Asıl Suçlu Ahmet Kekeç

Bir yazı yazdı. İlginç bir de başlık attı. Biz de merak ettik, okuduk. Dayanamadık, “Kim O Cibilliyetsiz?” diye bir yazı yazdık. Derken orada adı geçtiği için Ahmet Hakan’a döndük, “bir daha okuyalım” dedik. Bir sürü huzursuz olduk. Sabah sabah keyfimizin kaçtı. Sanki Ahmet Hakan duyacakmış gibi, kendi kendimize söylendik durduk.

Bunun sebebi Ahmet Kekeç’tir.  Bu benim şikayetim. Bir de okuyucularımın şikayeti var. O da aşağıda gelecek.

Adam çağdaş Rauf Tamer olmuş. Kısa kısa yazılara, kesik kesik cümlelere büyük harflerle başlık atarak dere tepe dolaşmış, her tarladan bir tezek kaldırmış, yazısına boca etmiş. Burnun dayanabilirse, oku.

İşte ilk tezek: “Cumhurbaşkanı Erdoğan çok haklı... Teorik olarak... İslam gibi bir barış dini ile terör gibi bir insanlık suçunun yan yana getirilmesi asla kabul edilemez. Ama birader, bunun tek suçlusu ve sorumlusu Merkel mi?”

Sonra da din adına terör yapanları sayıyor. Merkel’e bir demek gerekirse, onlara bin demek gerekiyormuş. Hikmet mi bu?

Demiyorlar mı yani?

Hatta resmen savaşmıyorlar mı? Can alıp can vermiyorlar mı?

Bunu söylemeni gerektirecek bir durum mu var ortada?

Kim böyle düşünüyorsa, gerçekleri çarpıtıyor demektir. İşte bu da bir cibilliyet meselesidir.

Yazı ipe sapa gelmez kesik cümlelerle gidiyor. Bir tek doğru buldum içinde: “Teşekkürler Mehmet Görmez. Hakkaniyetiniz için.” Aferin, o cenahta bunu gören kaç kişi var?

“O cenah” deyince yazalım, geçmişini de dile getirmiş A. Hakan. Diyor ki: “BÜTÜN bir gençliğim kültür sanat dergilerini takip etmekle geçti. Mavera, Adam Sanat, Yedi İklim, Gösteri ve diğerleri... Sonra kopuş.”

Niye koptu acaba? Bu dergilerin dünyasından neden kopar bir insan?

Yeni muhitler bulur, yeni dergiler tanır, onları okur, hatta düşüp kalkar, amenna. Ama “kopmak” bambaşka bir şey. O zaman cibilliyet bozulabilir işte. Bu sefer “bu çağda bu duruş, vallahi bravo” diyerek asil duruşunu tebrik yerde, Nilhan Sultan’la aklınca dalga geçmeye çalışır.

Neymiş?

Kendisinden okuyalım: “DEDESİNDEN kalma alacaklarını istiyor Abdülhamid’in torunu Nilhan Hanımefendi... Verelim alacaklarını... Hepsini verelim. Hemen ardından da düyun-i umumi falan diyerek... Osmanlı’nın son devrindeki tüm borçlarının faturasını burnuna dayayıp kendisinden tahsil etmeye kalkalım. Şundan eminim: Zararlı çıkacağını anladığı anda... Bütün taleplerinden vazgeçip arkasına bakmadan kaçacaktır.”

Keşke bundan sonrasını Ahmet Kekeç kardeşim yazsaydı. Ona iyi hatırlatırdı gelmişini geçmişini. Ve Nilhan Sultan’ın babasının, dedesinin şahsi alacaklarını istemesini. Devletin hazinelerini değil, özel, şahsi mallarını. Çünkü bunlar mirasa girer. Devletin hazinesi mirasa girmez. İşte bu mallar söz konusu olunca mecburen “Verelim alacaklarını... Hepsini verelim” diyeceksin.

Ama arkasından “Hemen ardından da düyun-i umumi falan diyerek... Osmanlı’nın son devrindeki tüm borçlarının faturasını burnuna dayayıp kendisinden tahsil etmeye kalkalım.” Demeyeceksin.

İşte bu olmaz. Bunu yapmak cibilliyetsizlik olur. Devletin borcundan Nilhan Sultan’a ne? Şahsın alacağı vereceği ile devletin alacağı vereceğini niye karıştırıyorsun? Senden TC. Devletinin borçlarını isteseler ne dersin? Bu ikisi arasındaki farkı anlamayacak adam mısın sen?

İşte sorun burada. Haksızlığını laf salatası ile haklılığa çevirmek.

Bunu yutan olur mu?

Ohooo! Memlekette bulaşıcı/zorla bulaştırılıcı “Batılılaşma Hastalığı” sayesinde halkı bir yana, aklını yitiren bir sürü aydın var. “Aydınların Karanlığı” kitabımızı okursanız daha iyi bilir, görürsünüz.

Mesela Ahmet Hakan. “İslam, terör, Merkel, Erdoğan” başlıklı yazısını okuyup kararınızı veriniz.

Ama rica ederim, yazının sonunda “Yahu Cemal Hoca, vaktimizi niye aldın?” demeyiniz, zira ben de Ahmet Kekeç Beyin mağduruyum, asıl suçlu o.

  

 

Tüm Yazılar