Kalbimiz Nasıl? Hüzünleniyor mu?

Soru şuydu: Mümine yakışan “selim bir kalp” nasıl olur?

Allah Teâlâ’nın emir, yasak ve tavsiyelerine uyan bir kalp “selim” demektir. Öyleyse kalbe Allah Teâlâ’nın iman ve sevgisini yerleştirmek için, onu bunun dışında kalan masiva muhabbetinden korumak gerekir. Yani mal, mülk, para, şan, şöhret, makam, mansıp gibi dünyalık şeylerin muhabbetinden uzaklaştırmaktır. Fâni olan her şeyin sevgisi geçici, yalnızca Allah sevgisi bâkidir.

*  *  *

Bunun en büyük alameti de, mahlukata halikin rızasını kazanmak için şefkatli ve merhametli olmaktır. Kalb ile ilgili olarak Türkçe de "Kalp kırmak, gönül almak, gönülden gönüle yol bulmak ve kalbini kazanmak" gibi deyimler bir hayli fazladır. Bu da kalbin en büyük vazifelerinden birisini göstermektedir.

İmanın yerinin kalb olması, aynı zamanda imânsızlığın ve küfrün yerinin de kalp olduğunu göstermez mi? Selim olan kadar, taşlaşmış kalpler de vardır maalesef.

*  *  *

Bundan dolayı âyet-i kerimede Allahın kâfirlerin kalplerini mühürlediği anlatılmıştır. Kalbin nasıl mühürlendiği meselesine gelince, mühür zarf, kap ve örtü gibi şeylerde olur. İnsanların kalpleri ulvî ilimlerin ve bilgilerin kabı zarfı gibidir. Nitekim bir hadis-i şerifde Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur:

"Kul bir hata yaptığında kalbinde siyah bir leke olur, eğer günah işleyen döner, tevbe ederse kalbi parıldar. Eğer tekrar günah işlerse bu siyahlık kulun bütün kalbini kaplar. İşte bu Allah Teâlânın "Hayır, doğrusu onların yaptıkları kalplerini paslandırmıştır" (el-Mutaffifin, 83/14) âyetinde anlatılandır"( Tirmizi, Tefsiru Sûre, 83, 1.).

İşte kalbin mühürlenmesi bu şekilde olur. Başlangıç itibariyle ve sebep olması cihetiyle, kalbin mühürlenmesi kulun kendi hür iradesi, istemesi, tercih etmesi, yani kelamî ifadesiyle kendi “kesbi” iledir. Yaratan Allah olması cihetiyle, kulun istemesine göre Allah Teâlâ da yaratır. Dolayısıyla kul kendi istek ve iradesiyle tercih edip yapmaya teşebbüsünden sorumludur. Yaptıkları iyi ise mükafat alır, kötü ise ceza görür.

*  *  *

İmanın mekanı kalp, kalbin imanda kıvamı ise merhamet iledir. Mü’min kalbi merhametlidir. Mahzundur. İnsanlım için, mahlukat için kaygılıdır. İster ki herkes Müslüman olsun, herkes en güzel bir kul olsun. Buna çok haristir. Tıpkı Peygamberi gibi.

O peygamberi kaç yerde uyardı Rabbimiz mealen; “üzülme Resulüm! Sana ne onların kafir olmasından? Bu yüzden neredeyse kendini helak edeceksin, yapma. Tebliğ et, yeter”…

Bir kimsenin kâmil bir mü’min olduğu; tatlı dili, güler yüzü, cömertliği ve herkese acıması ile anlaşılır. Evliyanın iki alameti vardır: Allahü teâlânın emirlerine riayet ve mahluklarına şefkat.

Unutmayalım, mümin olsun kâfir olsun, herkese, hatta bütün hayvanlara merhamet etmek gerekir!

Peygamber efendimiz, “Merhametli, şefkatli olmayan, acımayan imanlı olmaz” buyurunca, Eshab-ı kiram “Ya Resulallah, hepimiz merhametliyiz, şefkatliyiz” dediler. Onlara, “Sadece insanlara değil, bütün mahlukata merhametli olmak gerekir” buyurdu. (Hâkim, el-Müstedrek ale’s-Sahîhayn, Beyrut 1990, IV, 185/7310.)

*  *  *

Bir köpeğin susuzluktan dili çıktığını görüp ayakkabısı ile kuyudan su çıkarıp köpeğe vereni, Allahü teâlâ’nın nasıl af ettiğini bilirsiniz.

Bir fahişe kadın için de böyle bir merhamet eseri sonucu hidayet edilip tövbe nasip edildiği, cennete girdirildiği anlatılır, bilirsiniz.

Yine kadının biri, bir kediyi bağladığını, yiyecek ve içecekten mahrum ettiğini, bu yüzden bu kadının ünden Cehennemlik olduğunu bilirsiniz.

Müslümanın soyadı “Merhamet” olsa layıktır. İşte sebebi:

“Mü’minlerin, birbirlerine acımakta, birbirlerini sevmekte ve birbirlerine şefkat göstermekte bir vücut gibi olduklarını görürsün. Bu vücûdun herhangi bir uzvu muzdarip olduğu takdirde, diğer kısımlarının da uykuları kaçar, ateşler içinde onun ıztırâbını duyarlar.” (Buhârî, Edeb, 27; Müslim, Birr, 66)

*  *  *

Biz bu merhametten koptuk. Nedeni ise malum. Artık musibetin nereden geldiğini bile fark edemeyecek hale geldik.

Şimdi bekliyorum; acaba kaç kişi mail atacak; “kafire lanet yerine, buğz ve adavet yerine neden merhamet edecekmişiz? Kafir için neden üzülecekmişiz?” diye…

“Neden Müslüman olmuyorlar?” diye kendini yiten o Peygamberin ümmeti, şimdi kendi kayıplarına bile hüzünlenmeyi anlamıyor maalesef.

Ah gurbet!

*  *  *

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yolda giderken bir grup insana rastladı. Binek hayvanlarının üzerinde oldukları hâlde durmuş (muhabbet ediyorlardı.) Onlara şöyle buyurdu:

“Hayvanlarınıza, onları yormadan güzelce binin ve (kullanmadığınız zaman da) güzel bir şekilde istirahat ettirin. Onları yollardaki ve sokaklardaki konuşmalarınız için kürsü edinmeyin (sırtlarında durarak sohbet etmeyin). Nice binilen hayvan vardır ki, sırtına binenden daha hayırlıdır ve Allah Tebâreke ve Teâlâ’yı ondan daha çok zikretmektedir.” (Ahmed, III, 439)

İnsanların vahşette sırtlanları geçtiği bir devirde, hayvanların dahî birtakım haklara sâhip olduğunun îlân edilmesi, İslâm’ın nasıl bir hak, adâlet, şefkat ve merhamet dîni olduğunu sergilemesi bakımından yeterlidir.

Ama acaba katılaşan kalbimizi eritmeye bilmem ki ne kafîdir?

 

 

 

Tüm Yazılar