Aleyhine Beddua

“İnsan hayra dua ettiği gibi, şerre de dua etmektedir. İnsan, pek acelecidir.(İsra ,17/11)


Rahmetli Ali Parlak hocamdan duymuştum; Kahramanmaraş’ta hamalın biri koca bir aynalı dolabı yüklenmiş kan ter içinde yeni sahibinin evine doğru götürüyor. Ulu Camiin altındaki eski halin başında “azıcık soluklanayım” diye durmuş ve yoldan az yüksek yere yükünü sırtından indirmeden koymuş. Cebinden çıkardığı mendili ile bir ark gibi yaşlı yüzünü saran kırışıklıklarından akan teri silerken, bir yandan da saırdanır gibi dua ediyormuş:

“Nedir bu benim çektiğim çile Allah’ım! Canımı al da kurtulayım!”

O esnada karşısına yakışıklı ama heybetli biri dikilmiş ve hamala hafifçe: “Allah duanı kabul etti ve ben Azrail’i sana gönderdi. Hazır ol, canını alacağım.”

Hamal korku içinde bakmış adama. Olur ya, hocalardan hep duyarmış, “melekler Peygamberimize bazen insan suretinde gelirmiş.” Bu adam da gayet heybetli, vakur ve ciddi birisi. Hiç gülmeden sakin ve huzurlu kendisine bakıyor. Sahi bu Azrail aleyhisselam olmasın?

Bütün yorgunluğu gitmiş hamalın ve soğuk soğuk ecel terleri dökmeye başlamış bu sefer. Kara kara düşünmeye başlamış. Evet, kendi aleyhine beddua etmişti, ama bunda ciddi değildi ki. Bu bir hayattan bir şikâyet idi. Yani basit bir samırdanmaydı, sızlanmaydı. Öylesine bir teselli aramaydı işte. Yoksa gerçekten ölümü istemek değildi. Hayat tatlı idi. Böyle zavallı bir fakir olsa bile yaşamak güzeldi. Hayat varken ölüm ister miydi? Allah Teâlâ’nın kalplere vakıf olduğuna inanırdı. Bu duada samimi olmadığını, öylesine dediğini Allah Teâlâ bilmeliydi. Nerden çıktı şimdi bu Azrail Efendi? Şimdi canını nasıl kurtaracaktı ki?

Başını kaldırdı mahzunca ve yalvaran bir sesle dedi ki:

“Azrail Efendi, sen benim gevezeliğime bakma. Ben hem dırdır eder, hem de işimi yaparım.”

Sonra da yükünü sırtlanarak cevap bile beklemeden yürüdü yokuş yukarı Kanlıdere’ye doğru. Görmemek için arkasına bile bakmıyordu …

Adam da hiç cevap vermedi hamala ve peşinden de gitmedi. Bir müddet arkasından baktı muzip bir tebessümle, o kadar.

Kimdi bu adam?

Dediği gibi gerçekten Azrail mi idi?

Yoksa zavallı hamalın bedduasını duymuş da ona hayatın tatlılığını anlatmak, zorlukların yanında büyük nimetlerin de varlığını göstererek şükretmesini sağlamak, işini sızlanmadan, gönül huzuru içinde yaptırmak, dil terbiyesinin önemini kavratmak isteyen akıllı ve bilge bir kişi miydi?

Kim bilir?

Bunu bilebilecek tek kişi olan hamal arkasına bakmadan gidiyordu…

Bilinen bir şey varsa o da insanın bu aceleci yanıdır. Aceleci, şikayetçi, nankör ve zalim yanı.

Varlığa kavuşunca hoyratlaşan ve kuduran, verene teşekkürü unutan, yokluğa düşünce de umudunu kaybederek ye’se düşen, ümitsizlik içinde kahrolarak aleyhine beddua eden yanı.

Cahil ve zalim yanı yani.

Allah bizi ıslah eylesin!

Tüm Yazılar