Biz Bağrımızı Açtık

 

Acaba ırkçı Müslümanlar Peygamberimizin adı geçince ne düşünüyorlar?
Merak bu ya, hangi ırktan olursa olsun, bütün ırkçılığı yasaklayarak ona lanet eden, onun rahmeti ilahiden ebediyyen uzak olduğunu söyleyen ve onun için “bizden değildir” diyerek yanından kovduğu ırkçılık günah ve vebaline kendini kaptırmakla rahmet Peygamberinden uzak düşen müslümanlar, onu yâd-ı cemili geçince içlerinden neler geçiriyorlar acaba?
 
Acaba onun ümmetinden olan kardeşlerini “kendi ırkından değil” diye vurup öldürenler, aşağılayıp hakaret edenler, haklarını yiyerek gasbedenler, içlerinde Peygamberimize dair bir iyi düşünce, bir sevgi ve saygı duygusu hissedebiliyorlar mı?
O imce kalpli insanı (sav) üzdüklerini, ona eziyet ettiklerini hesaba katabiliyorlar mı?
Zaman zaman bana mailler geliyor, “dağdaki o ırkçılar senden daha alim ve dindar” diye. Bana yazdığına, yazabildiğine göre bunu söyleyen demek ki aklı başında bir insan. (!)
 
Keşke inanabilsem!
 
Keşke yeryüzünün bütün insanları benden daha alim ve dindar, daha takvalı olsalar, ben buna ancak sevinir ve çok çok şükrederim. Yemin edebilirim, keşke öyle olsaydı…
Allah Teâlâ’nın şu sözü Sevgili Peygamberimizin  (sav) derdini ne güzel anlatır:
 “Yemin olsun ki size, kendinizden öyle bir peygamber geldi ki, sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir, size çok düşkündür, müminlere karşı çok şefkatlidir, pek merhametlidir.”(Tevbe, 128)
 
Küfür, şirk ve zulüm karanlığının yeryüzünü sardığı ve insanlığın bütünüyle tağut ve şeytanların taifesinin hâkimiyeti altına girdiği bir dönemde, yeryüzüne ilahi bir nur düşer. Her zaman çağının nebilerince tebliğ edilen İslam dini tam ve kamil haliyle tebliğ edilmek için son Resulü ile buluşur.
Öyle bir Resul ki, Allah Teâlâ’nın yüce isimlerini kendisine veren bizzat Allah Teâlâ’nın  kendisidir: “Raûf”, “rahîm”.
 
Kur’an-ı Kerîm ne kadar bir hidayet, iman, ahkam, ahlak ve saadet,  kitabı ise, Resulullah (sav) da o kadar hidayete davet eden iman, ahlak ve yaşayışta numune olan, örnek, rehber, lider, önder olan bir insanıdır. 
 
İşte bu yüzden Hz. Aişe (r.anha) validemizden Resulullah (s.a.v)’ın ahlakı sorulduğunda, onun cevabı şöyle olmuştu: “Onun ahlakı Kur’an’dı.” 
Evet, o canlı bir Kur’an idi. Resulullah (s.a.v)’ı örnek edinen Müslümanlar da, aynı zamanda Kur’an’ın birer canlı misalleridirler. İşin doğrusu da böyle olmaktır zaten. Resulullah (s.a.v)’ın hayatının bütünü, kuşkusuz Kur’an’ın parlak bir bütünlüğü olarak insanlığı yansımasıydı. Onun için Rabbimiz; “Kasem olsun ki sizin için, Allah’ı ve ahiret gününü ümit eden ve Allah’ı çokça zikreden kimseler için Allah’ın Resulünde güzel bir örnek vardır”(Ahzab, 21) buyurmuştur. 
 
İyi de ırkçılar onu nasıl örnek alacaklar?
O Arabın ve Acemin Peygamberinden kendilerine nasıl bir yansıma bulacaklar?
Irkçıların kafirlerine sözümüz yok, ama “ben de Müslümanım” diyenleri kendilerini O’nun ümmetine nasıl katabilecekler?
İçlerine nasıl sinecek ırkçıların bu ümmetten kopuş?
Onlara “bizden değildir” diyen şu Peygamberden kopuş?
Kendilerini lanetleyerek rahmetinden kovduğu Allah Teâlâ’dan kopuş?
Bunun muhasebesinden kaçamazlar. 
Kaçsalar neye yarar?
Ne yazar?
Ben onlara sesleniyorum buradan: 
 
“Daha ölmediniz, sağlığınızın kıymetini biliniz henüz ölüm gelmeden. Zira can boğaza gelip de “gır gır” etmeye başlandığında ne imana gelmek fayda verir, ne de tövbe etmek artık geçerli değildir.” 
 
“Daha ölmediniz, son bir fırsat var; tövbe etmez misiniz?”
 
Bizim dinimiz cidden tövbe edenin geçmiş günahlarının silineceğini, hatta iyiliğe tebdil edilerek sevaba dönüşeceğini, Allah Tealanın da kendilerini seveceğini bildirir. Bundan sonra onu eski günah ve suçlarıyla anmak, ayıptır, günahtır, vebaldir, zulümdür.
Biz bağrımızı açtık, cidden tövbe edeni kucaklamaya hazırız.
 
 
 
Tüm Yazılar