Mustafa Sungur’un Ardından 3

Merhum Mustafa Sungur ‘un kısaca biyografisi şöyledir:

29 Eylül 1929 tarihinde Eflâni'de doğdu. İlkokuldan sonra Kastamonu'daki Gölköy Köy Enstitüsü'ne kayıt yaptırdı. Çalışkan bir talebeydi. Bu okullardaki malum lan din karşıtlığına rağmen, gerek ailesinde bulunan hocalar vesilesiyle, gerekse küçükken aldığı dinî eğitimin etkisiyle çok fazla etkilenmedi.

1945 yılında, henüz 16 yaşında iken evlendi. Şerife, Ahmed Said, Muhammed Nur, Saide Nur, Aynur, Cihannur, Nurullah adında yedi çocuğu vardır.

O yıllarda, daha sonra hizmetine gireceği Said Nursî'yi sadece duymuşluğu vardı. Risaleleri 1946 yılında, Ahmet Fuat Efendi ile Safranbolulu Keçeci Mehmet Efendi vesilesiyle tanıdı. Said Nursî'yi tanıdıktan kısa bir süre sonra, ona hitaben mektuplar kaleme aldı. Bu mektuplarda, önce köy enstitüsünde edindiği izlenimleri aktarıyordu.

Bu mektupları yazarken, genç bir Nur talebesi olan Mustafa Sungur, bir yandan da heyecanlı bir bekleyiş içindeydi. Nur dairesine girebilmeyi, Üstadın kendisinden bahsetmesini, kendisine 'talebem' demesini hasretle bekliyordu. Talebeliğe kabul edilmeyi kainatın en büyük hediyesi olarak görüyordu.

Risale-i Nur'un anlam ve önemini yaşayarak kavrayan Mustafa Sungur, genç bir Cumhuriyet öğretmeni olarak Safranbolu'da dalgalanan tevhit bayrağının sancaktarları arasına katılmıştı. Kastamonu'ya gidip Mehmed Feyzi Efendiyi ve bölgedeki bütün hizmet ehlini tek tek ziyaret ederek tanıştı, çalışmalara destek verdi. Mustafa Sungur'un beklediği gelişme nihayet gerçekleşti ve Üstad Safranbolu'ya gönderdiği bir mektubunda “Nurun küçük kahramanlarından Mustafa Sungur” ifadesini kullanmış, onun hizmetlerini övgü dolu sözlerle takdir etmiş, onu tebrik ve teşrif de bulunmuştur.

İman davasının ‘küçük kahramanları'ndan biri olarak, 17 yaşındaki Safranbolulu genç öğretmen Mustafa Sungur, bir yıl muhabbet ve hasret ateşlerini söndüremedi. 1947 Eylülünde Bediüzzaman'ı görmek için yollara düştü. Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra üstadın bulunduğu Emirdağ'a vardı ve Üstatla görüştü.

Üstadı yakında görmek, nurun kaynağına ulaşmak, Mustafa Sungur'un inancını pekiştirdi ve hizmetteki coşkusunu artırdı. Artık Risale-i Nur'a daha sıkı sarılıyor, elle yazıp çoğaltarak yayılması için canhıraş çaba sarf ediyordu.

Mustafa Sungur, bir yıl sonra (1948) Afyon Dâvâsı sebebiyle Bediüzzaman'ın tutuklandığını duydu. Afyon'a giderek Üstadı ziyaret etti. Ziyaret dönüşü Bediüzzaman'a uzunca bir mektup gönderdi. Bu yüzden tutuklanarak mahkemeye çıkarıldı. Sonuçta 6 ay ceza aldı.

1949 senesinin Nisan ayında köyüne dönen Mustafa Sungur, 5 ay ceza aldığı için memuriyetten de çıkarıldı.

Mustafa Sungur, Afyon'da Bediüzzaman'la beraberken, İzmir taraflarında imam olan babası Mehmet Efendi, onu Bediüzzaman'a şikayete geldi. Üstad onunla görüşüp ikna etti. Böylece Mustafa Sungur, artık Risale-i Nur dairesi içinde, hiç çıkmamak üzere bulunmaya devam etti.

Mustafa Sungur, askerliğini ise 1955-1956 arasında, önce altı ay yedek subay olarak Ankara'da, daha sonra da Samsun'da yaptı.

Bediüzzaman Said Nursî'nin 1946, 1958 ve 1959'da birkaç defa yazdığı vasiyetnamelerinde adı zikredilen Mustafa Sungur, Bedüzzaman'ın vefatından sonra kendisini tamamen risale sohbetlerine adadı.

1954 yılından 1960'a kadar doğrudan Bediüzzaman'ın hizmetinde bulundu. Bu süre içinde Risale-i Nur'u ve hizmet düsturlarını bizzat Üstaddan ders aldı.(*)

Himmet Uç Beyin yazdığına göre bir gün Bafralı Muammer Amca isimli bir Nur talebesi Üstad’a “Üstadım biz bu kitapları anlayamıyoruz, birisini gönder bize anlatsın“ der. Üstad da “Sungur’u size verdim” demiş, böylece Sungur Ağabey’i Karadeniz bölgesine tayin etmiş olur.(**) Onun kuzey cephesinde çok vazife yapmasının bir sebebi de belki de bu tayindir.

Hekimoğlu İsmail’den öğrendiğimize göre bu risaleleri anlama ve anlatma keyfiyetinin sebebi onun öğretmen oluşunda yatar. Zira derslerde geçen imanî konuların yanlışı, inkarı, zıddı mektaplerde verilmekte ve Sungur Bey bunları iyi bilmektedir. Böylece mukayeseli bir ders ile denilmek istenen daha iyi anlaşılmaktadır. Bu yüzden Bediuzzaman ona “daha önce bunları tahsil için verdiğin ameller seyyiet defterinden bu sohbetlerle hasenat defterine tebdil edildi” müjdesini de verir.(***)

Yine aynı yazardan şunları okuyoruz: “Atmış ihtilali bir kabus gibi ehli imanın üstüne yıkılmıştır, o ümitsizlik günlerinde Surgur Abi bombanın patlaması ile etrafa dağılan parçaları toplamak için Anadolu’yu iki kere dolaşır. Erzurum’a uğrar, Kırkıncı Hoca onun cemaate yeni bir hareket verdiğini ifade eder. O karanlık günlerin atmosferinde herkes ümitleri kırık bir vaziyette iken o Üstadı gibi ümit dağıtır ve cemaati toparlar. Müslümanların ve aydınların başına oynanacak bir büyük oyundan dolayı Sungur Ağabey üzgünlüğünü Bayram Abi’ye nakleder o da “Merak etme bir şey yapamazlar“ der, dediği gibi de olur. Rüyasında Peygamberi Zişandan “Nevi beşeri gezeceksin“ emri teşvikini almıştır ve öyle hareket eder. Yetmiş günde Türkiye’yi iki defa devrederler, Anadolu’nun üstündeki siyah örtüyü kaldırdıkları gibi, hizmet için de yeni bir ümit havası oluştururlar.” (**)

Karakollarda kısa süreli bekletmeler, tehir edilmiş mahkemeler ile seyahat hız kazanır, bunlar “artar cihatla şavkımız”ı okur yollarına devam ederler. Gezerlerken arkadaşı bir rüya görür “Üstad elinde bir kalem önünde Türkiye haritası, kalemin ucundan alev çıkıyor, kalemi şehirlerin üstünde gezdirerek ta Rize’ye kadar işaretliyor.” Bunu görünce daha şevkle yola devam ederler. Seyahatleri Zübeyir Abi teyid eder “Kardeşim Nurculuk Sungur’unki gibi olur. En tehlikeli zamanda Anadolu’yu gezerek beş yüz kişi ile ders yapıyor” der. (**)

1962’de Milli Birlik Komitesi zamanında bir tutuklama olur, güzide Nur talebeleri tutuklanır, onun da adı geçince gider ifade verir, komisere “Serbest miyim?“ der, komiser “Eğer davanı inkar ediyorsan serbestsin“ der. Sungur Abi komisere “Ne demek davanı inkar ediyorsun, benim davam hırsızlık, kız kaçırma davası değil, iman-ı Billah davasıdır” diye haykırır ve dilediklerini yapmasını ister. Kelepçe için ellerini uzatır. Daha sonra Ankara’da tutuklanırlar. (**)

Mersin’de hapisteyken Abdullah Yeğin ve Kırkıncı Hoca Efendi ziyaretlerine gelir, Muhakematı yeni harflere çeviren Kırkıncı Hoca onlara bir tane hediye eder. Bekir Berk davayı savunur, Romancı Emile Zola’nın Dreyfus davasından hareketle mahkemeyi insafsızlıkla suçlar. Mahkemeye dilekçe yazarken elinden kalem fırlar ve kendisi “nerdesin ey Üstad“ der, o olaydan sonra tahliye olurlar. Demek onunla ve onsuz yaşayan Sungur Abi farklı dünyaların insanıdır.

Evet, farklı dünyaların insanını yazmaya devam edeceğiz inşallah.



(*) http://yenisafak.com.tr/gundem-haber/mustafa-sungur-kimdir-01.12.2012-427911
(**)http://www.risalehaber.com/mustafa-sungur,-hem-onunla-hem-onsuz-elli-yil-14126yy.htm
(***)http://www.samanyoluhaber.com/gundem/Hekimoglu-Ismail-Mustafa-Sungur-Agabeyi-anlatti/899315/


Tüm Yazılar