Fesli Kadir Mısıroğlu Bir Türk Büyüğüdür

Osmanlılar İlim ve İrfan Vakfının mütevelli heyetinin başkanı, Sebil Yayınevinin kurucusu ve sahibi, tarihten edebiyata altmış küsur eserin sahibi Kadir Mısıroğlu Bey bir Türk büyüğüdür. Hem de ömrünü milletine adamış bir Türk büyüğüdür.

Bu kadar basit bir mevzuyu dile getirmezdim, ama “ırkçı değiliz” diyerek ırkçılık yapanlar için mecbur kaldım da söylüyorum. Aslında her Müslüman gibi onun için de önemli olan ırkı değil dinidir, İslamiyettir. Bir Kürt veya Arap olsaydı da üzülmezdi her Müslüman gibi. Ama hasbelkader Türk olmuş ve o bundan çok memnundur. Çünkü İslam’ın hadimi olmuş necib bir milletin evladı olmak da şükrü gereken bir nimettir.  

Bu zamanda onu tanımamak, bir Türk için eksikliktir. Çünkü Kadir Mısıroğlu, bazı “meczuplar” bilmese de, bu Müslüman milletin dinini, tarihini, medeniyetini araştırmak, onun güzelliklerini gün yüzüne çıkarmak için bir ömür okudu, araştırdı, yazdı, konuştu. Hem de belgeleriyle.

Bu milletin dininin, tarihinin, medeniyetinin düşmanlarıyla bilfiil mücadele etti. İlim ve fikirle cihat etti. Onların iddialarını çürüttü. Bu milletin dinini yok etmek isteyenlerle amansız bir kavgaya girişti. Bu millete yalandan bir tarih uydurmaya çalışanları rezil etti. Bu milletin gerçek medeniyetini ortaya koydu ve bize dayatılan, ama aslında bize her cihetten düşman olan Batı medeniyetinin bütün canavarlığını, bütün rezaletini, bütün düşmanlığını meydana çıkardı. Bu millete kasteden hainleri tek tek deşifre etti.

O yüzden Kadir Mısıroğlu Bey çağımızın en büyük mücahitlerinden birisidir.

Ancak bu cihat o kadar da kolay değildi. Bu milletin büyüklüğü kadar düşmanları da büyüktü ve imkânları cihanşümuldü. İslam’ın diriliş zamanında onu yeniden yere sermek isteyenler amansız ve acımasızdı.

Hal böyle olunca Kadir Mısıroğlu Bey zaman içinde çok çileler çekti. Musibetlerle müptela oldu. Her insanın sahip olduğu hak ve hürriyetlerinden mahrum edildi. Haksız yere zindanlarda çürüdü. Vatanından cüda olmak zorunda bırakıldı. Büyük bir vatansever olarak acı gurbette ayrılık zehirlerini her gün sabah akşam yudumlamak zorunda kaldı.

Ama yılmadı. Davasını asla terk etmedi. Dünyayı dolaştı, davasını anlattı. Bulduğu ilk fırsatta da vatanına dönerek hizmetine kaldığı yerden devam etti. İlim ve araştırma mahsulü kitaplar yazdı.  Dergiler çıkardı. Vakıflar kurdu. Konferanslar verdi. Canlı yayınlanan sohbetler düzenledi. Yaşlı haline bakmadı, kınayanın kınamasından korkmadı, gerçekleri bütün çıplaklığıyla anlattı.

Bu arada bir insan olarak hepimiz gibi onun da bazı zaafları, kusurları, yanlışları olabilir. Bildiğinden üzgün olmuş, tövbe etmiş olduğu bazı hadiseler de başından geçmiş olabilir. Biz hata, kusur arama memuru değiliz. Bize de düşmez zaten. Hak sahipleri varsa gider, usulü dairesinde isterler. Buna bizim bir diyeceğimiz olamaz.

Elbette din ve davası adına ona düşman olanlar onu sevmeyecekti. Hakkında türlü türlü yalan, dolan, iftira atacaklardı. Çünkü onun düşmanları, şahsına değil, dinine, dünya görüşüne, tarih ve medeniyetine düşmanlardı. Onu sevseler zaten garip olan bu olacaktı.

Bunları anlarız ve o mücahide gücümüz kadar destek verir, dua ederiz. Bu bizim için bir şereftir, vesile-i iftihardır, rıza-i ilâhî için ahirette sunduğumuz sevap getiren bir salih amelimizdir. Biz o mücahidi Allah için seviyor ve destekliyoruz. Bunu da mûcib-i iman ve sebeb-i gufran biliyoruz.

Ama anlamadığımız bir şey oldu. Bu millet için mücadele ettiğini söyleyen birisi kalktı ve bu mücahide “Türk düşmanı” olmaktan tutun da “münafıklığına” kadar ağzına geleni öfkeyle saydı. Bir topluluk da onu alkışladı. Biz de hayretler içinde bunu televizyondan canlı izledik. Kahrolarak ve ayıplayarak izledik. Zaman zaman memleket için iyi işler de yapan bu koca koca adamların düştüğü utanç verici duruma bakar mısınız? Din ve millet düşmanlarının yaptığını aynen fütursuzca yapmaları kendilerine yakışmış mıdır?

Devlet Bahçeli’nin şu sözlere bakar mısınız?

“Diyanet İşler Başkanının esef verici ziyareti gündeme oturmuştur. Cübbesini giyip, eline hediyesini alıp fesli Türk düşmanını ziyarete gitmiştir. Bunun hasta ziyareti olduğu Diyanet tarafından açıklanmıştır. Kimin, nerede, kimle düşeceği bizim tartışacak konumuz değildir. Fesli provokatörü ziyaretin tarihi manidardır. Diyanet İşleri Başkanı sorarım sana, bula bula 9 Kasımı mı buldun? Diğer günler torbaya mı girdi? Mustafa Kemale saldıran şahsı 9 Kasımda ziyaret neyin nesidir? Yunan galibiyetine şükür diyen fesli münafığı 9 Kasımda ziyaret etmek arka çıkmak, yanında olmak değil midir?”

Sayın Bahçeli bu “fesli Türk düşmanı”, “Fesli provokatör” ve “fesli münafık” sözlerini niçin söylemiş?

Güya bu mücahit “Yunan galibiyetine şükür” demişmiş!

Öyle mi?

Eğer her sözü de böyle anlıyorsanız, çok yazık ve büyük felaket. Siz o sözlerin geçtiği konuşmanın sözlüsünü de, yazılısını da internete girerseniz bulabilirsiniz. Biz zaten biliyoruz ve bu iftiraya sizin adınıza üzülüyoruz. Zira biz, sizin kul hakkının sorulduğu bir hesap gününe inandığınızı biliyoruz. Bunun için o sözleri bulur okur, anlamaya çalışır ve gereğini yaparsınız diye ümit ediyoruz.  

Değilse, sorumluluk sizindir.

Bizden uyarması. Bu da bizim sorumluluğumuzdur.



Tüm Yazılar