Aradığımız Ruh

Yine sohbet koyulaşmıştı bir gün bir dersimizde. Öğrencilerim pür dikkat dinliyorlardı. Söz İslâm âleminden açılmıştı. Param parça İslâm âleminden.[1] Bu gün sayıları bir milyarı geçmiş bu kendi kusurlarıyla kendine ve insanlığa karşı zalim, hem de küresel karanlık güçlerin elinde birliği bozulmuş, davasından koparılmış, maddî ve manevî servetleri sömürülmüş olarak mazlum durumundadırlar. Bu insanlar, dünyanın en önemli coğrafyası üzerinde, en mümbit arazilere ve çok çeşitli yer altı ve yerüstü zenginliklere sahiptirler. Bu coğrafya stratejik açıdan da fevkalade önemlidir. Doğudan batıya bitişik halkalar halinde -arada İsrail’i saymazsak- yekpare topraklara sahiptir. Aynı zamanda dağlar, vadiler, boğazlar ve okyanuslar gibi tabii sınırlarla çevrili topraklara maliktirler. Bu askeri açıdan ve savunmadan yana da çok önemlidir. Bu topraklarda ayrıca asırlarca süren devlet ve medeniyetlerle çok önemli bir konuma sahiptirler. Birlikleri bozularak parçalanmış oldukları bu halde bile siyasi ve iktisadi yönden altmış küsur müstakil ülke olmayı fırsata ve nimete çevirebilirler. Oluşturabilecekleri siyasi, iktisadi, askerî birliklerle, dünya dengesini hep kendi lehlerine çevirebilirler. Üstelik bunca tarih ve medeniyet tecrübeleriyle yetişmiş insan kitlesine sahip, devlet tecrübesine sahip, özellikle de müslümanlık gibi ilahi bir dinin üstün şahsiyetine sahip olmalarını avantaja dönüştürebilirler.

Buna rağmen yaşanan gerçekler ne kadar acıdır! Maalesef ümmet bütün bu maddi manevi zenginliklerden habersiz gibidir. Sonradan memleketlerine sokulan emperyalist ideolojiler ve Batı kültürleriyle dinlerini, tarihlerini, kimliklerini kaybetmişlerdir. Bugün sevip taklit ettikleri sömürücü emperyalistler, kapitalist ve komünist gibi kökü ve özü bir ideolojileri onlara farklı gibi gösterip planlı biçimde ülkelerine dama taşı gibi yerleştirmişlerdir. Böylece birbiriyle bağı koparılmış, birbirine düşman edilmiş, iktisadi alanda başarısız, askeri alanda başarısız, ilmi alanda başarısız, her türlü hak ve hürriyetlerini kullanma ve korumada, ahlaki olgunluğa erişmede, ortak hedefler ve dava şuuruna sahip olmada başarısız bir duruma düşmüşlerdir. Bu ne kadar acı ve kahredici bir durumdur Allah aşkına!

Ne can emniyeti vardır artık, ne mal emniyeti bu ülkelerde. Evet, ne akıl, ne ırz ve namus, ne de din emniyeti vardır. İşte orada korkunç katliamlar, şurada kahredici işgaller, burada utanç verici hakaretler! İslam nizamından koptuğumuz günden beri sanki taşa toprağa lanet sinmiş gibidir! İnsan hayret ediyor; İslam nerede, onun ümmeti nerede!

-Peki hocam nasıl kurtuluruz? Çare nedir?

İçimden seviniyorum. Maksat bu acıyı hissettirmektir zaten. Arkadaşları adına bu soruyu soran öğrencime baktım, gayet güzel, tiril tiril ütülü ve pırıl pırıl temiz elbiseler içinde yakışıklı bir delikanlı birisi. Biraz durduktan sonra tekrar ona ciddi ciddi baktım. Sınıf dikkat kesilmişti. Şimdi sırasıydıç ciddi bir tonla emrettim:

-Kalk!

Ayağa kalktı. Onda ve bütün sınıfta bir merak zirvedeydi. Acaba ne diyecektim! İşte yine ummadıkları bir emir verdim:

-Çık sıradan!

Şaşırmıştı. Bütün sınıf da şaşırmıştı. Sesimin tonundaki ciddiyetten, birazda ürkeklik karışmıştı meraklarına. Öğrenci, sıradan hafif yana, arka arkaya dizilen sıraların arasına çıkmıştı. Üçüncü emrimi de net ve kesin bir şekilde verdim:

-Yat yere!

Şaşkınlık son haddindeydi. Öğrencim önce, toz içindeki yere, sonra o güzelim elbisesine ve en sonunda da bana baktı ürkek ürkek. Yatamıyordu. Kıyamıyordu elbisesine.

- Yatmıyorsun değil mi? İşte sorun bu itaatsizlikte. Allah Teâlâ sizlere kesin emir veriyor, kendisine, resulüne ve onların emirleri doğrultusunda emir verdikleri zaman buyruk sahiplerine kayıtsız şartsız itaati emrediyor. Ama nerede bu itaat bilinci? İşte, buyruk sahibi, ki şimdi bu sınıfta hocanız olarak benim, emrettiğimde elbisenize ve yerin tozuna bakmadan itaat ettiğinizde, “yat” deyince yatabildiğinizde kurtulmuşsunuzdur!

O zaman fırsatı kaçıran öğrencim atıldı:

-Hocam emredin hemen yatayım!

-Geçti artık, dedim ve ayeti okudum:

"Ey müminler. Allaha itaat edin. Peygambere ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin. Eğer bir meselede çekişirseniz Allaha ve ahiret gününe inanıyorsanız onun hallini Allaha ve Peygambere bırakın. Bu daha hayırlı ve netice itibariyle en güzeldir."[2]

Arkadaşlar burada geçen "emir sahipleri" âlimler ve müslü man idarecilerdir.[3] Allah’ın emriyle emir veren alimlere, ashabın peygamberimize icabet ve itaati gibi, icabet ve itaat ederek, İslam’a döndüğümüz, Allah’a, onun nizamına bağlı olarak ve insanların hevasmdan geçerek, onun istediği gibi kul olduğumuz gün, kurtuluruz.



[1] Bu derdimiz daha sonra “Acilen İslam Birliği” başta olmak üzere birçok kitabımızın konusu olmuştur.

[2] Nisa, 59.

[3] M. Ali Sâbuni, Muhtasar-ı Tefsiri İbn-i Kesir 1/408.



Tüm Yazılar