Foyaları Meydana Çıktıkça

Bu memleket babalarının malı, biz de kendilerinin zenci köleleriyiz. Kunta Kinte’leri yani.


Konuşmaya o havayla başlarlar, yazmaya o havayla. O havayla siyaset ederler.


Havanız batsın emi!


Kimsiniz siz yahu? Altu üstü zavallı bir “gavur aşıkları” değil mi?


Neymiş?


“Batılılaşmak” gerekmiş?


Niçin?


“Adam olmak için”.


Adam olmadıkları bu cevaptan belli değil mi?


Nedir  “Batılılaşma”?


Kısaca söyleyelim: Batı ülkeleri dışında kalan toplumların Batı’nın gelişmişlik seviyesine ulaşma çabalarının toptan ifadesidir.  Bizde ise “Batılılaşma”, Osmanlıdan Cumhuriyete bu ülkenin Batı uygarlığını mecburi, ceprî ve zorlama ile benimsetme hareketlerinin tarihidir. 


Bu hareket Avrupa uygarlığının yalnız bilim ve tekniğini değil, bütün toplumsal kuramlarını benimsemeyi de içerir. Türkiye’de Osmanlı İmparatorluğumun son dönemlerinde bir çöküşten kurtulmak amacıyla başladı. Ancak Osmanlıcılık, Türkçülük, İslamcılık gibi bazı kuramların benzerlerinin kurulması ötesinde, bir fikir akımı olarak bütün görüşlerini hayata geçiremedi. Bazı fikirleri düşünce olarak kaldı. Ancak bütün bu fikirler ve belki de daha fazlası, bir başka deyişle tam ve gerçek anlamda Batılılaşma Atatürk’ün önderliğinde, onun istek ve emri ile Cumhuriyet döneminde hayata geçirildi.


Bu anlamda Batılılaşma, Türkiyenin Batı Avrupa ülkelerindeki hukuk, politika, sanat, eğitim, hayat tarzı alanlarındaki kurumları benimsemesi, eskilerin deyişi ile “muasır medeniyet seviyesine”, yenilerin deyişi ile “çağdaş uygarlık düzeyine ulaşması” için bu uygulamaları gerçekleştirmesidir.


Türkiye bu amaçla her şeyden önce yönetimde Batılılaşma’yı benimseyerek, cumhuriyet yönetimini kabul etti. Önce buna tersmiş gibi Halifelik kaldırıldı. Sonra da sözde “Hakimiyet/egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” diyerek, Allah Teâlâ’nın halikiyyet, uluhiyyet ve rububiyyet sıfatlarının bir tecellisi olarak kullarına iradesi olan “İslam Şeriatını” kaldırdı.  Kendince yerine “halkın iradesini” tecelli ettiren demokrasiyi getirdi. Böylece sözde halkın hakimiyeti ilkesi değişmez bir ilke olarak alındı.


Kiminle savaştığını bilmeyen zavallı, sanki Allah Teâlâ’nın  şeriatını kaldırmaya gücü yetecekmiş gibi, “şeriat kaldırılmıştır” demekle sanki “kaldırılmış” oluverecekmiş gibi konuşuyor, keyfince iş yapıyordu. Bunun adını da “laiklik” koyuyordu. Bundan sonra bütün davaları “halkın iradesi” adına bu küfür kokan kelimeyi, yani “laikliği” korumaktı.


Peki ya uygulama?


Gerçekten hakimiyet kayıtsız şartsız milletin miydi?


Yasama, yürütme ve yargıda tek geçerli olan halkın iradesi miydi?


Hak getire! Ne gezer?


Güldürmeyin adamı!...

Tüm Yazılar