Gurbet Kitaptan Ayrı kalmaktır

Oğlu doktor Kâmil Beyin verdiği bilgilere göre Hâce-i Evvel Ahmet Mithat Efendinin son derece zengin bir kütüphanesi vardı. Arapçayı, Farsçayı, Fransızcayı, ve Çerkezceyi mükemmel bir şekilde konuşan; İngilizceyi, Bulgarcayı, İtalyancayı, Yunancayı da okuyan "Kırkambar" yazarının ambarında türlü malzeme mevcuttu. Ayrıca kendisi büyük kütüphanelere aboneydi. Her hafta dünyanın dört bir yanından gelen kitaplarla, gazetelerle ve dergilerle bu hazine daha da zenginleşirdi.

 

Diğer kitap düşkünleri gibi Ahmet Mithat Efendi de, kimseye emanet kitap vermezdi. Bu konuda bir taleple karşılaştığı zaman gülümser ve şöyle derdi:

 

- Ben kütüphanemden dışarıya kitap vermem! Çünkü

onu geri getirinceye kadar zihnim devamlı o kitapla meşgul olur. Ve benim başka işlerle uğraşmama imkân kalmaz. Eğer okumak istiyorsanız buyurun; kütüphanem emrinize âmâdedir. İstediğiniz kitabı çekip okuyun. Fakat alıp götürmemek şartıyla...

 

Tanıdıklarından birisi, Efendinin bu cevabından dolayı darılıp, "Demek bize bir kitabı bile emanet edemiyorsun?" şeklin konuşunca da şunları söyler:

 

- Hayır, bu konuda bana gücenmeye hakkınız yok. Çünkü ben size değil, bizzat kendime güvenemiyorum. Meselâ, herhalde bir kimse bana iade etmek üzere kıymetli bir kitap verse, ben o kitabı geri veremem. Buna elimin ve içimin bir türlü varmayacağına eminim. Ne yapayım, kitap konusunda böyleyim. Herkesin de benim kadar kitaba âşık olduğunu, kıymet verdiğini umduğum için ödünç vereceğim kitabın geri gelmemesinden korkuyorum. Dolayısıyla kitap vermeyişim, dostlarıma emniyetsizlikten değil, aksine onların kitap sevgilerine karşı duyduğum emniyetten ileri geliyor.

 

Nitekim, sağa sola verdiği kitapların bir daha geri gelmeyişinden iyice bîzâr olan kitap âşıklarından biri, kütüphanesinin en göze çarpan bir köşesine şöyle bir levha asmış:

 

Sana yindek nasihatim olsun

Ki ihtiyarınla ateşe girme

Karındaşın da olsa bir kimesne

Öpmek için bile kitabını verme.                    

(Lâedrî)

 

Ben de içimi yokluyorum, onları az çok haklı buluyorum. Çünkü nice kitabını böyle kaybetmiş bir felaketzedelerden biriyim. Özellikle öğrencilerime verdiğim küçük kitaplar, miri malı sayıldı ve sanki hiç geri gelmedi. Okunduysa, varsın gelmesin. Onlara helal olsun o kitaplar.

 

Ama ya büyüklere?

 

Ne diyeyim, “Ebu Damdama” gözümün önüne geliyor, çaresiz yine helal olsun diyorum. Ancak kabahat bende. Kitabı verirken unutmam sandığımdan bir yere yazmıyorum. Sonra da kime verdiğimi hatırlamıyorum. Umudumu kesince de “niye yazmazsın be birader?” diyerek başlıyorum kendime kızmaya.

 

Yine de itiraf edeyim, bir dosta giden her kitap, hele de takımsa, kara delik gibi boşluk bırakıyor raflarda. Adam “tefsir okutacağım” diye en kıymetli tefsir kitabının bir cildini götürüyor. Belki bir yıl, belki iki yıl. Ben her kitaplığa baktıkça, kara bir delik görüyorum orada ve üzülüyorum. Elimde değil işte, üzülüyorum. Nihayet dünya malı ama, kitap kaybı başka bir şeye benzemiyor.

 

Ayıp da olsa, eksiklik de olsa, durum maalesef bu.

 

 

Tüm Yazılar