN ÇİLLER VE YILMAZLA BİZZAT FETULLAH GÜLEN GÖRÜŞTÜ. Doğru Yol Partisi (DYP) Eski Genel Başkanı Tansu Çillerin Basın Danışmanı Mehmet Bican, Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesinde görülen 28 Şubat davasında tanık olarak ifade verdi. Mehmet Bican duruşmada; 28 Şubat sürecinde hedef alınan Refah-Yol Hükümeti döneminde Tansu Çillerin basın danışmanlığını yaptığını belirterek, "Ben yaşadım. Tansu Çiller ve Mesut Yılmazla bizzat Fetullah Gülen geldi ve görüştü. Bu görüşmelerin ana konusu 8 yıllık kesintisiz eğitimin çıkmasının faydalı olacağına ilişkin bunları ikna etmekti" ifadelerini kullandı. 

TUNA: İMAM HATİPLERİN KAPATILMASINDA FETULLAH GÜLEN ÖNEMLİ ROL OYNADI Mehmet Bicanın tanık ifadesi Akit TVde yayınlanan Arka Plan programında gündeme geldi. 28 Şubat mağdurlarının avukatı Hüsnü Tuna, İmam Hatiplerin kapatılmasında Fetullah Gülenin önemli rol oynadığını söyledi. Hüsnü Tuna; Tansu Çillerin Basın Danışmanı Mehmet Bicanın 28 Şubat davasında tanıklık yaptığını ve Ben yaşadım. Bu görüşmelerin ana konusu 8 yıllık kesintisiz eğitimin çıkmasının faydalı olacağına ilişkin bunları ikna etmekti dediğini söyledi. 

1997 SONRASI İMAM HATİP NESLİ KESİLDİ VE FETULLAH GÜLEN NESLİ ORTAYA ÇIKTI "Askerlere kızıyoruz. Askere akıl veren bu kafa" ifadeleriyle Fetullah Güleni eleştiren Hüsnü Tuna, "İmam Hatiplerin kapanmasından sonra ne oldu? Fetullah Gülenin kolejleri ve İmam Hatiplerin yerine ikame oldu. 1997 sonrası İmam Hatip nesli kesildi ve Fetullah Gülen nesli ortaya çıktı. Bugünkü yargıdaki, polisteki ve bürokrasideki kumpaslar alabildiğine yayıldı. Bugün Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğana, Başbakan Ahmet Davutoğluna ve AK Partiye kızgınlıklarından birisi de İmam Hatip liselerinin yeniden açılması, paralel kolejlerin etkisini kaybetmiş olmasıdır" ifadelerini kullandı.”

(www.kamudanhaber.comhttp://www.kamudanhaber.com/guncel/imam-hatipleri-fetullah-gulen-kapattirdi-h320295.html)


Sonra olaylar çorap söküğü gibi geldi. Kafir Makyavel, “Hedefe varmak için her şey mübah” diyordu. Meğer adam o kafirden daha menfaatçı, menfaatine göre konuşan ve davranan birisidir. Yine de Allah ıslah eylesin diye dua ediyorum.

 Peki bu adamın hedef neydi?

Benim gibi dersine az çalışmış iyi niyetli saflar, onun hedefini “İslam devleti” zannediyorlardı. Meğer hedef, beynelmilel Siyonist güçleri “İslam Devletine” gidecek “Siyasal İslam”dan korumak için çağdaş, laik, seküler, demokratik düzene inanmış çağdaş Müslüman yetiştirmek imiş. Böylece “Kainat İmamı” olmakmış. Mehdilik, halifelik adamı tatmin etmiyor yani. Neuzü billah. Tam bir ABD ve CİA’nin “ılımlı İslam” projesinin kuklası. Bütün emekler, paralar, enerjiler, zamanlar ve insanlar bunun içinmiş. Vay Müslümanlar vay! Elimizle İslam düşmanlarına hizmet ettirilmişiz… Allah affetsin, hatadan, günahtan yana bilip ettiklerimizi, bilmeden ettiklerimizi.

Bütün foyası meydana çıkan örgütün suça batmış elemanları bir bir yurt dışına kaçarken, içeride hala bu hastalık derecesinde kendini beğenmiş kibirli adamı bir şey zannedenler var. Bir Müslümanın bu kadar saf ve ahmak olması ne kadar acı... 

Ya bildiği halde inadına kibirine yediremeyerek asabiyetle hataya devam edenlere ne demeli?

 (Devam Edecek)

HACI KALAY EMMİ 14

Hacı Kalay Emmi’yi genellikle üç faaliyet içinde gördüğümüzü söylemiştik. İlk ikisini İmam Hatip Lisesi ve inandığı dindar siyaset davası olarak gördük. Her seçimde Hacı Kalay Emmi’yi arkadaşları ile kaç defa köylerimize gelmiş olarak gördük. 1980 yılına kadar ben de bu faaliyetlerin içindeydim. Az çok onu bu yolda görüyor, biliyor ve duyuyordum. 
O tarihte ben bir karar aldım. Kendimi ilim ve siyaset diye ayrılan bir yolun başında buldum. Talebeyken de az çok bu kanaate idim ama şimdi iş bizzat uygulamada kendini göstermişti. 
Evet, siyasi faaliyetlerde de bir hizmet imkanı vardı. Ama bir de ilim, davet ve irşat yoluyla hizmet gereği vardı. İkisi bir arada tam olmuyor, bir şeyler eksik kalıyordu. Bir koltukta iki karpuz gitmiyordu. Sonuçta illa ki birisini seçmek gerekiyordu. Siyasi çalışmalar daha cazip, daha heyecanlı, daha şan ve şöhretli, istikbali daha açık, daha fazla mal ve makama imkan veriyordu. Fakat ilim, davet, irşat ve eğitim yolunun çok bir heveslisi yoktu. Çünkü burada daha çok çalışmak vardı ama daha az şöhret, daha az maddi manevi imkan, daha çok çile, eziyet ve işkence vardı. Ama az da olsa bu hizmet alanı daha kalıcı, daha bereketli, din açısından daha salim ve kıymetli idi. üstelik resullerin davet yöntemine daha uygundu. Ben bu alanı seçtim ve fiilî siyaseti bıraktım. Çünkü dediğim gibi ikisi bir arada tam ve kamil olmuyordu. Hem davet ve tebliğci bir partinin ateşli bir elemanı olunca, diğer partiler onun ilminden istifade edemiyorlar, yok sayıyorlardı. Bu da İslam adına bir kayıp olabilirdi.
Yalnız “bıraktık” demek, “onu yok saydık” demek değildir. “Artık siyaseti okusak yazsak da bilfiil içinde değiliz. Partiye girip çıkmıyoruz, seçimlerde bizzat çalışarak parti propagandası yapmıyoruz, bu konuyu her yerde herkes ile konuşup tartışmıyoruz” demektir.
Her neyse, Hacı Kalay Emmi’nin çok yakın bir arkadaş grubu vardı. Bu grubun demirbaşlarını şöyle sayabiliriz: Köle Hafız (Gülnar), Bekir Akben Hoca, Hafız Ökkeş Albez, Kirmanlı Ali Kuruçay, Durna Mehmet, Hamal Ali, Hacı Molla Mehmet, Durdu Gülpak, Hacı Hanifi, İğneci Veli, Mehmet Kalaylı… 
Cumartesi akşamı evlerde bir araya gelen bu grup, kendi aralarında namazlık surelerini ezberler, Kur’an okurlar, sohbet ederlerdi. Sabahın erkenden buluşmak üzere anlaşırlar ve Pazar günü hava müsaitse dağlara, kırlara çıkarlar, değişik yerlerde yemekli piknik yaparlardı. Sabah yemeği piknikte yenirdi. Hacı Kalay Emmi’nin arabası bu iş için emre amade idi. Ekibin aşçısı, işçisi, hocası tamdı. Erkenden giderler, yer içer, sohbet ederlerdi. Gözü kesen gençleri gezerler, akşama doğru evlerine dönerlerdi. Bazen cumadan gider, pazara kadar orada yatarlar, bir davarı bitirip dönerlerdi. Hava müsait olmazsa, önceleri Bekir Hocanın görev yeri olan Salihiye camiinde toplanırlardı. Sonraları Hacı Kalay Emmi’nin odun ambarındaki iş yerinde toplanmaya başlamışlardır.
Bir gün bu toplantıların daha verimli geçmesi için Bekir Hocam bir günlük program yapmak ister. Katibine der ki:
- Şu saatte varılacak, şu saatte yemek, şu saatte ezber dersi, şu saatte ilmihal dersi, şu saatte…
- Bir dakka hocam! 

Hoca Efendi bakar ki Hacı Kalay Emmi parmak kaldırarak söz istemektedir.

- Ne var Hacı Kalay?
- Hocam hep mi ders olacak? Oraya bir de “gevezelik saati yazın”…
Gülüşürler. Bu kadar eğitimcilerle içli dışlı olan hacı kalay insan psikolojisi ve pedegojik gerçeklerden de haberi vardır. Hep ders insanı sıkar. Arada bir teneffüs olmalı. Olmalı olmasına da, Hacı Kalay Emmi’nin dilinde “teneffüs” adını değiştirmiştir. Herkesin güldüğü bu değişikliktir Allah’u alem.

(Devam Edecek)

HACI KALAY EMMİ 15

Hacı Kalay Emmi’yi sağlam bünyeli birisi olarak tanıdık. Çok sık görüşmezdik ama son yaşlılık çağına kadar pek hastalandığını da bilmeyiz. Fakat bu ahir ömründe birkaç hastalıkla muzdarip oldu. iyileştikçe iş yerini hiç bırakmadı. Oğlu Paşa gibi artık torunu da işi öğrenmişti. Gittiğimizde bizi önce o karşılardı.
Hacı Kalay Emmi’yi her ziyaret edişimizde “daha sık gelmeliyiz ziyaretine” derdik, ama dünya telaşı, bizim çalışmamızın bizi eve bağlaması vs. bu arzumuzu yeterince uygulayamazdık. Gün görmüş, umur geçirmiş Hacı Kalay Emmi bu tür ziyaretlerden memnun olurdu. Oraya öğle üzeri gidenler hep kebap yediklerini anlatırlar. Gözü gönlü, ikramı bol bir insandır Hacı Kalay Emmi. Sadece İmam Hatip Lisesi yaptırmak değil, çok çeşitli hayır hasenatı da vardır. Allah kabul etsin.
Gürlek sesiyle sözü sohbeti dinlenir insandı. Neşeliydi ve etrafa neşe saçardı. Yazın Yavşan Dağında kalırdı bir müddet. Oraya bir çardak yaptırmıştı. Misafiri eksik olmazdı. Hemen yanına da bir çeşme yaptırmıştı. Adı nedir dersiniz bu çeşmenin? İp ucu vereyim mi? “Dervişin zikri neyse fikri de o olurmuş”. Evet, çeşmenin üstünde şöyle yazılıydı: “İmam Hatip Çeşmesi”.
Onun yanında protokol çok işlemezdi. Sözü dosdoğru idi ve kimseden esirgemezdi. Bazılarının yanına para istemey gönderdiklerine tembih edermiş: “Vermezsen Hacı Kalay gelecek” deyiniz. Adamlar bu sözü duyunca “aman onu göndermeyin yanımıza, söyleyin ne istiyorsunuz?” derlermiş.
Vefa insanı idi. Babam vefat ettikten sonra her yanına gittiğimde muhakkak babamı anar, “iyi insandı” diye tezkiye eder, bir hatırasını anlatırdı. Bir de hani şu malum bıçak borcunu…
Hacı Kalay Emmi’yi dindar biliriz. İbadetlerinde ciddidir. Haccın yanında umreleri de vardır. Gece ibadetini bilecek veya soracak kadar yakın olmamışız maalesef. Ama onun emsali eski adamlar teheccüdden haberdardırlar. Bunu yakınlarımdan ve köylülerimden bilirim. 
Şahsiyet itibariyle mesuliyetini müdrik, cesur, dürüst olmasa, o vazifelerini yapamazdı. Hayatı bu hasletlerine şahittir. Çalışkanlığını, işinde ciddiyet ve sağlamlığını, sözüne güvenirliliğini, muamelesinde dürüstlüğüne herkes şahittir. Bu kadar şöhreti olmasına rağmen, mütevazi bir insandır. Sosyal yaşantısını pek değiştirmemiştir.
Yıllardır gider geliriz, onu aynı kılıkta görürüz. Üstünde ceketi, dalgeçe yeleği, şalvarı, başında börkü, klasik bir görüntü sağlar. Her yerde böyledir Hacı abi. 
Evet, bu dünyadan orijinal bir adam daha göçtü. Ruhu şâd olsun.
Şimdinin çocukları, çocukları ve eğitimi böylesine seven bu adamı tanımamakla, böyle nevi şahsına münhasır bir eski zaman herifini görememekle çok şey kaybettiklerini belki de hiç bilemeyeceklerdir. Mezarı musalla taşında yatarken İmam Hatip Liselerinde gürül gürül Kur’an hatimleri yapılıyordu ona. Fakat içimden ne geçti, biliyor musunuz?
Keşke bütün İmam Hatip Liseleri o gün okulu bıraksalardı da başlarında öğretmenleriyle birlikte bütün talebeler resmî geçit töreni ile o tabutu kendileri taşısalardı. Ben müdür olsaydım bu çılgın güzelliği yapardım herhalde…
(Son)









Tüm Yazılar