Sigara Şeyhin Sünneti Olur mu?

Yukarıda sigarayla ilgili kendisinden çarpıcı bir hatıra aldığımız M. Serhan Tayşi, aynı kitabının başka bir yerinde sigarayla ilgili ilginç bir anı daha anlatır:

“Bir Ramazan günü Muzaffer Ozak Hoca'nm yanına Ce Âsitânesi'ne gittim. Beni yine her zamanki gibi karşıladı: “Gel bakalım şehzade, nasılsın?”

İftarda yan yana oturduk. Yemekten sonra, Hoca başta olmak üzere herkes sigaralarını yaktı. Hoca sonra bana da bir tane sigara uzattı, kullanmadığımı söyledim. "Aliyyü'1-âlâ, çok iyi ediyorsun," dedi.

0 sırada, arkamda oturan müritlerden biri, beni dürtüklemeye başladı. Bir yandan da fısıldıyor: "Al, al, al! Sigarayı al!" Şeyhi uzatıyor ya, içmesem bile almam lazımmış!

Durumu fark eden Muzaffer Hoca adamı fena haşladı: "Kes sesini be! Zırvalayıp durma! Sen zıkkımlanırsan zıkkımlan, adama ne karışıyorsun?" dedi herife.”(M. Serhan Tayşi, Ali Emiri İzinde, Timaş y. İst. 2009, s. 188.)

Bu hatıra bana bir garibanı hatırlattı. Vaazlarıma sürekli gelen orta yaşlı bir derviş vardı. Sakin huzurlu ve edepli hali hoşuma giderdi. Bir gün bir esnafın yanında sohbet ederken o da geldi ve laf döndü dolaştı sigaraya geldi. Ben, muasır alimlerin “haramdır” fetvasını anlattım ve katıldığımı söyledim. Bakın o derviş neler anlattı:

“Hocam, ben bir tarikata girdim. Şeyhimiz sigara içiyor. ‘Şeyhimizin Sünneti’ diye müritleri de içiyor. Hatta bana da içmem için ısrar ediyorlar. Sohbetleri, zikirleri hoşuma gidiyor, ama bu sigara işi beni mahvediyor. Ben kalpten ameliyat oldum. Sigara bana hiç yaramaz. Dumanı da zarar. Şimdi oda dumandan boğulacak kadar oluyor ve ben o zaman dayanamıyorum, kaçıyorum. Ben ne yapacağım?”

“Sağlığı korumak farzdır, zararlı şeylerden kaçınmak da öyle. Kendine sigarasız ve dumansız sohbet ve zikir meclisleri bulacaksın.”

Adam derin derin düşündü.

Bu düşünce beni yıllar öncesine götürdü. Siirtli Molla Ali Efendi Kahramanmaraş’a gelmişti. Fituşağı köyünde kalıyordu. Bir müridi bizi davet etti. Gittik. Vardığımızda odanın içi sigara dumanı ile dolmuştu. Arka bir yerlerden yer bulup oturduk. Ali Efendi sohbet ediyordu. Sohbet arasında bazen sesini tonlandırıyordu. O zaman bütün müritleri cereyana tutulmuş gibi titriyor, cezbeleniyorlardı. Sohbetinde güzel şeyler anlattı. Hatıralarından bahsetti.

Neyse, bir dolmuşla şehre geri dönüyoruz. Birisi dedi ki: “Hocam, ‘kerahet olan yerde keramet olmaz derler’. Odanın hali malum. Siz bu işe ne dersiniz?

Yahu işi rast gelesice, adama böyle zor soru sorulur mu kalabalık içinde? “Evet” desem, beni davet eden dahil bütün müritlerinin kin ve nefretini alacağım üstüme. “Hayır” desem, eskilerin bir kaidesini çiğnemek gibi hoşuma gitmeyen bir şey söyleyeceğim. Ne yapayım, tatlı tatlı güldüm adama, kim ne anladıysa…

Bazıları bana “hani kınayanın kınamasından korkmadan emr-i bil maruf vardı?” diyeceklerdir belki de. Evet ama, her sözü yerinde ve zamanında söyleme, kırmama, incitmeme, yerine göre idare etme (mudara), müsamaha ve adam kazanma da vardır. İki zarar bir araya gelirse, ehveni tercih edilir. Zamanın zaruretlerini de göz önüne almak gerekir. Eskiler “Li külli mekanin mekal” derlerdi. Sonrakiler de zorluğu görmüşler ki “Ve likülli ormanin çakal” demişler.

Manasını anlamadınız mı?

Kolay efendim, “bir bilene” sorarsınız, olur biter.


www.cemalnar.com

Tüm Yazılar