Tekfirde Ölçü ve İhtiyat

Tekfir konusunda çağdaş bir alimimizden bazı bilgiler aktarmak istediğimizi söylemiştik. Şimdi o bilgileri aktarıyorum.
Hayrettin Karaman kendisine sorulan bir soru münasebetiyle bu konuda şunları yazar:

“Bazı müslümanlar, kendi din anlayışlarına uymayan bir anlayış ve inancın sahiplerini hemen tekfîr ediyor, dinden çıktıklarını söylüyorlar. Keza kendi anlayış ve uygulamalarına uymayan bir davranış gördüklerinde tenkit ediyor, düzeltmeye (nehiy ani'l-münker yapmaya) kalkışıyorlar. Bu yaklaşım müslümanları parçalıyor, birbirine düşürüyor, usulüne göre tenkit ve düzeltme kapısını da kapatıyor.

İşte bu yüzden tekfir ve ıslah konusunda bazı sabit kuralları açıklamak gerekli hale geldi. Eskilerin güzel ve unutulmaması gereken bir kâideleri vardır:

"Lüzûm-i küfür değil de, iltizâm-ı küfür, küfrü gerektirir."

Bu kâideye göre bir kimsenin İslâm dairesinden dışarı çıkması, müslümanlara göre yabancı sayılabilmesi için küfrü (müslümanlığa sığmayan bir düşünce ve inancı) bilerek ve gönülden benimsemiş olması gerekir. Kişi, küfrü gönülden ve bilerek benimsemediği müddetçe, onun bir yorum veya davranışı, bir başkasına göre dinden çıkmasını gerektiriyor diye o kâfir sayılamaz; yani gerçekte kâfir olmaz.

Te’vîlin (yorumun) usûlüne uygun olarak yapılmamış olmasından önemli hatâlar doğabilir; böyle yorumlar kişi ve grupları, Allah ve Rasûlü'nün (s.a.v.) murâdı olan İslâm yolundan uzaklaştırabilir, ancak tevil bulundukça küfre hükmetmek, tevil sahiplerini İslâm ümmetinden dışlamak oldukça düşünülmesi gereken, sorumluluk getiren bir hüküm olur.

Bence tevil, kişinin şahsî düşünce, keşif, ilhâm ve temâyülünü vahyin üstüne çıkarıyor, vahyi geri plâna itiyor, açıkça veya doğurduğu sonuç itibârıyla akla ve ilhâma dayanan bir din getiriyorsa, bu tevil sahipleri ile birleşilemez. İslâm adına ortak bir hizmet gerçekleştirilemez.

İhtilâf vahye öncelik vermemekten değil de, onun sübutu (bize sağlam olarak intikâli -ki, bu ancak hadîsler için söz konusudur, âyetlerin tamamı kesin olarak bize tebliğ edilmiştir) yahut usûlünce yorumdan kaynaklanıyorsa bu ihtilâf grupları ile işbirliği mümkündür ve gereklidir.

Bir kimsenin belli bir davranışı, dış görünüşü itibarıyla küfrü gerektiriyor, "bunu ancak kâfir olan yapar, söyler" kanaatini veriyorsa buna "küfr-i lüzûmî" denir. Bu durumda kişi, mezkûr davranışının küfrü gerektirdiğini bilmiyor yahut bunu yaparken kâfir olmayı kasdetmiyor olabilir. Eğer şahıs, yaptığı ve söylediğinin (davranışının) küfrü gerektirdiğini, müslümanın dinden çıkmasına sebep olduğunu biliyor ve bu maksatla mezkûr davranışta bulunuyorsa, küfrü iltizam ediyor ve benimsiyor demektir; işte buna da "küfr-i iltizâmî" denir.


İmdi farklı düşünen, farklı yapan iyi niyetli, samimi müslümanlarla tartışmak, kardeşçe ve "birbirlerine karşı merhametlidirler" ferman-ı ilahisine uygun üslupta karşı fikir ileri sürmek, uyarmak... mümkündür, caizdir. Fakat onları tekfir etmek, nehiy ani'l-münker yapmak caiz değildir. Çünkü bir kimsenin kafir olmasının şartı iltizamdır (küfrü benimsemesidir), yahut da söz ve davranışının İslâm içinde kalmasına müsait hiçbir tevil ihtimali taşımamasıdır.

Nehiy ani'l münker de ancak iki tarafın meşrû olmadığında ittifak ettikleri konularda olur, ictihada açık ve ihtilaflı konularda değil.

İctihada, yoruma açık olan, bu sebeple de ortaya birden fazla meşru ictihad, mezhep ve uygulama çıkmış bulunan konularda, bunlardan birini benimsemiş olan kişi ve grupların diğerlerini İslam'dan veya meşruiyet çerçevesinden dışlamaları yanlıştır.

Mesela "kadınların yüzlerinin kapatılması gerekli değildir" diyenleri, "kapatılması gereklidir" diyenler ıslah etmeye kalkışamazlar; "her müslümanın ictihadı, mezhebi kendinedir ve meşrudur" demeye mecburdurlar.”(http://www.hayrettinkaraman.net/yazi/hayat2/0007.htm (02 Kasım 2007)

Evet, bu böyledir. Ancak Fehmi Koru bir zamanlar bir bilim kadını (!) ile bombayla havaya uçmadan önce bir röportaj yapmıştı. Orada başörtüsü sorunundan tesettüre geçilmişti. Bilim kadını öz olarak diyordu ki, “tesettür emri, yaygın olan zinayı kaldırmak amacıyla geldi ve o zaman faydalı oldu. Amaç zinayı önlemekti. Yoksa doğrudan tesettür değildi. Şimdi ben, zinanın ne kadar çirkin olduğunu biliyor ve asla yapmıyorsam, öyleyse maksat hasıl olmuştur. Ayrıca tesettüre girmem gerekmez.”

Fehmi Koru soruyordu: “Geçmişte bu konuda sizin gibi düşünen bir alim çıkmış mıdır?”

Cevab da ilginç: “Çıkmamışsa benim suçum mudur? İşte şimdi ben çıktım…”
Aradan yıllar geçti, kelimeler ezberimde değil tabi ki. Ama özü buydu.

Elbette Hayrettin Karaman, bu yorumu da kasdetmiyordur. Çünkü bir yorum için bir usul, bir metot, bir kurallar bütünü gerektiğini, bu konuda kitap yazmış biri olarak o çok iyi bilir.

Devam edeceğiz efendim.

Tüm Yazılar