Cellatlar da Ölür

Habervaktim’i açtım, o tipik suratı gördüm. “Hayırdır inşallah” diye hemen habere baktım. “Gazeteci Altemur Kılıç hayatını kaybetti” diyor. Atalarımıza uyarak dua ettim: “Toprağı bol olsun”.

Sonra haberin detayını okudum. Özeti şöyle: “Antalya’nın Alanya İlçesi’nde oturan, 92 yaşındaki Altemur Kılıç tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitirdi...  Son olarak ağustos ayında durumu ağırlaştıktan sonra, Başkent Üniversitesi Alanya Araştırma ve Uygulama Hastanesi’nde tedaviye alınan Altemur Kılıç, bu akşam yaşamını yitirdi. Altemur Kılıç’ın cenazesinin hafta sonu İstanbul’da babasının mezarının yanına defnedilmesi bekleniyor.”

Altemur Kılıç Kimdir?

Yazıda yeterince bilgiler verilmiş. Şöyle bakarsan kıyak bir hayat. Biz bir hususu tespit için yine özetleyelim: “1924 yılında Ankarada doğan Kılıç, Robert Kolej ve New York New School for Social Research Okulu Siyasal Bilgiler Bölümünü bitirdi. Uzun yıllar çeşitli gazetelerde muhabirlik, yazarlık, yazı işleri müdürlüğü ve genel müdürlük yaptı. Devlet hizmetinde Washington ve Bonn Büyükelçilerinin Basın Müşavirliği görevlerinde bulundu. İki kez Basın Yayın Genel Müdürlüğü ve bir defa da TRT’nin kurulması sürecinin başında, Turizm ve Tanıtma Bakanlığı’nın radyo ve televizyonlardan sorumlu danışmanlığını yaptı. Birleşmiş Milletler Sekreteryasının Basın Bölümü’nde uzmanlıktan sonra da UNICEF’in Avrupa Bürosu Enformasyon Bölümü Müdürlüğünü yaptı. Birleşmiş Milletler nezdindeki Türkiye Daimi Temsilciliği’nde Orta Elçi olarak bulundu. 1980 yılında emekli oldu. Emekli olduktan sonra TRT Yönetim Kurulu ve Radyo-TV Yüksek Kurulu üyeliği yaptı. Turkey and The World adıyla 1957 yılında Amerikada, Türkiyenin dış politikası konusunda yayımlanmış bir kitabının dışında Titrek Pusula, Büyük Kürdistan Küçük Türkiye ve Kılıçtan Kılıça Bir Dönemin Tanıklığı adlı kitapları bulunmaktadır. Siyaset adamı Kılıç Alinin oğludur.”

Peki Kılıç Ali kimdir?

Şimdi onu anlatırsak uzun gider. Kısacası, “tekerlekli ölüm makineleri” diye bilinen “İstiklal Mahkemesi” reislerindendir. Acımasızlığından adı “cellat”a çıkmıştır. M. Kamal’ın en yakınlarındandır ve korumasıdır.

Bu yakınlığın sırrı “Ekşi Sözlük” te. Diyor ki: “asıl adı emrullahzade asaf olan kurtuluş savaşı ve cumhuriyet döneminin önde gelen ismi. kılıç ali adı kendisine atatürk tarafından verilmiştir.” “kilic alide "gizlilerdendir", yani sabetaycidir.” “ata kendisine cocuk diye hitap eder.”( https://eksisozluk.com/kilic-ali--295405)

Bir başka uzun yazı şöyle girer onu tanıtmaya:

“İstiklal Mahkemelerinin Lekeli Kılıcı: Kılıç Ali. İstiklal Mahkemelerinde verdiği usulsüz ve keyfi kararlarla dikkat çekti. Sevgilisi Medeniye Hanım’ı öldüren Recep Zühtü’nün rapor alıp  aklanmasında önemli rol oynadı. Halit Paşa cinayetinin zanlısı Kel Ali’yi (Çetinkaya, Iskilipli Atıf Hocaya idam kararı veren hakim) kurtardı. Kazım Karabekir’i tehdit edip basıma hazırlanan kitaplarını kireç çukurunda yaktı.

Kimden mi bahsediyoruz?

Tabiki İstiklal Mahkemeleri Başkanı Kılıç Ali’den bahsediyoruz. Derin Tarih Dergisi her ay olduğu gibi Nisan ayında da çarpıcı konulara değiniyor. Mustafa Armağan’ın genel yayın yönetmenliğini üstlendiği dergide en dikkat çeken konulardan biri de yakın tarihe ışık tutan Kılıç Ali dosyası.” İsteyen bu dosyayı şuradan okuyabilir: (http://www.risaleajans.com/gundem/istiklal-mahkemelerinin-lekeli-kilici-kilic-ali)  

Altemur Kılıç da tıpkı babası gibi hayatı boyunca sistemin nimetlerini yedi. M. Akif’in oğlu aç olarak sokakta, çöp fıçısının yanında ölürken, o en parlak devlet memurluğunda ülke ülke gezerek yaşadı.  Buna rağmen kendi ifadesiyle “her gün bu memlekete şeriat gelecek diye korkusundan rahat uyuyamadı”. Şimdi mezarında bol bol uyusun şayet rahat bırakırlarsa.

Unutmayalım ve ders alalım. Bu İslam fıkıh ve hukukunun (şeriatın) düşmanı, hilafet ve ümmet karşıtı, babasının İstiklal Mahkemelerinde yaptığı zulümleri savunan adam, yıllar yılı sağcı gazetelerde yazı yazarak kendisini “milliyetçi” olarak takdim etti. Milliyetçi ama şeriat ve ümmet düşmanı. Batıyı sever, ama Arabı sevmez. O günün milliyetçilerinin tipik özelliğidir bu.

Evet, onun gibi Atatürk milliyetçileri hep şeriata, hilafete, ümmete, dinin eğitimine, İslam yazısına, yerli kılık kıyafete karşı oldular. Hem milliyetçiyiz dediler, hem de bu milletin değerlerine düşman olup Batının değerlerini savundular. Hep laikçilerle beraber olup bu millete zulmettiler.

Bir insan nasıl hem milliyetçi olur, hem de bu milletin dinine, tarihine, hukukuna, ahlakına, hayat tarzına düşman olur? Olur mu olur. Böyle zihniyette çok adam var bu ülkede. Artık çelişki mi dersiniz, şaşkınlık mı dersiniz, sersemlik mi dersiniz, size kalmış.

Hem Avrupalı olacaksın, Batıcı olacaksın, onlar gibi yaşayıp, onlar gibi laik olacaksın, hem de “milliyetçiyim” diyeceksin. Sonra da kalkıp bu milletin değerlerine karşı çıkacak, bunu savunanlara “gerici, yobaz” diye yaftalayarak düşman olacaksın. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu? Kim kimi kandırıyor?

İbrahim Kafesoğlu, MEB. Yayınlarından, 1000 temel eser serisinden çıkan “Türk Milliyetçiliğinin Meseleleri” kitabında “Türk Milliyetçiliğinin Pozitif ve Negatif Unsurları” başlıklı yazısında açıkça “Türk Milliyetçisi şeriatçı ve ümmetçi olamaz” diyor ve bunun gerekçelerini de açık seçik yazıyor. Bu kitap hala bütün okullarda ve kütüphanelerde mevcut. İsteyen açıp okuyabilir. Dikkat buyurun, bunu biz demiyoruz, bir milliyetçi diyor.

Daha ne zamana kadar devam edecek bu aldatma? Ahmakların kulakları çınlasın!

Elbette “şeriata ve ümmete” karşı çıkan, batıcı, laikçi bir milliyetçiliği bu Müslüman millete yutturmaya çalışan sistemden beslenen takiyyeci asalak menfaatçiler hep olacaktır. Ama hala bu zehri “Müslüman millete ve değerlerine sahip çıkmak” zannederek aldanan saflara ve ahmaklara ne demeli?  

Bile bile milletine ve ümmetine zarar verenlere yazıklar olsun. Gerçekleri gizleyerek açıkça söylemeyenlere de yuh olsun!


Tüm Yazılar