..::Cemal NAR::..
Zafer Çok Yakın Ama…

Bugün İslam coğrafyası maalesef Batının yangın yeridir. Mazlum Müslümanlar, bir yandan emperyalistlerin zulmü altında inlerken, bir yandan da tek kurtuluş yolları olan İslam davası altında büyük birlik ve beraberlik  yollarını, yine o zalimlerin telkini ile, ırkçılık yaparak tıkamakta, kendilerini ateş çemberine mahkum etmektedirler.

Araplar ve Türkler az çekmediler ırkçılıktan. Şimdi ise bu ateşin içine en taze civanları atıyorlar. Kürt gençlerini. Pisipisine ölüyorlar. Gittikleri yer cennet olsa bari. İmanlarıyla beraber onu da aldılar ellerinden. Geriye cehennemden başka seçenek kalmadı.

Bu ateş çemberinin fasit dairesinden tek çıkış var, İslam olup kurtulmak. Ölmek gerekiyorsa, şehitliği tercih ederek daimi hayatı kazanmak. Bunu göze alamayanlara başka seçenek bırakmamaları da kafirlerin ahmaklığı. Köşeye sıkışan kedi gibi geriliyor Müslümanlar.

*  *  *

İslâm, getirdiği evrensel kardeşlik ilkesi ile Cahiliyye döneminde şiddetle hüküm süren ırkçılık adetini ezip yok etti. Kendilerini soylu ve üstün gören Mekke aristokratlarını, Romalı Süheyb, Habeşli Bilal ve İranlı Selman gibi aşağılanan insanlar ile kardeş yaptı ve bunu kabullendirdi.

Bu elbette kolay olmadı. Ama nihayet bu bir iman ve takva işiydi, gönül işiydi. Olağanüstü çabalarıyla başarıya ulaşarak evrensel bir toplum oluşturdu.

Onun ışığından uzaklaşınca ilk ortaya çıkan haram, herhalde ilkel ırkçılık oldu. Toplum cahilleştikçe ilk hortlayan haram, evet, maalesef ırkçılık ve kavmiyetçilik oldu. Emevilerin yaslandığı bu pis duygu, nihayet kendilerinin de başını yedi…

*  *  *

Allah Teâlâ’nın ‘’Ey insanlar! Biz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık. Birbirinizi tanıyabilmeniz için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerliniz en müttaki olanınızdır.’’(Hucurat, 49/13.) bilirsiniz.

Bu ayet ile bütün insanların aynı kökten geldiğini, Hz. Adem ile Hz. Havva’nın çocukları olduğunu, dolayısı ile doğuştan gelen bir üstünlüğün ve imtiyazın hiç kimse için söz konusu olamayacağını; insanların doğuştan eşit haklara sahip olduklarını Allah’a yakın olmak için nesebinin, içinde yaşadığı zaman ve zeminin, yer ve cemiyetin değil, Allah’ın koyduğu esasların hakkını verebilme şartının herkes için geçerli olduğunu biliyoruz.

Buna göre ırk, renk, vücut yapısı gibi ferdin iradesine bağlı olmayan hususlar üstünlük ölçüsü ve övünç vesilesi olamaz. Veda Hutbesi’nde bu gerçek şöyle dile getirildiğini de görmüştük:

“Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Dikkat edin, hiçbir Arap’ın Arap olmayana, Arap olmayanın Arap’a, hiçbir beyazın zenciye, zencinin de beyaza takvadan başka bir şeyle üstünlüğü yoktur. Şüphesiz Allah katında en değerliniz O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır.’’

*  *  *

Ancak bu damarlara sirayet eden menfi duygudan kurtuluş o kadar da kolay olmamıştır, olmuyor da. Bu konuda nedense nihaî bir çözüm bir türlü yakalanamıyor. Yukarıda bu konudaki mucizevi haberi de görmüştük Efendimizin ağzından. Bu gerçekten de çok üzücü bir durumdur insanlık için.

Bütün zorluklara ve olumsuz örneklere rağmen Peygamberimiz insanların eşitliği hususundaki hassasiyetini hep vurgulamıştır. Fakat neylersin ki yine de ta içlerde, kalbin derinliklerinde tasaffî ve arınma zor olmuştur. Bazen bunun için açık ve acı bir ameliyat gerekmiştir. İşte böyle bir iş şu olayda olduğu gibi açık seçik görülmektedir:

Bir gün Ebu Zer, Bilal-i Habeşi’ye kızmış ve haddi aşarak ‘’kara kadının oğlu’’ diye hakaret etmişti. Bilal onu Rasul-ü Ekrem’e şikayet etti. Hz. Peygamber (s.a.v) Ebu Zerr’e dedi ki:

“Onu anasının zenci olmasıyla mı ayıpladın? Sen öyle bir adamsın ki sende hala cahiliyet kokusu var. Bak, sen takva ile daha üstün olmadığın takdirde, beyaz veya siyah derililerden daha hayırlı değilsin.’’

Ebu Zer, bu acı uyarı üzerine derhal Bilali Habeşinin evinin önüne gelir, Bilali Habeşi’yi çağırır ve yere yatar, yanağını yere koyar ve der ki;

- “Ya Bilal! senin o siyah ayağın benim bu beyaz yüzüme basmadıkça buradan kalkmayacağım! Yüzüme bas ve bana hakkını helal et!”

Hz Bilal Ebu Zer’in gurur ve kibirini ayaklar altına alması, Rasulüllaha ve dine gösterdiği derin sadakat ve tevazusu sebebiyle o muhteşem sahabenin yüzüne basmaz elbette, bilakis öper ve affeder. Fakat Ebu Zer, rivayetten de anlaşıldığı gibi ömrünün sonuna kadar yaptığı bu işten pişmanlık duyar.

*  *  *

Bu sözlerle verilen ders o kadar etkili olmuştur ki, bu olayın ravisi Mağrur’un naklettiğine göre o, Rabze denilen mevkide Ebu Zer ile kölesini aynı cins kumaştan yapılmış elbiseler içinde görmüştü. Kendisine bunun sebebini sorunca, Ebu Zer anlattı:

“Ben bir kimseyi annesi sebebiyle kınamış, onu küçümsemiştim. Bu duruma muttali olan Nebi (s.a.s.) bana dedi ki: ‘Ey Ebu Zer! Onu gerçekten annesinden dolayı kınadın ve küçümsedin mi? Şayet böyle ise sen kendisinde cahiliye özelliği/cahiliye huyu bulunan bir kimsesin. Onlar sizin kardeşleriniz ve hizmetçilerinizdir. Allah onları sizin himayenize vermiştir. Kimin himayesinde bir kardeşi varsa yediğinden ona yedirsin, giydiğinden de ona giydirsin Onlara güç yetiremeyecekleri şeyleri yüklemeyiniz. Şayet yüklerseniz kendilerine yardımcı olunuz.’ buyurdu.”

*  *  *

İşte sahabe-i kiram böyleydi, Allah Teala’nın hoşnut olmadığı ve Peygamber Efendimiz’in kınadığı bir şey yaptıkları zaman onu derhal terk eder, işledikleri günah ve kusura tövbe eder ve bir daha o hataya dönmemeye azami dikkat gösterirlerdi.

Bugün biz de bu tefrikadan, ayrılık ve dağınıklıktan, ırkçılık ve asabiyetten tövbe edelim. İslam kardeşliğine dönelim. Kafirlerin dostluğu kandırmacasından kurtulalım ve onları aramızdan kovalım. İslam sancağı altında birlik ve beraberliğimizi konuşalım.

Aslında zafer burnumuzun dibinde, ah bir görebilsek!

 



Tüm Yazılar