Diyalog Ve Beşeri Dinler

Hz. Musa ve Hz. İsa da dâhil olmak üzere bütün Peygamberler (Aleyhimu's Salatu ve's Selam) dün kendi dönemlerinde İslam’ı getirmişlerdi ve şayet bu gün gelecek olsalar yine İslam’a tabi olacaklardır. Bu, Kur’an-ı Kerîm’in ve sünnetin kesin bir ifadesidir.

Bundan çıkan sonuç, Allah din olarak sadece İslam’dan razıdır ve O’nun yeryüzünde hâkim olmasını istemektedir.

Bunu gerçekleştirme görevini de insanlara vermiştir. İnanan insanlara.

Yoksa O, “hepiniz Müslüman olun” dese, “hayır olmuyorum” demek kimsenin haddine düşmezdi.

Ama O öyle yapmadı. İşi insanın özgür iradesine bıraktı…

Son Resulünü bize şöyle takdim ediyor: “Bütün dinlere üstün kılmak için Resulünü hidayet ve hak dinle gönderen Odur. Buna şahit olarak Allah yeter.” (Fetih, 28)

Öyleyse İslam’ın dışında kalan bütün dinler, yani yaşama biçimleri, sistemler, nizamlar batıldırlar. Hak din iken bozulmuş dinler bile batıl olduktan ve yukarıda gördüğümüz gibi Allah (azze ve celle) tarafından reddedildikten sonra, insan eliyle yapılanlar haydi haydiye batıldır ve reddedilmesi gerekir. “Gerçekten sonra sapıklıktan başka ne var ki?” (Yunus 10/32)

Müminlerin yolu, itikad ve amelde müminlerin tuttuğu tevhid yolu ve sağlam dindir ki, Allah'a, Allah'ın Resulü'ne ve ulu'l-emre itaat yoludur. Bundan başkasına tabi olmak, tevhid yolundan çıkmak ve aykırı yollara sapmaktır. O sapık yolların ise müminlerin yolu olmayacağı bellidir:

“Kim kendisine doğru yol besbelli olduktan sonra Peygamber'e karşı çıkar, müminlerin yolundan başkasına uyup giderse, onu döndüğü yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir gidiş yeridir.” (Nisa 4/115)

Allah (azze ve celle), İslam’dan başka din edinmeme ve tevhidi koruma hususunda o kadar duyarlıdır ki, olmaz ya, farz-ı muhal böyle bir şey Resulüllah (sallallahu aleyhi vesellem) tarafından bile yapılacak olunsa, hiç şüphesiz onu da kabul etmeyeceğini açık seçik bildiriyor:

“Şânım hakkı için, sana vahiyle gelen bu kadar bilgiden sonra, kalkıp da onların arzu ve heveslerine uyacak olursan, sana Allah’tan ne bir dost bulunur, ne de bir yardımcı.”( Bakara 2 /120)

“Andolsun, eğer sana gelen bunca ilimden sonra onların hevalarına uyacak olursan, o zaman gerçekten zalimlerden olursun!”( Bakara 2/145)

Hiç şüphesiz bu ayetler Peygamber Efendimiz (Aleyhi's Salatu ve's Selam) den çok ümmetini ikaz eden ayetlerdir. Öyleyse ümmetin iyi bilmesi gerekir ki İslâm'dan başka hak din yoktur. Bu yüzden başka dinlere bir kez olsun bile dönüp bakmamak, iltifat etmemek gerekir.(*)

Evet, “Hak” deyince aklımıza gelen Allah (azze ve celle) ve Allah’ın dini İslam’dır. İslam’ın her emri ve isteği de bu anlamda haktır, hakikattir, yani yalandan, yanlıştan uzak bir gerçektir. Doğrudur, adildir, geçerlidir ve faydalıdır.

Bunu bilmek kadar önemli bir mesele de bu dini insanın yaşadığı her yere ulaştırma ve sunma meselesidir. Buna davet, tebliğ, irşat ve cihat diyoruz.

Bu görev Sevgili Peygamberimiz adına artık ümmetine düşmektedir. Aralarından bu işi yapabilecek bilgi ve erdem birikimine sahip insanlar yetiştirmek ve onlara maddî manevi destek vererek dini yaymak, bu hayırlı ümmetin bir vazifesidir.

Bu davetçilerin gittikleri yerde barış ve huzurlu bir ortam bulmaları ve bu şartlarda dini tebliğ etmeleri önemlidir. Bu, faydayı ve başarıyı artıracaktır. İslam tarihinde Hudeybiye barış anlaşması bunun en güzel örneğidir.

Bu yüzden Müslümanların güçlü olarak hem kendi içlerinde, hem de bütün yeryüzünde barışı ve huzuru korumaları, bunun için çaba ve gayret sarf etmeleri gerekir.

Ama maalesef başta Yahudiler ve Hıristiyanlar olmak üzere İslam’ı kendilerine rakip gören veya sömürülerine mani bilen diğer din mensupları, daha İslam onlara gelmeden kendi insanlarını ona karşı şartlandırmışlardır.

Gerek din adamları, gerekse eğitim sistemleri, medyaları, yazarçizerleri, İslam denince halkın zihninde şöyle bir imaj doğması için gayret etmişler ve de maalesef bunda başarılı da olmuşlardır:

İddia şu: İslam, kılıç zoruyla yayılmış, kaba saba ilkel bir bedevî dinidir. Hatta bir din bile değil, Muhammed’in uydurmasıdır. Başkalarını tanrı adına kesmeyi ibadet bilir. Girdiği her yerde kan dökmüş, terör estirmiştir. Yeryüzü için en büyük felakettir.

Bu kötü ön yargıların temizlenmesi, bu yanlış bilgilerin düzeltilmesi, bu korkunç ortamın yumuşatılması için, Müslümanların o insanlarla sıcak ve samimi ilişkiler kurması gerekmektedir. Bu da daha çok aralarında yaşamakla olur. Yaşayarak İslamî güzellikleri göstermekle olur.

Bazı Müslümanlar bunu sağlamak için, yani ortamı yumuşatmak ve iyi ilişkiler geliştirmek için, onların aralarına girerek “diyalog” adı altında ortak bazı faaliyetler geliştiriyorlar. Bu fevkalade faydalı bir faaliyettir. Buna onlardan çok bizim ihtiyacımız var ve biz karlı çıkarız inşallah.

Ama onların da bir hesabı var olabilir. Olsun. Biz hakkı temsil ettiğimiz için üstünüz ve galip geliriz. Kendi dinimize güvenimiz tamdır. Allah Teâlâ da bizim yar ve yardımcımızdır.

Hem bir kere denemekte ne zarar var ki? Umduğumuz gibi olura ne ala, olmazsa bırakır gideriz. Başka ne olabilir ki?

Önemli olan yukarıda yazılan imanımızı korumaktır. Doğruların dinden taviz verilmeden anlatılmasıdır. Anlatma üslubuna gelince, davet, tebliğ, irşat ve hitabetin kendine göre kuralları vardır. Onları burada anlatacak değiliz herhalde!


(*)Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 1/365-366. Bakara 120. ayetin tefsiri.

Tüm Yazılar