Adam Perişan Olmuştu

Saadet Genel Başkanı iken Mustafa Kamalak Samsunda “AKP ile CHP’nin hiç farkı yok” demişti. Hatta salona “haksız mıyım?” diye sormuş, salonda onu “haklısın” diye onaylamıştı. Bu olayı anlatan bir arkadaş parkta konuşurken etrafına soruyordu:

- Biz yıllarca bu insanlara mı oy verdik arkadaşlar? O zaman da bu kafayı taşıyormuşlar da acaba biz mi görememiştik?

Onu sessizce ve üzüntüyle dinleyen ama bir cevap vermeyen bir arkadaşımız vardı. Aradan birkaç yıl geçti. Evlerinin yanındaki mini parkta yine oturuyorlardı. Bu sefer o cebinden bir kağıt çıkardı ve o soruyu soran arkadaşa:

- Şunu bir okur musunuz?” dedi.

Arkadaş aldı ve yüksek sesle okudu. Herkes de duydu tabi okunanları. Kağıtta yazılan aynen şöyleydi:

- Bugünden itibaren artık Ak Partili bir Cumhurbaşkanımız var. Bize de hayırlı olsun demekten başka bir yol kalmıyor. Ancak, Ak Partili bir Cumhurbaşkanı çok açıktır ki; Cumhurbaşkanının tarafsızlığına gölde düşürecektir. Bütün milleti temsil etmesi gereken makam üyelikle birlikte istesek de istemesek de Ak Partiyi temsil eden makam olarak algılanacaktır.Bu durum maalesef kuvvetler ayrımı ilkesini ve yargı bağımsızlığını zedeleyecektir. Daha büyük endişemiz ise bu üyelik Türkiye’yi bugün değilse yarın, bir parti devletine dönüştürebilir."

Okuma bitince arkadaş sordu:

- Sence bunu hangi partinin genel başkanı söyleyebilir?

- CHP’nin.

- Şimdi ödeştiniz.

- Ne demek?

- Sen Mustafa Kamalak’ın Samsundaki “AKP ile CHP’nin hiç farkı yok”  sözüne kızıyordun ya,

- Evet.

- Şimdi de sen SP’nin CHP’den farkı yok dedin.

- Nasıl olur?

- Olur. Çünkü bu sözleri Temel Karamollaoğlu’nundur.

Adam elindeki kağıdı bir kere daha okudu. Sonra başını yere dikti. Rengi atmıştı. Gözleri dolmuştu. Yılların particisiydi. Milli Nizam’ın çıkışından beri Necmettin Erbakan’la yürümüştü. Her seçimde dağ bayır dolaşarak partisi için çalışmıştı. Onu hak davanın temsilcisi saymıştı. Sonra Ak Parti çıkınca aynı heyecanla onun için çalışmıştı. Dinin değerinin bilinmesi ve ülkesinde hakkıyla temsil edilmesinden başka bir derdi yoktu. Hiçbir dünyevi beklentisi yoktu. Zaten konumu itibariyle mümkün de değildi. Bu çabanın altında yatan tek neden, bu ülkede İslam’ın hakim olmasıydı. Bunun için siyaset yoluyla İslam’ı öğrenme ve yaşama yolundaki engellerin kaldırılmasıydı. İçindeki samimim din sevgisinden başka bir yönlendiricisi yoktu bu partilere. Vatandaşlarının mutlu ve müreffeh olması da din davasının bir parçasıydı. Belli ki çok bozulmuştu okuduklarına.

- Biz bu adamları severken böyle bilmiyorduk. Allah’ım bizi cehaletimize bağışla. Bizi bize bırakma. Tut ellerimizden. Bizi hidayet ve istikametten ayırma. Sana sığındık Rabbim.

Adam perişan olmuştu. Kimseye bakmadan, oturanları selamlamadan masadan kalktı gitti. Masadan çıt çıkmıyordu. Derin bir hüzün karışmıştı havaya. Herkes ciğerlerinde hissediyordu bunu. Derken köşeden bir ses yükseldi:

- Euzü billahi mine’ş şeytani ve’s siyaseti.

Herkes acı acı o sese baktı. Adam tedirgin oldu bu bakışlardan. Anlamıştı çünkü. Bu bakışlar:

- Yine başlama kaç kere konuştuğumuz bu konuyu. Biz siyaset yapmayalım da zalimlere, fasıklara, facirlere mi teslim edelim?Merhamet et, konuşacak halimiz mi var? demek istiyordu.

Birden şehrin üstünde dalga dalga bir slogan yükseldi. “Allahu Ekber Allahu Ekber”. Herkes yerinden kalktı yavaşça “Aziz Allah…” diyerek. Ne çabuk ikindi olmuştu. Herkes buna şaşırarak sese doğru yöneldi. “Hayyialel felah / Haydin Kurtuluşa” sesi onları bir kere daha kurtarmıştı.

Tedirgin olan adam gözlerindeki nemi çaktırmadan sildi ve dua etti hafifçe: “Rabbim bizi camideki gibi birlik eyle. Saflarımız gibi kalplerimizi de yakınlaştır.”

 

  

Tüm Yazılar