“Gündüz İnsan Gece Kurt”

Bu filmi seyretmiş miydiniz?

Gerçi çok işlenen bir konu. Hani adam gündüz insan, ama damarlarında dolaşan bir virüsle gece kurt oluyor. Bundan da müthiş rahatsızdır ama ne yapsın, hastalık işte.

Bizim medyamızda da böyleleri var. Bazen, tabiri caizse “kuzu” gibi o kadar munis, sevecen, anlayışlı, özgürlükçü oluyorlar ki, insan hayret ediyor, gıpta ediyor.

Bazen de o kadar kaba, saldırgan, hak hukuk tanımaz oluyorlar ki, insan yine hayret ediyor ve “bu kurtlar, şu kuzular mıydı?” diye sorası geliyor.

Böyle davranışlara dair uzun bir yazı yazmıştım ama, yanlış bir tuşla sildim. Kurtaramadım da. “Kaçan balık büyük olurmuş”, güzel bir yazı idi…

özeti şu; bir sözü, bir işi bizimkiler yaparsa, alabildiğine hoşgörülü ve özgür düşünceli oluyoruz. Bir sürü de mazeret buluyoruz haklılığına dair. Ama aynı söz ya da işi muhalifimiz yaparsa, alabildiğine kaba, hoşgörüsüz ve yasakçı, yok edici oluyor, bir sürü de mazeret uyduruyoruz haklılığımız için.

Buna şimdilerde “çifte standart” diyorlar. Eskiler “riyakarlık, iki yüzlülük” derlerdi herhalde.

Medyamız bunun örnekleri ile dolu malesef. İşte size son bir haftadan iki örnek:

Vakit Gazetesi’nde birkaç fotoğraf yayınlandı, ama yorumlar sürdü gitti. Ertuğrul özkök’ten okuduğumuza göre başka yerlere de gitmiş bu fotoğraflar. Tabi kendilerine de gelmiş. Yayınlamamışlar. Gerekçesi de makul yani. Diyor ki:

“Fotoğrafı yayımlamadık ama bunun tartışmasını da yapmamız lazım.

Mesela şu soruyu sormamız:

21'inci yüzyıl Türkiye'sinde, "Böyle bir fotoğrafla insanların yıpratılmasına müsaade edecek miyiz?"

Bu fotoğraftan medet umanlara şunu söylemek isterim:

Orgeneral Başbuğ'un Ağlama Duvarı'nın önünde böyle bir fotoğraf çektirmesinde ne gibi bir sakınca olabilir?

Daha doğrusu sakınca olabilir mi?"
(http://www.medyakafe.com/haber.php?haber_id=6256)

Ne denilebilir? İnsan hakları açısından bakıldığında aklı başında sözler. Ama bir yorumcu bir şeyler demiş. Evet, yazının altında bir tane yorum var, o da şöyle:

“Elinsaf, Türk Ordusunun en önemli konumundaki kişilerin ve sizin Sayın özkök, yahudiliğe gösterdiğiniz bu hoş görüyü, müslümanlara da göstermenizi diler saygılar sunarım.”

Saygılı bir yorumcunun nazik bir dileğidir bu. Buna da diyecek bir sözümüz yok.

Yine aynı haftada Fatih Altaylı iki kızı konuşturdu. 10.06.2008 tarihinde Kanal 1’deki programda Fatih Altaylı’nın “Atatürk’ü seviyor musun?” şeklindeki sorusuna, “Atatürk’ü sevmeme hakkı var mı?.. Eğer başıma bir iş gelmeyecekse, ben sevmiyorum” diye bir cevap vermiş Nuray Bezirgân isimli başörtülü bir kızımız.

Vay, sen misin fikrini açıklayan, düşüncesini ifade eden?

Vay, sen misin takiyye yapmadan yüreğindekileri dillendiren?

Uğur Dündar, o sevimli ve sempatik görünmeye çalışan, yüzünden tebessümler düşmeyen haberci, canlı yayında “Yazıklar olsun” diye haykırıyor…

Kaç gün sürdü kanallarda bu tür şovlar?

Hatta, “Yetti be! Yeni bir Fadime Şahin olayı mı?” dedirtecek kadar gına getirdi.

Sahi, nereye gitmişti o hoşgörülü, sevecen, sempatik, farklı düşüncelere değer veren, “azınlığın da hakları vardır” diye haklar ve özgürlükler havarisi kesilenler?

Nereye gitti o olaya insan hakları açısından bakanlar?

Nereye gitti o “marjinallere, muhaliflere de ihtiyaç var. Dinlemeli ve anlamaya çalışmalıyız” diyen yiğitler?

Ben, hakkındaki koruma kanunu kalkıncaya kadar Mustafa Kemal hakkında konuşmak ve yazmak istemem. çünkü övsem, “takiyye yapıyor” der, hem inanmaz, hem de hakaret ederler. Yersem, “takiyyeci”liğimi unutur, suçlarlar. Durup dururken başıma iş açarım. Gerek var mı?

Bu arada o yasa orada dururken, düşünce ve ifade özgürlüğü nasıl var olurmuş, onu da anlamam. Bu kadarcık bir söze bile tahammülü olmayanlar çıkacak, onu da bilirim.

Ama kalemine sağlık, Vakit’te Yavuz Bahadıroğlu kardeşimiz çok güzel yazmış, denilecek şeylerin çoğunu dile getirmiş. Okunmasını salık veririm.
(http://www.habervaktim.com/yazaroku.php?id=4643)

Ben sadece içinde yaşadığımız “çifte standart”lara, “iki yüzlülük”lere dikkat çekmek istedim.

Benim seyrettiğim filimde gündüz insan gece kurt olan adam, bundan çok muzdaripti ve “beni öldürün de kurtulayım” diyordu.

Ne dersiniz, biz de artık gına getiren bu “çifte standart”ları, bu “iki yüzlülük”leri öldürsek iyi olmaz mı?

“Olur” diyorsanız size bir fıkra anlatayım. M. Akif Ersoy Hazretleri bir gün:

- iki yüzlüleri sever oldum, demiş.

Onun dürüst, mert, cesur, kahraman kişiliğini, muhteşem ahlak ve seciyesini çok iyi bilen etrafındakiler:

- Aman üstad, nükteyi anlamadık, izah buyurun, deyince, şöyle demiş:

- iki yüz yüzlüleri görünce, iki yüzlülere mum oldum…

Ne dersiniz, haksız mı?


Tüm Yazılar