Müslüman Oluşun Kıymetini Bilmek

İnsan için en büyük nimet İslam’dır. Allah Teâlâ’nın kendisini tanıtması ve neler istediğini bize bildirmesi yani. Bizim mutluluğumuz için. Bunda kendisine ne bir fayda var, ne de zarar.

Her şey bizim için. Bu bizim büyük sınavımız. Elbette başarının bir mükafatı, başarısızlığın da bir cezası olacaktır.

Allah Teâlâ bize şah damarımızdan daha yakın. Bize kalbimizden, canımızdan, ruhumuzdan daha yakın. Görüyor, biliyor, duyuyor. Hatta kalbimizden geçenleri bile…

Torpil yok. Adam kayırma yok. Sınavın değerlendirmesini bizzat Allah Teâlâ yapıyor.

Öyleyse, her şeyin iç yüzünden, gizli taraflarından haberdar olan, olanları ve olacakları en iyi şekilde bilen, mülkünde olup biten her şeyden haberdar olan “el- Habîr” Allah Teâlâ’ya hem bizi kendinden haberdar ettiğinden ötürü hamd edelim, hem de o görüyor ve biliyorken yaptığımız hata ve kusurlarımız, günah ve isyanlarımızdan dolayı haya ederek tövbe edelim. Kendimize bir çekidüzen verelim. Hayatımızı bir istikamet çizgisine çekelim.

Unutmayalım, arzular mihrap ve kıble haline gelince insan, zaaflarının putperesti oluyor. Aslî hakikatini, derunî istidatlarını dumura uğratıyor. Bu gidişle imanı kaybetmek dahi olabilir. Sonuçta kimiai “dinarın ve dirhemin kulları”, kimisi de “kadının ve şehvetin kulları” oluyor. Tıpkı makamın, şöhretin, iktidarın kulları olanlar gibi…

Aman Allah’ım, insanın bu savrulması ne büyük bir bela ve dehşetli bir musibettir! Bu ne korkunç bir felaket!..

Merhametlilerin en merhametlisi olan Cenâb-ı Hak bizi uyarıyor:

“Kötü duygularını kendisine tanrı edinen kimseyi gördün mü?..” (Furkan, 43)

Rasûlullah (sav) aynı zamanda bizi uyarmak için de yalvarıyor:

“Allâh’ım! Nefsime takvâsını ver ve onu tezkiye et! Sen onu tezkiye edenlerin en hayırlısısın. Sen onun velîsi ve Mevlâ’sısın.” (Müslim, Zikir, 73)

İçimize dönmek ve kendimizle yüzleşmek gerekir.

Kendimize sormalıyız, acaba içimizde kaç hain var? Kendimize zülüm ediyor muyuz?

Gerçek budur; biz en değerli varlığımız olan kalbimizi masiva ile işgal ettik. Hûd suresi 101 ayette; “Biz onlara zulmetmedik, fakat onlar kendilerine zulmettiler.” buyruluyor.

Kalplerimizi istila edip oraya yerleşen şeytan, uydurma tanrılar, idoller, kirler, tozlar, manevi hastalıklar, kısacası “şirk” tarafından işgal edilmiş durumdayız.

Şeytan ve kendi nefislerimize kukla olduk.

Asıl kölelik nefse köleliktir. Zulümlerden, zalimlerden, firavunlardan kurtulduğumuz zaman özgür olamıyoruz. Zalimlerden kurtulduğumuz zaman Allah’a olan teslimiyetimiz, itaatimiz, imanımız öyle artacak ki, teslimiyetin bir muhabbet işi olduğunu anlamaya başlayacağız. Çünkü en büyük özgürlük Allah’a köle olmaktır! İnsanın asıl özgürlüğü arzularından, dürtülerinden, kendi zulmünden kurtulması.

Peygamber Efendimiz Mekke’nin fethinden sonra ilk olarak Kabe’ye varıp içindeki putlardan arındırdı, Müminler için yegane örnek olan Muhammed Mustafa (sav) gibi bu zaferden sonra kendi kalbimize dönüp putlardan arındırmamız gerekir.

Gönül putlarını kırmadan şuur açılmaz, aşk ve ihlas doğmaz, güzellikler ve nur yayılmaz, ilim ve mana doğmaz, kalp gözleri açılmaz ve miraca çıkılmaz.

Peygamber Efendimizin Tebük savaşından döndükten sonra buyurduğu gibi; (küçük cihattan döndük – büyük savaşa başlıyoruz) “Cihad-ı Ekber”e yani nefsimizle olan mücadeleye yoğunlaşmalıyız.

Hz. Mevlana’ya; “Cihad nedir?” diye soruyorlar.

“Deliler elinden silah almaktır” diye cevap veriyor.

Cihadı anlamayan, Müslümanı “cihatçı” diye niteleyen bir dünyada yaşıyoruz. Daha da garibi, “Batılılaştırma” projesiyle beyni yıkanmış ve “mankurtlaştırılmış” Müslümanların, kafirlerin her sözünü “kutsal bir metinmiş” gibi tekrar etmeleridir.

Çağın Müslümanının mesuliyeti çok büyük, işi çok zordur. Ama o oranda kıymeti de, mükafatı da, makamı da büyüktür.

Allah bize Müslüman oluşumuzun kıymetimizi bildirsin.

 

Tüm Yazılar