Cumhuriyet Bayramına iyi Gider Bir Yazı

Önce lütfen şu satırları bir okuyalım:

"Hukuk Mektebi, özellikle bizim üçüncü sınıf yasa boğuldu. Acımasız ölüm, dün sabah bir beyin kanaması sonucu vefat eden hocalarımızın en seçkini Ömer Hilmi Efendi'yi hayatının en parlak döneminde, bizden alıp götürdü. Kendisi pek bilgili ve nâdir bir zeka idi. Fikirlerinde açık sözlü, evkaf konusunda çok derin bilgi sahibiydi. Ölümü, telâfi edilmez bir kayıp."

Bu satırları bir hukuk Fakültesi talebesi yazıyor. Hocaları Karinâbâdlı Ömer Hilmi Efendi vefat etmiş, o da duygularını, sayfaları üstüne gözyaşı döktüğü hatıratına böyle yazmış.

Kimdir dersiniz bu hatırat sahibi?

İfadelerine bakarsanız, Müslüman bir hukuk talebesi. Çünkü “hocalarımızın en seçkini Ömer Hilmi Efendi” dediği büyük bir İslam Hukukçusu, “çağının İmam-ı Azamı” diye bilinen bir şeriat alimi, komisyon başkanı Ahmet Cevdet Paşa olan “Mecelle” heyetinin en faal elemanı, abidevi bir İslam alimi.

Yazdıklarına bakarsanız, hocası kadar anlattığı ders ve konulara da hayranlığını anlarsınız bu öğrencinin. Bugünkü kafa yapımızla düşündüğümüzde bu bir Müslüman’dan başkası olamaz.

Oysa değil. Bu bir Musevî asıllı Osmanlıdır.

Kasım 1999 tarihli "Tarih ve Düşünce" dergisinin ikinci sayısında, Prof. Dr. Atilla Çetin imzasıyla ya¬yımlanan "Robert Mizrahi'nin Besmeleli Günlüğü"nde geçer bu satırlar.(Bu ve diğer bilgiler için bkz. Dursun Gürlek , Ayaklı Kütüphaneler, s.67-79)

Osman Nuri Ergin Bey'in "Türk Maarif Tarihi" adındaki şaheserinin üçüncü cildinde bu Ömer Hilmi Efendi ile ilgili şöyle bir bilgi verilir:

“Bir gün Karinâbâdlı Ömer Hilmi Efendi ders takrir ederken, bildiği yabancı dil sayesinde, aynı konuyu Batı'da yazılan hukuk kitaplarından da inceleyen Ermeni bir talebe, İslâm hukukunun daha doyurucu, akla daha yatkın kurallar ortaya koyduğunu değerli hocasının derslerinden anlayarak hayretler içinde kalır, hemen ayağa kalkar, İslâm fıkhına olan hayranlığını gösterir, derhal Müslüman olur ve Dâniş adını alır."

Musevî asıllı bir Osmanlı aydınına göz yaşlarıyla günlüğünü ıslattıran; ilmî kudretiyle ve üstün şahsiyetiyle Ermeni öğrencisinin İslâm'la şereflenmesine vesile olan böyle bir alimin ve onun da içinde olduğu bir komisyon tarafından yazılan İslâm hukukunun, bir başka deyişle şeriatın kanunlaştırılmış biçimi olan “Mecelle”nin adını duyduğunda şimdi bizim sözde “aydın”larımızın sözleri yada yüzleri nasıl olur?

Evet, “şeriat” ve “mecelle” kelimeleri aydınımıza neyi çağrıştırır?

“Orta çağın karanlığı, irtica, gericilik, yobazlık, çağ dışılık, ilkellik, aydınlanma düşmanlığı, insan tabiatına ters acımasız kanunlar” vs. vs…

Bu zırvaları az mı duyuyorsunuz medyada?..

Buyurun, geldiğimiz noktayı bir kere daha görün ve yaşanan korkunç cehalet ve bağnazlığı değerlendirin!..

Mecelle bir hukuk abidesidir ve yerli yabancı bir çok hukukçunun öve öve bitiremediği, hala mukaddimesindeki “külli kaideler” bütün hukuk sistemleri için vazgeçilmez ilkeler olan müthiş bir eserdir.

Bizzat Ahmet Cevdet Paşa, halefi vak'anüvîs Lütfü Efendi'ye bıraktığı hâtıraları arasında şunu anlatır:

“Avrupa kanunşinaslarından olup Mecelle'yi mütalâa ve Roma kanunnâmesiyle mukayese eden bir zat bana dedi ki: Dünyada ilim cemiyetleri vasıtasıyla iki kanun yapıldı. İkisi de Konstantiniyye'de (İstanbul'da) vuku buldu. İkincisi çok müreccah ve fâiktir (üstündür). Aralarındaki fark da insanın o asırdan bu asra kadar medeniyette ne derece ilerlemiş olduğuna işarettir.”

Meşhur hukuk âlimlerinden ve İstanbul Üniversitesi ordinaryüs profesörlerinden merhum Ebululâ Mardin, Mecelle'ye ait bir eserinde, Ahmet Cevdet Paşa 'nın Fransız Akademisi tarafından madalya ile taltif edilen üç büyük dünya hukukçusundan biri olduğunu bildirmiştir.

Çelişkiye bakar mısınız?

Fransa'nın en büyük ilim otoriteleri bir Türk âliminin eserini mükâfatlandırırken, Türkiye üniversitelerinin hocaları ve talebeleri Mecelle'yi “Orta çağın karanlığı, irtica, gericilik, yobazlık, çağ dışılık, ilkellik, aydınlanma düşmanlığı, insan tabiatına ters acımasız kanunlar” diyerek yerden yere vuruyorlar…

Ne oldu bize? Ne oldu böyle?

Dün aramızda yaşayan Musevî ve İsevîler bu sözde “aydın”lardan çok daha yakındılar İslam’a. Onların yazıp söylediklerini çamla çırayla arıyoruz irfan yuvalarında ama maalesef bulamıyoruz.

Bu sistem ve bu sözde “milli eğitim” ne hale getirdi bizi?

Bunu görelim ve gereken tedirleri alalım lütfen!..

www.cemalnar.com

Tüm Yazılar