Âlim Ve Toplum

İlmin değerinin kavranması, elde edilmesi ve başkalarına ulaştırılması İslam medeniyetinin en önemli meselesidir. İslam toplumu, yüce yaratıcımızın şehadetiyle yeryüzünün en değerli, en hayırlı toplumudur. 

Bu değer ve hayırlı oluş, insanlığı İslam’a, yani sonsuz hayra davet etmelerinden kaynaklanmaktadır. “Alimin Önderliği” adlı eserimizde geniş olarak anlatıldığı gibi Allah insanlara artık yeni bir peygamber göndermeyecektir. Gerek de yoktur. Çünkü peygamberin gönderiliş sebebi, Allah’tan ilahî sözleri alarak insanlığa iletmektir. Oysa Allah’ın ilahi sözleri (vahiy) elimizdedir. Hiçbir kelimesi değiştirilmeden günümüze kadar gelen kutsal kitabımız Kur’an elde iken, ilâhî kelam bizimle iken, yeni bir peygambere ne gerek var. Son peygamber Hz. Muhammed (sav.) onu tebliğ ettiği gibi, gerekli açıklamasını, hatta uygulamasını da yapmıştır.

Bundan sonrası onu doğru anlayıp doğru anlatmaktan, her çağın dili, üslubu, akıl ve idrak seviyesine göre o çağın insanlarına duyurup kavratmaktan başkası değildir.

 Bunu kim yapacak?

Bunu genel olarak İslam toplumu, özel olarak da âlimler yapacaktır. Artık peygamberin vazifesi onların omzundadır. İşte hayırlı oluşları da bu görevi yapıp yapmamalarına bağlıdır.

Öyleyse İslam toplumu kendi içlerinden, peygamberin ilim, ahlak ve tebliğ usulünü iyi öğrenmiş ve nefislerinde uygulamış âlimleri yetiştirmek ve bu dini nerede bir insan topluluğu yaşıyorsa oralara kadar götürüp duyurmak borcundadır.

Bu duyurma işi, onlara her halükarda düşen bir görevdir, bir sorumluluktur. İslamî ıstılahıyla ifade edersek bu “tebliğ” ve “irşad” bir “farz-ı kifaye”dir.

Bu bakımdan âlimler hem içlerinden çıktığı İslam toplumunun, hem de İslam’a davet ettikleri top yekûn insan toplumlarının tabii önderleridir. Devlet ve toplumu ilimde olduğu gibi terbiye ve yönetimde murakabe etmek, denetlemek ve gözetlemek, gerekirse huhasebesini yapmak, ikaz ve uyarıda bulunmak da bu önderliğe dayalı olarak onların vazifeleri arasındadır.

Toplumlar bu önderleri ne kadar içten severek benimser ve yönlendirmelerine olumlu yaklaşırlar ve uyarlarsa, hiç şüphesiz hem bu dünyada, hem de ahirette o kadar mutlu olurlar.

Her toplum, bir yönetimle düzene girmiştir. İslam toplumu da İslam kanunlarıyla işlerini düzenleyen toplumdur. Haliyle bu toplumun yöneticileri, bu düzeni en iyi bilen ve yaşayan âlimlerden olmalıdır. Nitekim halife olabilmenin bir şartı da ilimdir.

Böyle olursa toplumun tabii önderleri olan âlimler ile siyasi önderleri olan yöneticiler arasında güzel bir uyum ve ahenk oluşur. Bir kısmı resmen yönetimde görevlerini yerine getirirken, bir kısmı da sivil olarak insanlara eğitim ve terbiye ile faydalı olmaya çalışırlar.  Toplum da bundan fevkalade yarar görür. İslam toplumlarında normalde olması gereken de budur.

Ancak normalde olması gereken bu durum olmaz da bir şekilde İslam toplumunun başına cahiller geçer veya âlim de olsalar İslam kanunlarını uygulamaz da keyiflerini kanun yaparlarsa, işte o zaman toplumun tabii önderleri olan âlimler ile siyasi önderleri olan idareciler arasında mutlaka çatışma çıkar.

Bu durumda bu çatışma kaçınılmaz bir sonuçtur.

Bunu yaşamak kimseye hayır getirmez.

 

Tüm Yazılar