İlimde Amacın Bozulması


Amacın bozulması, âlimin de bozulmasını sonuçlandıracaktır. Nitekim yerlerin ve göklerin yaratılması ve insanın harika bir bedenle donatılması üzerinde çalışan mesleğinde uzman nice âlim, gördükleri kudret karşısında hayran kalarak, “Allah’ım ne büyüksün!” derken, az da olsa aynı bilgilere vakıf emsalleri tanrı tanımaz ateist veya inansa da yaratıcıya karşı laubali olabiliyor, sanki yokmuş gibi hareket edebiliyor. O zaman aklını ilim öğrenmede kullanan ama arkasındaki hikmeti görüp değerlenmede kullanmayan bu insanlara âlim demek, Kur’an anlayışına ters düşer. Çünkü Rabbimiz şöyle bildirir:

“Allah’ın gökten su indirdiğini görmez misin? Sonra onunla renk ve çeşitleri farklı ürünler çıkardık. Dağların da farklı renklerde; beyaz, kırmızı, simsiyah yolları, kısımları vardır.

Aynı şekilde, insanlardan, binek hayvanlarından ve eti yenen hayvanlardan da farklı tür ve renklerde olanlar var. Kulları içinden ancak bilenler, Allah’ın büyüklüğü karşısında heyecan duyarlar. Şüphesiz Allah üstündür, çokça bağışlayıcıdır[1].

Dikkatlerimizi bir yandan tabiatın ihtişamına çeken bu ayetler, diğer yandan da bu muhteşem görünümü yaratana dikkat çeker. Bu varlıkların bu harika yaratılışını ve içyapısındaki ilmi görüp hikmet ve faydasını kavrayan bir aklın, “bunları böyle muazzam olarak yaratan kim?” sorusunu sormaması ve o yaratıcıyı dikkate almaması düşünülemez. Varsa bile bu akıl kendi içinde çelişmektedir. Bu çelişki ilim adamı olma ile bağdaşmaz.

Kur’an-ı Kerime gelince o, muhataplarını evrendeki muhteşem görünümlerden hareketle akıllara durgunluk verecek incelikleri keşfetmeye yönlendirirken, aynı zamanda bilginin kıymeti ve alimin değerine vurgu yapması oldukça ilginç değil midir. İfadeye bakar mısınız:

Kulları içinden ancak bilenler, Allah’ın büyüklüğü karşısında heyecan duyarlar”.

Bu ayetteki heyecan duyarlar” kelimesi tefsire muhtaçtır. Kelimenin kökü “haşyet duyarlar” şeklindedir. Haşyet bazen saygı, bazen de korku olarak tercüme edilmiştir. Burada ise “büyüklük karşısında duyulan heyecan ve korku, zarar görmekten değil, hakkını verememekten kaynaklanan endişe” manasına gelmektedir. Yani kaba bir maddi korku değil, değer verdiklerinin sevgi ve saygısını kaybetme, gözden düşmeden korkma” gibi manevî, derunî bir korkudur. Yani çok yüce, ulvî ve saygın bir korku. Ayetlerin dikkat çektiği nokta, demek ki yerleri ve gökleri inceleyen, araştıran ve bunlara dair bazı bilgileri keşfeden âlimlerin bunları yaratan karşısında kalpleri ürpererek saygı ile durmaları gerekmektedir. Değilse, o kişi ilmin gereğini anlamayan bir duruma düşmüştür ki bu da o çapta bir insana yakışmaz. Onun âlim olma vasfını zedeler.  Bazı rivayetlere dayanarak sahabeden günümüze kadar gelen âlimlerin genel kanaatleri odur ki, “ne kadar bilgili olurlarsa olsunlar Allah’a saygı duymayan kimseler âlim olarak nitelendirilemez”.



[1] Fatır, 27-28.





Tüm Yazılar